İngiltere'de 2008 ekonomik krizi sonrasında sayısı hızla artan fakirler için son yıllarda yemek bankaları açıldı. Hayır kurumları tarafından yönetilen bu bankalara, ekonomik durumu iyi olmayan kişiler gelerek bir market gibi gıda ve diğer ihtiyaçlarını ücretsiz alıyorlar.
Peki nereden geliyor bu değirmenin suyu? Bağışlardan! Süpermarketler kapılarının yanına bir "Yemek Bankası" sepeti koydular. Buraya müşteriler alış-veriş yaparken extra malzeme alıp bırakıyorlar. Arada da özel kampanyalar düzenleniyor, dikkat etmemiş veya unutmuş olanları harekete geçirmek için. Takdir edersiniz ki sadece dayanıklı ürünler bu sepetlere gidebiliyor. Konserve, bisküvi, makarna, bebek maması, temizlik malzemesi, hijyenik malzeme, bebek bezi gibi.
Cömertliğin de sınırları var değil mi? Bu Yemek Bankalarından biri şimdi bağışçılarına bağışlarının son kullanım tarihlerini kontrol etmelerini rica ediyor. Neden mi? Çünkü Heinz konservelerinden birinin 50 yıllık olduğunu keşfetmişler. Evet 50 yıllık!! 😄 Üzerindeki eski para biriminden olan fiyat dikkati çekmiş olmalı 😁 Şirket bu konservenin üretimini 35 yıldan fazladır yapmadıklarını açıklamış.
İki ayrı konserve de 1982 yılı tarihini taşıyormuş. Yarışıyorlar sanki!
Başka bir şehir de de 1977 yılından kalma bir paket makarna bağışlanmış.
Milletin ne kıymetli malı varmış yahu! Bu kadar sene nerede, nasıl sakladınız bunları?! Böyle bağışladıklarına göre kim bilir kaç tanesini de kendileri yemişlerdir. Sığınaklara mı yığmışlardı nedir?! Aslında bunları vermek de büyük cömertlik çünkü antika sınıfına girmişler artık. Bence banka bunları açık artırma ile satsın 😁
- Posted using BlogPress from my iPhone
Friday, October 20, 2017
Friday, September 29, 2017
MEDENİYET ÖLÇÜTÜ= AYAKKABI, DOMUZ, ALKOL
İngilizlerde eve ayakkabı ile girme oranı düşerken bizim Türklerde artıyor. İşin hijyen kısmını hiç düşünmeden, geleneksel olarak yaftaladığı bu kuralı iptal ederek medeni, modern insan grubuna gireceklerini sanıyorlar. Oysa bizim yüzyıllar önce fark ettiğimizi batılı daha yeni fark etmiş ve hızla uygulamaya geçiyor. Onlar dönerken bizimkiler gitmeye çalışıyorlar hala, her alanda olduğu gibi. Nerdeyse eve gelen misafire ayakkabı çıkarttırmaya utanıyorlar.
Bir diğer "medeni ve modern" görünme çabası domuz ürünü yemekten geçiyor. Domuz ürünü yediğini veya yemekten çekinmediğini neredeyse gururla söyleyenlere ise acıyarak bakıyorum. Bunu doğal olarak yapanlara sözüm yok ancak sınıf atlama gayreti ile yapanlar o kadar göze batıyor Ve sefil görünüyorlar ki acımamak elde değil. Domuz da aynı şekilde geleneksellik, geri kalmışlık Ve dindarlık simgesi olarak görünüyor. Tabii bu şahıslar buradaki toplumun spiritüel elit ortamına pek girmedikleri için domuz ile ilgili kampanyalardan da haberleri yok. Domuz etinde bir bakteri bulunduğunu ve iyi pişmediği takdirde ölümcül olduğunu daha önceden biliyordum. Bu konu modern tesislerde halledilmiştir. Ancak, domuzun insana en benzeyen hayvan olduğunu, bu nedenle ondan kalp kapakçığı yapıldığını, yamyamların domuz etine alıştırılarak insan yemekten vazgeçirildiğini ve domuz etinin İncil'de de yasaklandığını ilk defa bir Hristiyan gruptan öğrenmiştim. Chelsea'deki bir arkadaştan gelince bu mail daha da şaşırmıştım. Bu konudaki yazıyı sürekli çevreleri ile hala paylaşmaktalar. Kayınpederimle paylaştığımda İncil'deki bilgiyi doğrulamıştı.
Peki neden domuz yemekteydi Hristiyanlar? Kıtlık dönemlerinde domuz en hızlı üreyen ve etlenen hayvandı. Verimliydi yani. Kalorisi yüksek bir et üstelik. Şimdi Batılı aydın kesim et tüketimini azaltırken domuz etinden özellikle uzak duruyor, yukarıdaki değişik sebeplerden dolayı. Bizimkiler ha gayret o tarafa gidiyor, modern olacaklar çünkü.
Alkole gelince... Çocukluk hatıralarımda rengi hiç sararmamış bir kaç sahne vardır. Bunlardan biri evimizin arkasındaki evde oturan babamın kuzeninin eve sarhoş gelip karısını dövmesidir. İkisi de çok sevdiğim insanlar olduğu için birinin dayak yemesine, diğerinin de ona vuracak kadar düşmesine canım yanardı. Çığlıklara dayanamayan annem babama onları ayırması için yalvarırdı. Babam gider kuzenini bir silkeler, o akşamı huzura erdirirdi. Babamın neden annemin yalvarmasını beklediğini daha sonra sarhoş insanları gördüğümde anladım; sarhoşun Ne yapacağı belli olmaz. Babamın avantajı hem kuzeninden yaşlı olması hem de daha iri ve kuvvetli olmasıydı ama biliyoruz ki bunların bir sarhoşun yapabilecekleri karşısında hiç bir önemi yok. Ertesi gün yengemin morarmış yüzüne bakarken bir çocuk olarak ben utanırdım. Alkolün insanlara zarar verdiği çakıldı kafama.
İkincisi ilkokula başladığımda gördüğüm okul koridorlarına asılmış olan Yeşil Ay posterleriydi. Okumayı söker sökmez bu posterleri merakla okumaya Ve ne demek istediklerini anlamaya çalışmıştım. Alkol Ve sigaranın zararları üzerine bir dizi posterdi bunlar. Tenefüslerimi bu posterleri ziyaret ederek geçirdiğim çok olmuştur. Bu iki maddesinin ne kadar zararlı olduğu üzerine bir kaç çivi daha çakılmıştı kafama.
Üçüncü unutamadığım hatıra da babamın bir kaç gece eve geç gelip kusmasıydı. Arkadaşları ile yemeğe gidip, biraz rakı içtiği zamanlardı bunlar. Muhtemelen o da arkadaş baskısına yenik düşmüştü. Hiç unutmadığım annemin ona söylediği idi; "madem sana yaramaz, niye içersin bu boku?!" Hımm, demek herkese yaramıyor. Bir çivi daha çaktık.
Yine bir çocuk olarak yakın bir akrabamızın alkolik kocasından dolayı çoluk çocuk başkalarının yardımına muhtaç yaşaması ve anlatırken ağlamalarına Ve daha sonra gördüğüm yıkılmış ailelere girmeyeceğim bile.
İngiltere'de yıllardır bir alkol mücadelesi var. Özellikle kadınlardaki içme oranı yıllardır alarm zilleri çaldırıyor ve alkol tüketimini azaltmak için ciddi çalışmalar yapılıyor. Bir zamanlar bizim kahvehaneler gibi her köşebaşında bulunan Publar haftada 27 adet gibi bir hızla kapanıyorlar. Bir kaç yıl önce kapanma hızı daha yüksekti. Çoğu kapanınca rakam da düştü. Peki yerlerine ne geldi?! Kafeler!! Devletin 20 yıl kadar önce başlattığı "halka alkolsüz bir alışkanlık kazandırma çabası" bugün mantar gibi üreyen kafelerle sonuç verdi. Ancak hala alkolün sağlık sistemi ve güvenlik birimleri üzerindeki negatif etkisi üzerinde durulup, daha nasıl tüketimi azaltılabilir ona bakılıyor.
Peki bizimkiler ne yapıyorlar?! Alkol almayı modernlik ölçüsü, dindarlık karşıtı olarak kullanıyorlar. Yine burada bunu bu amaçla yapmayanları, aileden böyle bir kültürle gelenleri ayırıyorum.
"Aaa içmiyor musun?!! Niye?! Çok mu dindarsın?!" Bir de hafif sırıtan ve aşağılamaya çalışan bir yüz ifadesi eşlik eder buna. Sanki dindar olup da içen YÖK gibi din sokuşturulur araya bir aşağılama ifadesi olarak çünkü alkolü red ederek bir güç gösterisinde bulunmuşsunuzdur ve karşınızdaki zayıf biri ise buna sizi ezmeye çalışarak karşılık verir. Eşimin ailesi bende kalırken ziyaretlerine gelen bir arkadaş ben çay ikram edince kızmıştı. "Kızım versene adamlara şarap veya bira. Nedir böyle çay filan?!" Tabii hiç düşünemiyor onların belki de içmek istemediğini ve çayı daha çok sevdiklerini. Direkt beni geleneksellikle suçlamaya girişiyor. Ben bilmiyorum ya, o öğretecek medeniyeti.
Eşim de teklif edilen şarabı red ettiğinde Türk arkadaşlarımızın kaşları daha da kalkar ve bana dönüp "adama da mı içirmiyorsun??!!?" suçlamasında bulunurlar çünkü onlara göre her Batılı içer, çünkü Batılı demek modernlik demektir ve alkol de modernlik ölçütüdür. Oysa bilmezler ki eşim alkol, sigara Ve uyuşturucuya militanlık ölçüsünde karşıdır, malum zararlardan dolayı. Ben arada bir tadına baktığımda bile dehşete düşer.
Alkol konusunda özellikle rahatsızım çünkü çok baskısını gördüm Türk arkadaşlarımdan. Alkol tüketme alışkanlığı olan bir aileden gelmiyorum ancak bu çevremdeki diğer arkadaşlarıma engel olmamış, dolayısı ile bana engel olan başka bir şey veya çocukluğumda çakılmış olan çiviler. Öncelikle bedenim alkolü red ediyor. Bunu ilk teşhis eden sevgili Ender Saraç idi. Bir küçük kadeh Baileys veya Malibu'yu bile bitiremeyişimin nedenini o açıklamıştı "bedeniniz alkolü de tolere edemiyor. Uzak durun". Tabii "niye ben içemiyorum?" diye gitmemiştim ona, genel kontrolde ortaya çıktı. Allah'tan bu tür baskılara boyun eğen zayıf biri değilim ama baskıya boyun eğerek bedenine çok zarar veren çok kişi var. Alkol almıyorum diye yemeklere davet edilmediğim de olmuştur. Sebep? Alkol almayınca eğlenemezmişim ve onlara uyamazmışım. Çok şükür eğlenmek için dışarıdan bir madde desteğine ihtiyacım yok. Böyle madde desteğine bakın Batılının ihtiyacı vardır. Pek sosyal olmadıkları için, utangaçlıklarını ancak bir kaç kadehten sonra yenebiliyorlar. Bu ülkelerde alkol, içme suyunu hijyenik hale getirmek amacı ile başlamış Ve günümüzde de gevşeyerek keyif alabilmek için devam ediyor. Türk toplumunun eğlenmek için içmeye ihtiyacı henüz yok. Hele sınıf atlamak için içmek!... Çok daha komik oluyor. Medeniyet yediğiniz, içtiğiniz veya giydiğinizle ölçülmez, ne kadar okuduğunuz, araştırdığınız ve bu bilgileri ne kadar özümseyip davranışlarınıza yansıttığınızla ölçülür. Modern olmak da medeni olmak anlamına gelmez.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Bir diğer "medeni ve modern" görünme çabası domuz ürünü yemekten geçiyor. Domuz ürünü yediğini veya yemekten çekinmediğini neredeyse gururla söyleyenlere ise acıyarak bakıyorum. Bunu doğal olarak yapanlara sözüm yok ancak sınıf atlama gayreti ile yapanlar o kadar göze batıyor Ve sefil görünüyorlar ki acımamak elde değil. Domuz da aynı şekilde geleneksellik, geri kalmışlık Ve dindarlık simgesi olarak görünüyor. Tabii bu şahıslar buradaki toplumun spiritüel elit ortamına pek girmedikleri için domuz ile ilgili kampanyalardan da haberleri yok. Domuz etinde bir bakteri bulunduğunu ve iyi pişmediği takdirde ölümcül olduğunu daha önceden biliyordum. Bu konu modern tesislerde halledilmiştir. Ancak, domuzun insana en benzeyen hayvan olduğunu, bu nedenle ondan kalp kapakçığı yapıldığını, yamyamların domuz etine alıştırılarak insan yemekten vazgeçirildiğini ve domuz etinin İncil'de de yasaklandığını ilk defa bir Hristiyan gruptan öğrenmiştim. Chelsea'deki bir arkadaştan gelince bu mail daha da şaşırmıştım. Bu konudaki yazıyı sürekli çevreleri ile hala paylaşmaktalar. Kayınpederimle paylaştığımda İncil'deki bilgiyi doğrulamıştı.
Peki neden domuz yemekteydi Hristiyanlar? Kıtlık dönemlerinde domuz en hızlı üreyen ve etlenen hayvandı. Verimliydi yani. Kalorisi yüksek bir et üstelik. Şimdi Batılı aydın kesim et tüketimini azaltırken domuz etinden özellikle uzak duruyor, yukarıdaki değişik sebeplerden dolayı. Bizimkiler ha gayret o tarafa gidiyor, modern olacaklar çünkü.
Alkole gelince... Çocukluk hatıralarımda rengi hiç sararmamış bir kaç sahne vardır. Bunlardan biri evimizin arkasındaki evde oturan babamın kuzeninin eve sarhoş gelip karısını dövmesidir. İkisi de çok sevdiğim insanlar olduğu için birinin dayak yemesine, diğerinin de ona vuracak kadar düşmesine canım yanardı. Çığlıklara dayanamayan annem babama onları ayırması için yalvarırdı. Babam gider kuzenini bir silkeler, o akşamı huzura erdirirdi. Babamın neden annemin yalvarmasını beklediğini daha sonra sarhoş insanları gördüğümde anladım; sarhoşun Ne yapacağı belli olmaz. Babamın avantajı hem kuzeninden yaşlı olması hem de daha iri ve kuvvetli olmasıydı ama biliyoruz ki bunların bir sarhoşun yapabilecekleri karşısında hiç bir önemi yok. Ertesi gün yengemin morarmış yüzüne bakarken bir çocuk olarak ben utanırdım. Alkolün insanlara zarar verdiği çakıldı kafama.
İkincisi ilkokula başladığımda gördüğüm okul koridorlarına asılmış olan Yeşil Ay posterleriydi. Okumayı söker sökmez bu posterleri merakla okumaya Ve ne demek istediklerini anlamaya çalışmıştım. Alkol Ve sigaranın zararları üzerine bir dizi posterdi bunlar. Tenefüslerimi bu posterleri ziyaret ederek geçirdiğim çok olmuştur. Bu iki maddesinin ne kadar zararlı olduğu üzerine bir kaç çivi daha çakılmıştı kafama.
Üçüncü unutamadığım hatıra da babamın bir kaç gece eve geç gelip kusmasıydı. Arkadaşları ile yemeğe gidip, biraz rakı içtiği zamanlardı bunlar. Muhtemelen o da arkadaş baskısına yenik düşmüştü. Hiç unutmadığım annemin ona söylediği idi; "madem sana yaramaz, niye içersin bu boku?!" Hımm, demek herkese yaramıyor. Bir çivi daha çaktık.
Yine bir çocuk olarak yakın bir akrabamızın alkolik kocasından dolayı çoluk çocuk başkalarının yardımına muhtaç yaşaması ve anlatırken ağlamalarına Ve daha sonra gördüğüm yıkılmış ailelere girmeyeceğim bile.
İngiltere'de yıllardır bir alkol mücadelesi var. Özellikle kadınlardaki içme oranı yıllardır alarm zilleri çaldırıyor ve alkol tüketimini azaltmak için ciddi çalışmalar yapılıyor. Bir zamanlar bizim kahvehaneler gibi her köşebaşında bulunan Publar haftada 27 adet gibi bir hızla kapanıyorlar. Bir kaç yıl önce kapanma hızı daha yüksekti. Çoğu kapanınca rakam da düştü. Peki yerlerine ne geldi?! Kafeler!! Devletin 20 yıl kadar önce başlattığı "halka alkolsüz bir alışkanlık kazandırma çabası" bugün mantar gibi üreyen kafelerle sonuç verdi. Ancak hala alkolün sağlık sistemi ve güvenlik birimleri üzerindeki negatif etkisi üzerinde durulup, daha nasıl tüketimi azaltılabilir ona bakılıyor.
Peki bizimkiler ne yapıyorlar?! Alkol almayı modernlik ölçüsü, dindarlık karşıtı olarak kullanıyorlar. Yine burada bunu bu amaçla yapmayanları, aileden böyle bir kültürle gelenleri ayırıyorum.
"Aaa içmiyor musun?!! Niye?! Çok mu dindarsın?!" Bir de hafif sırıtan ve aşağılamaya çalışan bir yüz ifadesi eşlik eder buna. Sanki dindar olup da içen YÖK gibi din sokuşturulur araya bir aşağılama ifadesi olarak çünkü alkolü red ederek bir güç gösterisinde bulunmuşsunuzdur ve karşınızdaki zayıf biri ise buna sizi ezmeye çalışarak karşılık verir. Eşimin ailesi bende kalırken ziyaretlerine gelen bir arkadaş ben çay ikram edince kızmıştı. "Kızım versene adamlara şarap veya bira. Nedir böyle çay filan?!" Tabii hiç düşünemiyor onların belki de içmek istemediğini ve çayı daha çok sevdiklerini. Direkt beni geleneksellikle suçlamaya girişiyor. Ben bilmiyorum ya, o öğretecek medeniyeti.
Eşim de teklif edilen şarabı red ettiğinde Türk arkadaşlarımızın kaşları daha da kalkar ve bana dönüp "adama da mı içirmiyorsun??!!?" suçlamasında bulunurlar çünkü onlara göre her Batılı içer, çünkü Batılı demek modernlik demektir ve alkol de modernlik ölçütüdür. Oysa bilmezler ki eşim alkol, sigara Ve uyuşturucuya militanlık ölçüsünde karşıdır, malum zararlardan dolayı. Ben arada bir tadına baktığımda bile dehşete düşer.
Alkol konusunda özellikle rahatsızım çünkü çok baskısını gördüm Türk arkadaşlarımdan. Alkol tüketme alışkanlığı olan bir aileden gelmiyorum ancak bu çevremdeki diğer arkadaşlarıma engel olmamış, dolayısı ile bana engel olan başka bir şey veya çocukluğumda çakılmış olan çiviler. Öncelikle bedenim alkolü red ediyor. Bunu ilk teşhis eden sevgili Ender Saraç idi. Bir küçük kadeh Baileys veya Malibu'yu bile bitiremeyişimin nedenini o açıklamıştı "bedeniniz alkolü de tolere edemiyor. Uzak durun". Tabii "niye ben içemiyorum?" diye gitmemiştim ona, genel kontrolde ortaya çıktı. Allah'tan bu tür baskılara boyun eğen zayıf biri değilim ama baskıya boyun eğerek bedenine çok zarar veren çok kişi var. Alkol almıyorum diye yemeklere davet edilmediğim de olmuştur. Sebep? Alkol almayınca eğlenemezmişim ve onlara uyamazmışım. Çok şükür eğlenmek için dışarıdan bir madde desteğine ihtiyacım yok. Böyle madde desteğine bakın Batılının ihtiyacı vardır. Pek sosyal olmadıkları için, utangaçlıklarını ancak bir kaç kadehten sonra yenebiliyorlar. Bu ülkelerde alkol, içme suyunu hijyenik hale getirmek amacı ile başlamış Ve günümüzde de gevşeyerek keyif alabilmek için devam ediyor. Türk toplumunun eğlenmek için içmeye ihtiyacı henüz yok. Hele sınıf atlamak için içmek!... Çok daha komik oluyor. Medeniyet yediğiniz, içtiğiniz veya giydiğinizle ölçülmez, ne kadar okuduğunuz, araştırdığınız ve bu bilgileri ne kadar özümseyip davranışlarınıza yansıttığınızla ölçülür. Modern olmak da medeni olmak anlamına gelmez.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Friday, October 21, 2016
BAHÇIVAN VE BEN
Bahçıvan beni bahçesine aldı. Muhteşem güzellikte bir bahçe bu. Akan sular; gölcükler; boy boy, çeşit çeşit ağaçlar; enfes kokulu, renk renk çiçekler; şarkı söyleyen güzel kuşlar; zıplayan tavşanlar;ağaçlara tırmanan sincaplar ve iştah kabartan meyveler var bahçede.
Çimenlerde yayılıp, çiçekleri koklayıp, ağaçların altında gölgelenirken, bu meyveleri yiyip, kuşları dinlemek istiyorum. Sonra bir anda bahçenin bazı bölümlerinde kurumaya yüz tutmuş bitkiler, temizlenmemiş yapraklar görüyorum. Bazı yerlerde asalak otlar almış başını gidiyor. Böyle giderse bahçeyi yok edecekler. Bir an duraksıyorum. Ne yapmam lazım?! Bahçıvan beni buraya bahçenin keyfini sürmeye mi yoksa bahçede çalışmaya mı gönderdi?
Bu çelişki içinde bahçenin ortasında olduğum yerde duruyorum. Bir taraftan karşımdaki muhteşem manzaraya bakıp mutlu olup, bir taraftan da yardım bekleyen yerleri düşünüp üzülüyorum. Ayağım ne tam olarak ileri, keyif mahalline gidiyor, ne de geri, iş mahalline. Bir kaç ot yolup, bir kaç bitkiye su verdikten sonra düşünüyorum yine "bahçıvan beni bahçeye niye aldı? Keyif sürmeye mi, bahçeye bakmaya mı?".
- Posted using BlogPress from my iPhone
Çimenlerde yayılıp, çiçekleri koklayıp, ağaçların altında gölgelenirken, bu meyveleri yiyip, kuşları dinlemek istiyorum. Sonra bir anda bahçenin bazı bölümlerinde kurumaya yüz tutmuş bitkiler, temizlenmemiş yapraklar görüyorum. Bazı yerlerde asalak otlar almış başını gidiyor. Böyle giderse bahçeyi yok edecekler. Bir an duraksıyorum. Ne yapmam lazım?! Bahçıvan beni buraya bahçenin keyfini sürmeye mi yoksa bahçede çalışmaya mı gönderdi?
Bu çelişki içinde bahçenin ortasında olduğum yerde duruyorum. Bir taraftan karşımdaki muhteşem manzaraya bakıp mutlu olup, bir taraftan da yardım bekleyen yerleri düşünüp üzülüyorum. Ayağım ne tam olarak ileri, keyif mahalline gidiyor, ne de geri, iş mahalline. Bir kaç ot yolup, bir kaç bitkiye su verdikten sonra düşünüyorum yine "bahçıvan beni bahçeye niye aldı? Keyif sürmeye mi, bahçeye bakmaya mı?".
- Posted using BlogPress from my iPhone
Location:London,United Kingdom
Saturday, September 03, 2016
ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYORMUŞ
Londra metrosundayız. Yanımda orta yaşlı bir çift oturuyor. Oturduğumuz andan itibaren adamın konuşmalarından rahatsız oluruyorum. Sürekli karısını azarlıyor ve sesinin ayarını kontrol edemiyor.
Alkollü olduğu ve her an şiddete döneceği o kadar bariz ki diken üstündeyim.
Kollarından ellerine kadar olan dövmelerden ve aksanından eğitim ve sosyal düzeyinin düşük olduğunu anlamak zor değil.
Dikkatimi eşimle beraber oynamakta olduğumuz "Scrabble"a vermeye çalışıyorum ama o kadar tedirginim ki, kulağım tetikte, konsantre olmakta zorlanıyorum.
Karısından birinin telefonunu istiyor ama telefondaki kişi bunu tanımayınca hem adama küfrediyor hem de karısına kızıyor yanlış numara verdi diye. Karısı, kocası kızmasın diye sakin olmaya çalışıp numaranın doğru olduğunu gösteriyor. Yine başarısız bir görüşme yapıyor adam. Telefonda konuşması bile karşısındakini döver gibi. Etrafındakilerin ve nerede olduğunun farkında değil. Kadına girişecek diye ödüm kopuyor. Nihayet kadın arıyor aynı numarayı ve istedikleri kişiye ulaşıyorlar. Adam öyle öküzce konuşunca karşıdaki da tanımıyor tabii. Neyse kadın kurtardı.
Karısının adına üzülüyorum. Adamı kızdırmamak için alttan alıyor. Kimbilir ne kadar utanıyor herkesin içinde.
Küçükken, sarhoş olup eşlerini döven komşularımızı duyardım. Annem babama yalvarırdı gidip ayırması için. Çok sevdiğim amcaların, yine çok sevdiğim teyzeleri dövüyor olmaları gözlemci bir çocuk için ciddi bir travmaydı ve o travmanın etkilerini hala taşıdığımı bir kez daha gördüm.
Atalarımız ne güzel söylemiş; meret şişede durduğu gibi durmuyor. Bilmiyorsan içmeyi, içmeyeceksin!!! Alkol haram değil de günde bir kadeh olsaydı o kadehin boyutu fıçı kadar olurdu şimdiye. 😜
- Posted using BlogPress from my iPhone
Alkollü olduğu ve her an şiddete döneceği o kadar bariz ki diken üstündeyim.
Kollarından ellerine kadar olan dövmelerden ve aksanından eğitim ve sosyal düzeyinin düşük olduğunu anlamak zor değil.
Dikkatimi eşimle beraber oynamakta olduğumuz "Scrabble"a vermeye çalışıyorum ama o kadar tedirginim ki, kulağım tetikte, konsantre olmakta zorlanıyorum.
Karısından birinin telefonunu istiyor ama telefondaki kişi bunu tanımayınca hem adama küfrediyor hem de karısına kızıyor yanlış numara verdi diye. Karısı, kocası kızmasın diye sakin olmaya çalışıp numaranın doğru olduğunu gösteriyor. Yine başarısız bir görüşme yapıyor adam. Telefonda konuşması bile karşısındakini döver gibi. Etrafındakilerin ve nerede olduğunun farkında değil. Kadına girişecek diye ödüm kopuyor. Nihayet kadın arıyor aynı numarayı ve istedikleri kişiye ulaşıyorlar. Adam öyle öküzce konuşunca karşıdaki da tanımıyor tabii. Neyse kadın kurtardı.
Karısının adına üzülüyorum. Adamı kızdırmamak için alttan alıyor. Kimbilir ne kadar utanıyor herkesin içinde.
Küçükken, sarhoş olup eşlerini döven komşularımızı duyardım. Annem babama yalvarırdı gidip ayırması için. Çok sevdiğim amcaların, yine çok sevdiğim teyzeleri dövüyor olmaları gözlemci bir çocuk için ciddi bir travmaydı ve o travmanın etkilerini hala taşıdığımı bir kez daha gördüm.
Atalarımız ne güzel söylemiş; meret şişede durduğu gibi durmuyor. Bilmiyorsan içmeyi, içmeyeceksin!!! Alkol haram değil de günde bir kadeh olsaydı o kadehin boyutu fıçı kadar olurdu şimdiye. 😜
- Posted using BlogPress from my iPhone
Monday, May 23, 2016
BALIĞIN BAŞI
Hürriyet gazetesi yanımda oturuyor. Göz ucuyla bakıyorum. Elim gitmiyor. Korkuyorum göreceklerimden ve beni üzmesinden. Sonra "saçmalama! Bak bakalım ülkende neler oluyor. Zaten kaç yılda bir görüyorsun gazeteyi" diyor ve tereddütle ikiye katlı gazeteyi sıkıntı ile açıyorum. Daha ilk sayfadaki bir kaç başlığa göz atar atmaz katlayıp geri koyuyorum. Dayanamayacağım!! 😞😞 Kime kızacağımı da çok iyi biliyorum.
David Cameron "bu yavaşlıkla Türkiye AB'ye 3000 yılında ancak girer" demiş mesela. Nasıl anlayalım istersiniz? Türkiye'deki çoğunluğun Nasıl anlayacağını çok iyi tahmin ediyorum. Hemen kurban psikolojisi devreye girecek. Öz eleştirici yapılmayacak. Ben şöyle anladım; "bu medeniyet gelişimi hızı ile giderse, Türkiye ancak 3000 yılında AB standartlarına ulaşarak girmeye hak kazanır. O nedenle endişe etmeyin Avrupa'lı kardeşlerim".
Biz her lafı, her olayı kendine göre yorumlamayı seven bir halkız. Çuvaldızı hiç kendimize batırmayız. "Balık baştan kokar" lafını da suçu başkalarına atmak için çok iyi kullanırız. Halbuki mesela politikacılar baş değildir ki "onlar hata yapıyorsa halk ne yapsın" diyebilelim. Halk baştır, yöneticileri ise ayak. Baş nereye git derse ayak oraya gider. "Milletin Vekili'dir mesela, "Milletin Aslı" değildir.
O nedenle suçu başkasına atmayı bırak yurttaşım; kokan baş sensin! Senin içinden çıkıyor bütün başı bozuklar. Başka ülkeden ithal gelmiyor. Öz be öz yerli malı bunlar. Ne zaman ki sen kanunlara ve çevrendeki her şeye ve herkese saygılı olur, hakkını aramayı bilir, devletin deniz olan malından sebeplenme hayali kuran kerizlikten vazgeçersin, işte o zaman senin vekilin de, yöneticin de adam olur ve senden daha ileri medeniyet seviyesine erişmiş devletler de seni aralarına almakta yarış ederler. İşte o zaman "evet" ya da "hayır" deme seçeceğine sen sahip olursun.
Unutmadan, zamanında AB'ye davet edilen Türkiye idi ve Ecevit bu davete "hayır" derken Yunanistan "evet" demişti. Şimdi ise girmek için kapı tırmalıyoruz. Geçen zamanda aramızda oluşmuş olan medeniyet farkına bakın!
- Posted using BlogPress from my iPhone
David Cameron "bu yavaşlıkla Türkiye AB'ye 3000 yılında ancak girer" demiş mesela. Nasıl anlayalım istersiniz? Türkiye'deki çoğunluğun Nasıl anlayacağını çok iyi tahmin ediyorum. Hemen kurban psikolojisi devreye girecek. Öz eleştirici yapılmayacak. Ben şöyle anladım; "bu medeniyet gelişimi hızı ile giderse, Türkiye ancak 3000 yılında AB standartlarına ulaşarak girmeye hak kazanır. O nedenle endişe etmeyin Avrupa'lı kardeşlerim".
Biz her lafı, her olayı kendine göre yorumlamayı seven bir halkız. Çuvaldızı hiç kendimize batırmayız. "Balık baştan kokar" lafını da suçu başkalarına atmak için çok iyi kullanırız. Halbuki mesela politikacılar baş değildir ki "onlar hata yapıyorsa halk ne yapsın" diyebilelim. Halk baştır, yöneticileri ise ayak. Baş nereye git derse ayak oraya gider. "Milletin Vekili'dir mesela, "Milletin Aslı" değildir.
O nedenle suçu başkasına atmayı bırak yurttaşım; kokan baş sensin! Senin içinden çıkıyor bütün başı bozuklar. Başka ülkeden ithal gelmiyor. Öz be öz yerli malı bunlar. Ne zaman ki sen kanunlara ve çevrendeki her şeye ve herkese saygılı olur, hakkını aramayı bilir, devletin deniz olan malından sebeplenme hayali kuran kerizlikten vazgeçersin, işte o zaman senin vekilin de, yöneticin de adam olur ve senden daha ileri medeniyet seviyesine erişmiş devletler de seni aralarına almakta yarış ederler. İşte o zaman "evet" ya da "hayır" deme seçeceğine sen sahip olursun.
Unutmadan, zamanında AB'ye davet edilen Türkiye idi ve Ecevit bu davete "hayır" derken Yunanistan "evet" demişti. Şimdi ise girmek için kapı tırmalıyoruz. Geçen zamanda aramızda oluşmuş olan medeniyet farkına bakın!
- Posted using BlogPress from my iPhone
Wednesday, April 20, 2016
JAPONYA'DAN KOMŞUM GELDİ

Izgara ve İzakaya. Biri Türkçe biri Japonca. Haklı olarak İngiliz arkadaşlar Izgara Restoranı Japon sanmışlar. Bir kaç km ötede de İzakaya var çünkü. Türkçe ve Japoncanın benzer diller olduğunu ve birbirimizin dilini kolay öğrenebileceğimizi öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Üstelik de çok geç öğrendiğim bir bilgi.
Japon harflerini düşününce iki dil arasında bir benzerlik olması pek olası gelmiyor, hele de korkumuzdan set inşa etmiş eski komşularımız Çinlilerin dili ile bir dil akrabalığımız olmayınca. Şimdi nasıl olup da Çin atlanıp, taa Japonya ile böyle bir benzerliğimiz olabilir? Japonca da eklemeli bir dil bizimki gibi. Kelimelerin sesleri de çok benziyor. Şimdilik Japonca öğrenmek yerine arkadaşıma Türkçe öğretiyorum 😀 Konuşmayı öğrenmek kolay olabilir ama Japonca yazmaya sıra gelince çuvallayacağımızdan eminim.
Japonlar görenek olarak da bize çok benziyor. Giden tabak boş gelmiyor mesela. Daha önce bir apartmanda otururken yemek yapar komşulara dağıtırdım. İngiliz komşum tabağımı yarım saat sonra yıkanmış olarak getirir ve teşekkür ederdi. 3 yıl boyunca tabağı hiç dolu getirmedi ama başka şeyler verirdi o da. Iraklı komşum ise tabağı boş göndermeyeceğim derken aylarca tutar sonra her birimizin tabağını öbürüne verir, kaybederdi. Bu noktada İngiliz komşumu daha takdir etmişimdir. Hintli ve Pakistanlılar da tabağı boş getirmemek konusunda aynı geleneğe sahipler.
Sokağımız Londra'ya çalışmaya gelen Japonların tercih ettiği bir sokak ve yan tarafımdaki eve sadece Japon kiracı alınıyor. 6 yılda 4 aile geldi. Her yeni taşınan Japon komşum ben daha "hoş geldiniz" diyemeden, ma-aile kapımda, mükemmel paketlenmiş bir kutu bisküvi ile belirir ve kendilerini tanıştırırlar. Şimdi karşımdaki evde de bir Japon aile var.
Genelde Japonlar çok çekingen ve saygılı insanlar olduklarından arkadaşlık kurmak kolay olmuyor ama karşımdaki komşum, kocası İngiliz olmasına rağmen kendisi İngiliz de kocası Japon gibi. Bu alışılmışın dışındaki Japon, Soko ile iyi arkadaş olduk. Paskalya tatilinde ailesini ziyarete gittiği Japonya'dan hediyelerle geldi. Ben de aynı dönemde Istanbul'a gitmiş olunca karşılıklı hediyeleştik.
Bizdeki prezantasyon eksikliği konusunda özür diledim. Paketleme konusunda ellerine su dökemeyiz. Çevre konusunda hassas biri olarak teker teker paketlenip güzel bir kutuya konmuş, üzerleri tekrar kağıtla kaplanmış, sonra ayrıca kutusu güzel bir kağıtla sarılmış bisküviler hoş görünse de beni strese soktuğundan bizim paketleme özrümüzden şikayetçi değilim aslında.

Hediye çantamdan küçük bir çay kutusu, bir paket yeşil çay, ipek bir fular ve pirinç krakerleri çıktı. Tepelerinde insan kafası figürleri olan bu nesnelerin ne olduklarını anlamakta zorlandım tabii. Diller benzer dedikse o kadar da değil!

Soko'nun babası da bana Japon işi lakör mouse pad göndermiş ve lakör üzerine bir kaç sayfa bilgi eklemeyi de unutmamış.

"Aa baban bana niye hediye gönderdi?!" diye sorunca, "sen de ona helva gönderdin ya" dedi. Unutmuşum. Bunu bir Batılıya yapsaydım böyle bir karşılık olmazdı. Yahudi arkadaşlarım hariç. Onlar da bize benziyorlar arkadaşlık ve aile konusunda.
Japon'larla ilgili başka bir şaşırdığım bilgi de erkeklerin karılarını çok dövdüğü idi. Soko bunun eski nesilde çok olduğunu hatta kadının erkeğin 3 adım gerisinde yürümek zorunda olduğunu anlatınca da güldüm. Bu benzerlik de olmayıversindi ama!
Sonra Soko ile bahçede oturup annemin pişirdiği kuymağı yedik. Soko restoranlarda bulamayacağını öğrendiği bir yemeği yeme şansına sahip olduğu için çok mutluydu. Telefonundan bana bir kaç yemek masası resmi gösterdi. Tokyo'dayken teyzeleri onu yemeğe davet edip en özel yemekleri pişirmişler. Aynen bizdeki gibi. Ben de o masalarda olmak istedim.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Monday, April 18, 2016
Yaşlılara saygı ömrü uzatıyor
BBC 1'de geçen hafta ve bu hafta, iki bölüm halinde yayınlanan "How to Stay Young" (Nasıl Genç Kalınır" programında, genç kalabilmek üzerine yapılan araştırmalardan bahsedilirken, Amerika ve Japonya'da uzun yaşayan insanların bulunduğu yerler ziyaret edilerek ipucu bulunmaya çalışıldı.
http://www.bbc.co.uk/programmes/b0770cpf
Kaliforniya'daki Low Melinda kasabasındakiler 100 yaşında olup da hala dinç kalabilmelerini Vegan olmalarına bağladılar ve kuruyemişin sağlık için önemini vurguladılar. 100 yaşındaki kalp cerrahi çok etkileyici idi. 95 yaşına kadar ameliyat yapmış, 5 yıl önce evde daha dazla vakit geçirmek için emekli olmuş, aklı zehir gibi, hala araba kullanabilen bir asırlık dev. Kasabanın halkının başka bir önemli özelliği de Seventh Day Adventist mezhebine mensup olmaları. Veganlıkları da mezhepleri gereği.
Araştırmalara göre ette büyümemizi sağlayan bir hormon var. Ancak orta yaştan sonra bu hormon yaşlanmamızı hızlandırıyormuş. Acaba et yemediğim yılların bana bir faydası olmuş mudur?🤔
Ayrıca mercimek ve nohut gibi baklagiller yemenin de önemi çıktı ortaya. Baklagillerdeki inulin maddesi içimizdeki yağlanmayı engelliyormuş. Dışarıdan çok iyi ve zayıf görünüp yüksek iç yağına sahip olabilir mişiz. Buyrun bakalım!! Nasıl öğreneceğiz?!
Japonya, Okinawa sakinlerine göre ise insanların uzun yaşaması ve dinç olması toplumlarında yaşlılara gösterilen saygı. Tabii yaşam tarzı ve beslenmenin de önemi var. Okinawa'lılar bol miktarda mor tatlı patates tüketirlermiş. İçinde bulunan ve ona mor rengi veren anthocyanins maddesi de uzun yaşama etki ediyor olabilirmiş ancak program dışında, internette böyle bir iddia bulamadım. Mor patatesten çok böğürtlen bu maddeyi iki kat daha fazla taşıyor görünüyor.
Uzun ömürde genetikten çok yaşam tarzı ve beslenmenin önemli olduğu ve soframızda her renkten gıdaya yer vermemiz gerektiği belirtildi. Türkiye bu anlamda şanslı diyeceğim ama ülkemizdeki stres, sigara içme oranı ve hava kirliliği aleyhimize çalışıyor. Üstelik ortalıkta ömrünüzü kısa kesmeye azimli bir çok öfkeli varlık dolaşıyor.
Bu arada programda ne kadar uzun yaşayacağınızın göstergesi olarak gösterilen bir esneklik hareketi, yapan arkadaşlarıma zarar da verdi. Ben hiç bir yere tutunmadan ayaklarım çapraz olarak yere oturmayı başarabildim, ama kalmayı başaramadım. Oysa 60 yaşındaki arkadaşım her ikisini de rahatça yaptı ama yaparken de kasını çektirdi. Pilates hocamızdan fırça yedik bu nedenle. Her gördüğümüzü denemeden iyice bir düşünmek gerektiğine bir örnekti bu ama iş uzun yaşamak olunca mantık bir süre duruyor 😀
Programda bir çok ilginç bilgi vardı ancak bana en ilginç geleni Japonların "yaşlıya saygı" iddiası oldu. Yaşlılara saygının oldukça düşük olduğu bu ülkede ve olmayacak konularda Batı'ya hızla benzemeye çalışan Türkiye'de bunun etkilerini düşünmeden edemedim.
- Posted using BlogPress from my iPhone
http://www.bbc.co.uk/programmes/b0770cpf
Kaliforniya'daki Low Melinda kasabasındakiler 100 yaşında olup da hala dinç kalabilmelerini Vegan olmalarına bağladılar ve kuruyemişin sağlık için önemini vurguladılar. 100 yaşındaki kalp cerrahi çok etkileyici idi. 95 yaşına kadar ameliyat yapmış, 5 yıl önce evde daha dazla vakit geçirmek için emekli olmuş, aklı zehir gibi, hala araba kullanabilen bir asırlık dev. Kasabanın halkının başka bir önemli özelliği de Seventh Day Adventist mezhebine mensup olmaları. Veganlıkları da mezhepleri gereği.
Araştırmalara göre ette büyümemizi sağlayan bir hormon var. Ancak orta yaştan sonra bu hormon yaşlanmamızı hızlandırıyormuş. Acaba et yemediğim yılların bana bir faydası olmuş mudur?🤔
Ayrıca mercimek ve nohut gibi baklagiller yemenin de önemi çıktı ortaya. Baklagillerdeki inulin maddesi içimizdeki yağlanmayı engelliyormuş. Dışarıdan çok iyi ve zayıf görünüp yüksek iç yağına sahip olabilir mişiz. Buyrun bakalım!! Nasıl öğreneceğiz?!
Japonya, Okinawa sakinlerine göre ise insanların uzun yaşaması ve dinç olması toplumlarında yaşlılara gösterilen saygı. Tabii yaşam tarzı ve beslenmenin de önemi var. Okinawa'lılar bol miktarda mor tatlı patates tüketirlermiş. İçinde bulunan ve ona mor rengi veren anthocyanins maddesi de uzun yaşama etki ediyor olabilirmiş ancak program dışında, internette böyle bir iddia bulamadım. Mor patatesten çok böğürtlen bu maddeyi iki kat daha fazla taşıyor görünüyor.
Uzun ömürde genetikten çok yaşam tarzı ve beslenmenin önemli olduğu ve soframızda her renkten gıdaya yer vermemiz gerektiği belirtildi. Türkiye bu anlamda şanslı diyeceğim ama ülkemizdeki stres, sigara içme oranı ve hava kirliliği aleyhimize çalışıyor. Üstelik ortalıkta ömrünüzü kısa kesmeye azimli bir çok öfkeli varlık dolaşıyor.
Bu arada programda ne kadar uzun yaşayacağınızın göstergesi olarak gösterilen bir esneklik hareketi, yapan arkadaşlarıma zarar da verdi. Ben hiç bir yere tutunmadan ayaklarım çapraz olarak yere oturmayı başarabildim, ama kalmayı başaramadım. Oysa 60 yaşındaki arkadaşım her ikisini de rahatça yaptı ama yaparken de kasını çektirdi. Pilates hocamızdan fırça yedik bu nedenle. Her gördüğümüzü denemeden iyice bir düşünmek gerektiğine bir örnekti bu ama iş uzun yaşamak olunca mantık bir süre duruyor 😀
Programda bir çok ilginç bilgi vardı ancak bana en ilginç geleni Japonların "yaşlıya saygı" iddiası oldu. Yaşlılara saygının oldukça düşük olduğu bu ülkede ve olmayacak konularda Batı'ya hızla benzemeye çalışan Türkiye'de bunun etkilerini düşünmeden edemedim.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Monday, March 21, 2016
TESETTÜR MAYOLARI M&S'DE
Tesettür ve tesettürlü sayısı İngiltere'de her gün artıyor. Bu eğilimi fark eden Yahudi yatırımlı Marks & Spencer mağazaları, İngiltere'de tesettür mayoları satmaya başlıyor.




http://www.modestkini.com/en
Türkiye dışına alternatif mayoları ilk çıkaran bendim, 10 yıl önce. O dönemde Türkiye dışında bu ürünler bilinmiyordu. BBC'de Kom ve Haşema şirketlerini anlatan bir belgesel bana bu fikri vermişti. Müşteriyi eğittim, ürün bilinci yerleştirdim. Aynı zamanda mal aldığım firmalardan daha az kapalı ürün yapmalarını istedim.
Bu tür mayoları sadece dindar Müslümanların aldığını sanma yanılgısı ise sadece Türklere mahsus. Ne yazık ki "laik" geçinen kesimimiz "Haşema" resminin ötesini göremiyor. Bu işi başlattığımda Türk arkadaşlarımdan tepki alırken İngilizler tarafından tebrik edilmiştim, çünkü eve hapsolmuş kadınlara havuza gidebilme ve çocuklarına havuzda eşlik edebilme özgürlüğü sunmuştum. Müşterilerimden aldığım teşekkür mesajları beni duygulandırmıştı. "Size çok teşekkür ederim bu ürünleri sattığınız için. Nihayet yüzmeye gidebileceğim" diyorlardı. Aşırı dindar Müslümanlardan tehdit aldığımı da ekleyeyim- ki aralarında kadınlar da vardı. Onlar da kadının hiç bir şekilde evden çıkmasını istemiyorlardı. Bazı müşterilerimin beni hayattan bezdirdiğini de eklemem lazım.
10 yıl içerisinde çok şey öğrendim. Mesela Amerika'da ciddi bir Hristiyan nüfusu Müslüman mağazalardan kıyafet alıyor, başka yerde bulamadığı için. Kliseye giderken giymek için özel eşarplar satılıyor. Yaka kapatıcı parçalar, uzun bedenli ve kollu tişörtler, kolları kapatan eldiven gibi parçalar, uzun elbiseler, paçalı iç çamaşırları, vs. Onlar da tam kapalı mayo giyiyorlar. Örtülü kadınlar diye bir grupları var. Kendileri gibi olmayan Hristiyanlar tarafından Müslüman sanılıp da hor görülmekten şikayet ediyor ve Müslüman kadınlara bu anlamda destek veriyorlar.
Kanser tedavisi gördüğü veya çok kilolu olduğu veya çok kilo verip de vücudu deforme olduğu veya sırf vücudundan utandığı veya yaşlı olduğu, güneş alerjisi olduğu için mutaassıp mayo alan müşterilerim oldu. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Hindu, Budist, Ateist, doktor, politikacı, ev hanımı, avukat, vs. her dinden, her kesimden müşteri. Yani bu ürünlerin dini ve ırkı yok. İngiltere'nin eski başbakanı Tony Blair'in karısı bile müşterim olmuştu. Dindar Katolik bir aile olduklarını hükümetten ayrılınca ilan etmişti Blair.
Yalnız dindar Yahudiler benden mayo alamadılar çünkü onların inancına göre kadının dizden yukarısının ayrık görünmemesi gerekiyor, yani mayonun boyu diz altına kadar inmeli. Olacaksa yanda yırtmaç olmalı. Bakalım M&S onlara da hitap eden mayolar satacak mı.
Kapıyı ben açtım ve o açık kapıdan bir sürü firma geldi geçti. Araplardan çok kar edeceğini sananlar hayal kırıklığına uğradılar, çünkü onlar özel havuzlarında örtünme ihtiyacı içinde değillerdi. Mal alıp da ödeme yapmak istemeyen mağazalar beni toptan satıştan nefret ettirdi. Sonra ürün resmi çalarak aynı kalite ürünü, hiç görmediği halde, üç kuruşa sattığını iddia eden Çinlilerle uğraştım. Şimdi ise büyükler işe el attı ve ben bu işten çıkıyorum. Ancak sanırım M&S sadece tam kapalı mayo satacak. Oysa pazarın ihtiyacı olan az kapalı mayolar. Fark ettinizse son yıllarda Avrupa mağazalarında etekli ve şortlu mayo modellerinde artış oldu. Haşema türü tam kapalı mayolara talep az. Bakalım ona ne zaman uyanırlar 😜
Hep demişimdir, fikirden para kazanılsa zengin olurdum 😀

- Posted using BlogPress from my iPhone




http://www.modestkini.com/en
Türkiye dışına alternatif mayoları ilk çıkaran bendim, 10 yıl önce. O dönemde Türkiye dışında bu ürünler bilinmiyordu. BBC'de Kom ve Haşema şirketlerini anlatan bir belgesel bana bu fikri vermişti. Müşteriyi eğittim, ürün bilinci yerleştirdim. Aynı zamanda mal aldığım firmalardan daha az kapalı ürün yapmalarını istedim.
Bu tür mayoları sadece dindar Müslümanların aldığını sanma yanılgısı ise sadece Türklere mahsus. Ne yazık ki "laik" geçinen kesimimiz "Haşema" resminin ötesini göremiyor. Bu işi başlattığımda Türk arkadaşlarımdan tepki alırken İngilizler tarafından tebrik edilmiştim, çünkü eve hapsolmuş kadınlara havuza gidebilme ve çocuklarına havuzda eşlik edebilme özgürlüğü sunmuştum. Müşterilerimden aldığım teşekkür mesajları beni duygulandırmıştı. "Size çok teşekkür ederim bu ürünleri sattığınız için. Nihayet yüzmeye gidebileceğim" diyorlardı. Aşırı dindar Müslümanlardan tehdit aldığımı da ekleyeyim- ki aralarında kadınlar da vardı. Onlar da kadının hiç bir şekilde evden çıkmasını istemiyorlardı. Bazı müşterilerimin beni hayattan bezdirdiğini de eklemem lazım.
10 yıl içerisinde çok şey öğrendim. Mesela Amerika'da ciddi bir Hristiyan nüfusu Müslüman mağazalardan kıyafet alıyor, başka yerde bulamadığı için. Kliseye giderken giymek için özel eşarplar satılıyor. Yaka kapatıcı parçalar, uzun bedenli ve kollu tişörtler, kolları kapatan eldiven gibi parçalar, uzun elbiseler, paçalı iç çamaşırları, vs. Onlar da tam kapalı mayo giyiyorlar. Örtülü kadınlar diye bir grupları var. Kendileri gibi olmayan Hristiyanlar tarafından Müslüman sanılıp da hor görülmekten şikayet ediyor ve Müslüman kadınlara bu anlamda destek veriyorlar.
Kanser tedavisi gördüğü veya çok kilolu olduğu veya çok kilo verip de vücudu deforme olduğu veya sırf vücudundan utandığı veya yaşlı olduğu, güneş alerjisi olduğu için mutaassıp mayo alan müşterilerim oldu. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Hindu, Budist, Ateist, doktor, politikacı, ev hanımı, avukat, vs. her dinden, her kesimden müşteri. Yani bu ürünlerin dini ve ırkı yok. İngiltere'nin eski başbakanı Tony Blair'in karısı bile müşterim olmuştu. Dindar Katolik bir aile olduklarını hükümetten ayrılınca ilan etmişti Blair.
Yalnız dindar Yahudiler benden mayo alamadılar çünkü onların inancına göre kadının dizden yukarısının ayrık görünmemesi gerekiyor, yani mayonun boyu diz altına kadar inmeli. Olacaksa yanda yırtmaç olmalı. Bakalım M&S onlara da hitap eden mayolar satacak mı.
Kapıyı ben açtım ve o açık kapıdan bir sürü firma geldi geçti. Araplardan çok kar edeceğini sananlar hayal kırıklığına uğradılar, çünkü onlar özel havuzlarında örtünme ihtiyacı içinde değillerdi. Mal alıp da ödeme yapmak istemeyen mağazalar beni toptan satıştan nefret ettirdi. Sonra ürün resmi çalarak aynı kalite ürünü, hiç görmediği halde, üç kuruşa sattığını iddia eden Çinlilerle uğraştım. Şimdi ise büyükler işe el attı ve ben bu işten çıkıyorum. Ancak sanırım M&S sadece tam kapalı mayo satacak. Oysa pazarın ihtiyacı olan az kapalı mayolar. Fark ettinizse son yıllarda Avrupa mağazalarında etekli ve şortlu mayo modellerinde artış oldu. Haşema türü tam kapalı mayolara talep az. Bakalım ona ne zaman uyanırlar 😜
Hep demişimdir, fikirden para kazanılsa zengin olurdum 😀

- Posted using BlogPress from my iPhone
Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE
Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE
Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE
Monday, March 14, 2016
KAÇ YAŞINDAKİ ÇOCUK EVDE YALNIZ KALABİLİR?
İngiltere bugün bunu konuşuyor. Geçen yıl 500 kişi çocuklarını ihmal etmek ve tehlikeye atmaktan dolayı tutuklanmış. Bu davalara konu olan en küçük çocuk 6 haftalık, en büyük çocuk da 15 yaşında imiş. Aradaki fark çok fazla, değil mi?
Şu anda kanunda çocuğu evde yalnız bırakabilme konusunda belli bir yaş sınırı yok. O nedenle ebeveynlerin bir referans kaynağı da yok. Çocuklarının tehlikede olup olmayacağına kendileri karar vermek zorunda ki, bu imkansız. 11 yaşındaki yeğenimle sürekli bu konuda sorun yaşarım, bende kaldığı zamanlarda. Ya evden, ya da arabadan çıkmak istemez. Kavga kıyamet ve çoğunlukla gideceğim yere geç kalarak çıkarız. O zaman bu ebeveynleri anlayabiliyorum.
Dünyanın her ülkesinde yalnız bırakılan çocukların başına gelen felaketleri biliriz. Örneğin; beni 3 yaşında kamyonda yalnız bırakan babam, ben arabanın vitesini boşaltıp da kamyonu göle doğru gönderince, kamyona yetişmek için koşmak ve beni bir daha araçlarda yalnız bırakmamak zorunda kalmıştı. Ben araba kullandığımı sanıyordum. Hedefimde bir göl olduğundan filan haberim yoktu. Bir babanın dehşetini düşünün, hem evladınız, hem de ekmek tekneniz felakete doğru hızla yol alıyor, çünkü siz haklı olarak 3 yaşındaki bir çocuğun kamyon kullanmaya yelteneceğini hiç düşünemiyorsunuz. İşte felaketler böyle hayal edilemeyen durumlarla geliyor.
Şimdi yaş limiti konusunda hukukta bir netlik oluşturulması konusunda kampanya başlatıldı. Tabii bu her o yastaki çocuk yalnız bırakılabilir anlamına gelmeyecek.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Şu anda kanunda çocuğu evde yalnız bırakabilme konusunda belli bir yaş sınırı yok. O nedenle ebeveynlerin bir referans kaynağı da yok. Çocuklarının tehlikede olup olmayacağına kendileri karar vermek zorunda ki, bu imkansız. 11 yaşındaki yeğenimle sürekli bu konuda sorun yaşarım, bende kaldığı zamanlarda. Ya evden, ya da arabadan çıkmak istemez. Kavga kıyamet ve çoğunlukla gideceğim yere geç kalarak çıkarız. O zaman bu ebeveynleri anlayabiliyorum.
Dünyanın her ülkesinde yalnız bırakılan çocukların başına gelen felaketleri biliriz. Örneğin; beni 3 yaşında kamyonda yalnız bırakan babam, ben arabanın vitesini boşaltıp da kamyonu göle doğru gönderince, kamyona yetişmek için koşmak ve beni bir daha araçlarda yalnız bırakmamak zorunda kalmıştı. Ben araba kullandığımı sanıyordum. Hedefimde bir göl olduğundan filan haberim yoktu. Bir babanın dehşetini düşünün, hem evladınız, hem de ekmek tekneniz felakete doğru hızla yol alıyor, çünkü siz haklı olarak 3 yaşındaki bir çocuğun kamyon kullanmaya yelteneceğini hiç düşünemiyorsunuz. İşte felaketler böyle hayal edilemeyen durumlarla geliyor.
Şimdi yaş limiti konusunda hukukta bir netlik oluşturulması konusunda kampanya başlatıldı. Tabii bu her o yastaki çocuk yalnız bırakılabilir anlamına gelmeyecek.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Saturday, March 12, 2016
LONDRA'DA YAŞAMA BEDELİ PROTESTOSU
Oxford Circus istasyonundan çıkarken tantana karşıladı beni. Bir grup "Londra'da Yaşam Bedeli/Ücreti (London Living Wage" talebi ile protesto gösterisi yapıyordu. Londra'nın bu ünlü alışveriş caddesini seçmelerinde ve Top Shop mağazası önünde durmalarında bir abes görmedim. Oysa bulundukları her noktanın bir hedef olduğunu tahmin etmem gerekirdi. Demek ki Top Shop, Yaşam Ücreti Fonu'nun (Living Wage Foundation) belirlediği 9.40 sterlin saat ücretini ödemiyor. Asgari ücret saat başına £6.70 ve Londra'da yaşam çok pahalı olduğundan bir çok genç birlikte ev paylaşarak yaşamaya çalışmakta. Genç evli çiftler dahi başkaları ile ev paylaşmak zorunda kalabiliyorlar.

Hızla hedefimdeki mağaza Housr of Fraser'a gidip işimi hallediyor ve John Lewis'e geçiyorum. John Lewis buranın Boyner'i veya şu anda Istanbul'dakilerin alışık olduğu Debenhams'ın bir kaç gömlek üstü diyebileceğimiz, İngiliz sembolü olan bir çok katlı mağaza. Aynı zamanda bizim Makro Süpermarket sınıfında Waitrose süpermarket zincirleri sahibi. Bu şirketin en önemli özelliği personelini hisse sahibi yapması. O nedenle iş görüşmeleri çok sıkı geçiyor ama o sıkı dokunmuş elekten öyle kaçanlar oluyor ki bazen, parmak ısırtıyor.
Eşimle buluşacağım için koştura koştura giderken büyükelçimizin eşini görüp selamlıyorum. Bir kaç dakika sonra ödememi yaparken kıyamet kopuyor. Sirenler ve hoparlörle bağırmalar ortalığı yıkıyor. Anlıyorum ki Top Shop'un önündeki kortej harekete geçmiş. "Amma da gürültü geliyor caddeden" derken mağazanın yangın alarmı çalmaya başlıyor. Ben bir taraftan telefonda eşime laf anlatmaya çalışırken tehlikeyi de anlamaya çalışıyorum. Hoparlörlerden anons yapılıyor "lütfen asansörleri kullanmayın". Yürüyen merdivenlerin başına gelirken gürültü artıyor ve anlıyorum ki protestocular mağazanın içine girmişler. Kimse engel olmuyor. "Türkiye'de bunu yapabilirler miydi?" diye düşünmeden edemiyorum. Merdivenlerin başındaki görevliler bizi mağazanın arka tarafına yani göstericilerden uzağa yönlendiriyorlar. Çıkarken bir anonsa daha duyuyorum "sayın müşterilerimiz mağazadan çıkmak zorunda değilsiniz". Ben çıktım bile


Yolda niye John Lewis'i seçtiklerini düşünüyorum. Acaba onlar da mı asgari ücret ödüyorlar?! Gösteri amacına ulaştı. Kafama soru işaretini soktu işte 🤔

- Posted using BlogPress from my iPhone

Hızla hedefimdeki mağaza Housr of Fraser'a gidip işimi hallediyor ve John Lewis'e geçiyorum. John Lewis buranın Boyner'i veya şu anda Istanbul'dakilerin alışık olduğu Debenhams'ın bir kaç gömlek üstü diyebileceğimiz, İngiliz sembolü olan bir çok katlı mağaza. Aynı zamanda bizim Makro Süpermarket sınıfında Waitrose süpermarket zincirleri sahibi. Bu şirketin en önemli özelliği personelini hisse sahibi yapması. O nedenle iş görüşmeleri çok sıkı geçiyor ama o sıkı dokunmuş elekten öyle kaçanlar oluyor ki bazen, parmak ısırtıyor.
Eşimle buluşacağım için koştura koştura giderken büyükelçimizin eşini görüp selamlıyorum. Bir kaç dakika sonra ödememi yaparken kıyamet kopuyor. Sirenler ve hoparlörle bağırmalar ortalığı yıkıyor. Anlıyorum ki Top Shop'un önündeki kortej harekete geçmiş. "Amma da gürültü geliyor caddeden" derken mağazanın yangın alarmı çalmaya başlıyor. Ben bir taraftan telefonda eşime laf anlatmaya çalışırken tehlikeyi de anlamaya çalışıyorum. Hoparlörlerden anons yapılıyor "lütfen asansörleri kullanmayın". Yürüyen merdivenlerin başına gelirken gürültü artıyor ve anlıyorum ki protestocular mağazanın içine girmişler. Kimse engel olmuyor. "Türkiye'de bunu yapabilirler miydi?" diye düşünmeden edemiyorum. Merdivenlerin başındaki görevliler bizi mağazanın arka tarafına yani göstericilerden uzağa yönlendiriyorlar. Çıkarken bir anonsa daha duyuyorum "sayın müşterilerimiz mağazadan çıkmak zorunda değilsiniz". Ben çıktım bile


Yolda niye John Lewis'i seçtiklerini düşünüyorum. Acaba onlar da mı asgari ücret ödüyorlar?! Gösteri amacına ulaştı. Kafama soru işaretini soktu işte 🤔

- Posted using BlogPress from my iPhone
Friday, March 11, 2016
JAPON ÇAYI
Japon komşum Soko'ya çaya davetliydim bugün. Kendisi bir kaç yıldır çay servis eğitimi alıyor ve bu eğitim 20 yıl sürebilirmiş. Annesi bir "Çay Uzmanı". Kafamın almadığı bir uzun süre bu, ama çay sadece içmek için değil, bütünüyle ruhsal ve kültürel bir tören onlarda.

İlk olarak törenle ve özel aletlerle hazırlanan "macha" çayını içiyoruz. Her kabın durduğu yer ve birbirine olan mesafesi konusunda kurallar mevcut. Sebebini anlamam uzun sürer. Soko'nun İngilizcesi anlatmaya yeterli değil. Bir gün fırsat bulursam okurum. Hemen buradaki Türk arkadaşlar için bir çay töreni organize etmek istiyorum ama yanaşmıyor. Daha fazla alet ve ona uygun bir ortam lazımmış. British Library'de her ay yapılan çaya gitmem daha uygunmuş. Öyle yapacağız artık.





Kınaya benzeyen yeşil Macha (Maça) çayı tozu ile kaynar su traş firçasına benzeyen, bambudan yapılmış bir fırça yardımı ile köpürtülüyor. Bu kulpsuz çay tasının sunumu da belli kurallara bağlı.


Tasın bir ön yüzü, bir de arka yüzü var. Tasın ön tarafı konuğa bakacak şekilde konuğa veriliyor ama o ön taraftan içmiyorsunuz. Tası hafifçe iki defa avucunuzda döndürüp bir iki yudum alıyor, sonra geriye doğru çevirip tekrar içiyorsunuz. Son kalan bir kaç yudum çay birden içiliyor. Yani fondip! Macha çayı çok pahalı olduğundan sadece özel zamanlarda içiliyormuş. Bir çok kişinin tadını beğenmeyeceğine eminim. Ben böyle bitkilere meraklı olduğumdan "sağlık ve saygı" adına keyifle içtim.
Sonra bildiğimiz gibi demlenen yeşil çay içtik. Japon yeşil çayı epey sert. Bir kere servis edildikten sonra çaydanlıkta kalan yapraklara bir kez daha su dökülüyor ve ondan sonra hem çay içilmiyor hem de yapraklar ıskarta oluyor.
Masamızda Japon sadeliği vardı. Soko'nun hazırladığı sade bir çiçek aranjmanı ve bir kaç bisküvi. Bizim gibi masayı hınca hınç doldurup da "ah şunu deneyemedim" veya "şundan doyasıya yiyemedim" dedirtmiyorlar.


Mart'ın birinci günü kızlar günüymüş Japonya'da. Dolayısı ile masamızda bu güne özel bisküviler vardı. Bizim kağıt helva gibi bir malzemeden yapılmış malzeme in içine kırmızı fasulye ezmesi koyup yedik. Bu bisküvilerin bir kısmı istiridye kabuğu şeklindeydi. Japonya'da kadın simgesi istiridye kabuğu imiş.

Kızlar günü dolayısı ile etrafta Prens ve Prenses figürlerinden oluşan minyatür heykeller ve tablolar vardı. Resimlerde görebilirsiniz. Büyük figür prens yani erkek, minyon olan da Prenses hanım 😀
Japonların paketleme süslemedeki aşırı titizliği, her bir bisküviyi ayrı ayrı paketleme hastalığı "doğaya" zarar konusunda kafayı yiyen benim gibi birine çok hoş görünse de, aynısını yapmama engel oluyor. Biz sırası geldiğinde gazete kağıdına hediye paketleyen, birbirine verdiği hediyenin paketini özenle açıp "bunu tekrar kullanırız" diye kenara ayıran bir çiftiz.
Japon Türk ilişkileri bizim sokakta şu anda iyi gidiyor. İki ev arasında geleneksel yemekler el değiştiriyor. Daha çok yemek yapan taraf ben olduğum için, Türk yemeklerinin karşı tarafta çok beğeni kazandığını artık biliyoruz. Yoğurtlu çobana bile bayıldıklarına göre tamamdır bu iş.
Bir kaç yıl önce yan tarafta yaşayan Japon hanıma yemek verirdim. Bir gün resimlerini çekip bloguna koyduğunu söylediğinde paniklemiştim "ama görüntüleri güzel değil ki!" Bilseydim zeytinyağlı fasulyeyi verirken fasulyeleri tabağa güzelce dizerdim 😜 O herkesin çok beğendiğini söyledi. Bizim ev yemeklerimizin düzenlenmesi çok zor, çoğunlukla sıvı olduğu için. Kayınpederim Türkiye ziyareti sırasında "hiç bu kadar karışık görünen (itici demek istedi) ama güzel tadan yemekler görmedim" demişti.
Şimdi Japon komşumla Türk ve Japon yemek günü organize ediyorum. Sadece ailelerimize özel. 😀 Ben ondan, o da benden tarif alacak.
- Posted using BlogPress from my iPhone

İlk olarak törenle ve özel aletlerle hazırlanan "macha" çayını içiyoruz. Her kabın durduğu yer ve birbirine olan mesafesi konusunda kurallar mevcut. Sebebini anlamam uzun sürer. Soko'nun İngilizcesi anlatmaya yeterli değil. Bir gün fırsat bulursam okurum. Hemen buradaki Türk arkadaşlar için bir çay töreni organize etmek istiyorum ama yanaşmıyor. Daha fazla alet ve ona uygun bir ortam lazımmış. British Library'de her ay yapılan çaya gitmem daha uygunmuş. Öyle yapacağız artık.





Kınaya benzeyen yeşil Macha (Maça) çayı tozu ile kaynar su traş firçasına benzeyen, bambudan yapılmış bir fırça yardımı ile köpürtülüyor. Bu kulpsuz çay tasının sunumu da belli kurallara bağlı.


Tasın bir ön yüzü, bir de arka yüzü var. Tasın ön tarafı konuğa bakacak şekilde konuğa veriliyor ama o ön taraftan içmiyorsunuz. Tası hafifçe iki defa avucunuzda döndürüp bir iki yudum alıyor, sonra geriye doğru çevirip tekrar içiyorsunuz. Son kalan bir kaç yudum çay birden içiliyor. Yani fondip! Macha çayı çok pahalı olduğundan sadece özel zamanlarda içiliyormuş. Bir çok kişinin tadını beğenmeyeceğine eminim. Ben böyle bitkilere meraklı olduğumdan "sağlık ve saygı" adına keyifle içtim.
Sonra bildiğimiz gibi demlenen yeşil çay içtik. Japon yeşil çayı epey sert. Bir kere servis edildikten sonra çaydanlıkta kalan yapraklara bir kez daha su dökülüyor ve ondan sonra hem çay içilmiyor hem de yapraklar ıskarta oluyor.
Masamızda Japon sadeliği vardı. Soko'nun hazırladığı sade bir çiçek aranjmanı ve bir kaç bisküvi. Bizim gibi masayı hınca hınç doldurup da "ah şunu deneyemedim" veya "şundan doyasıya yiyemedim" dedirtmiyorlar.


Mart'ın birinci günü kızlar günüymüş Japonya'da. Dolayısı ile masamızda bu güne özel bisküviler vardı. Bizim kağıt helva gibi bir malzemeden yapılmış malzeme in içine kırmızı fasulye ezmesi koyup yedik. Bu bisküvilerin bir kısmı istiridye kabuğu şeklindeydi. Japonya'da kadın simgesi istiridye kabuğu imiş.

Kızlar günü dolayısı ile etrafta Prens ve Prenses figürlerinden oluşan minyatür heykeller ve tablolar vardı. Resimlerde görebilirsiniz. Büyük figür prens yani erkek, minyon olan da Prenses hanım 😀
Japonların paketleme süslemedeki aşırı titizliği, her bir bisküviyi ayrı ayrı paketleme hastalığı "doğaya" zarar konusunda kafayı yiyen benim gibi birine çok hoş görünse de, aynısını yapmama engel oluyor. Biz sırası geldiğinde gazete kağıdına hediye paketleyen, birbirine verdiği hediyenin paketini özenle açıp "bunu tekrar kullanırız" diye kenara ayıran bir çiftiz.
Japon Türk ilişkileri bizim sokakta şu anda iyi gidiyor. İki ev arasında geleneksel yemekler el değiştiriyor. Daha çok yemek yapan taraf ben olduğum için, Türk yemeklerinin karşı tarafta çok beğeni kazandığını artık biliyoruz. Yoğurtlu çobana bile bayıldıklarına göre tamamdır bu iş.
Bir kaç yıl önce yan tarafta yaşayan Japon hanıma yemek verirdim. Bir gün resimlerini çekip bloguna koyduğunu söylediğinde paniklemiştim "ama görüntüleri güzel değil ki!" Bilseydim zeytinyağlı fasulyeyi verirken fasulyeleri tabağa güzelce dizerdim 😜 O herkesin çok beğendiğini söyledi. Bizim ev yemeklerimizin düzenlenmesi çok zor, çoğunlukla sıvı olduğu için. Kayınpederim Türkiye ziyareti sırasında "hiç bu kadar karışık görünen (itici demek istedi) ama güzel tadan yemekler görmedim" demişti.
Şimdi Japon komşumla Türk ve Japon yemek günü organize ediyorum. Sadece ailelerimize özel. 😀 Ben ondan, o da benden tarif alacak.
- Posted using BlogPress from my iPhone
Monday, May 11, 2015
KOYUN MU, ÇOBAN MI?
Perşembe günü Britanya'da seçimler vardı. Seçmenin yaklaşık %60'ı oy kullandı. Sandıklar saat 22.00'de kapandı. İlk sandık sayımı bir kaç saat içinde yapıldı ancak bütün sandıklarını sayımı ertesi gün öğle saatlerini buldu. Muhafazakarlar bütün koalisyon öngörülerini yıkıp, tek parti olarak iktidar olabilmek için yeterli sayının da ötesinde milletvekili çıkardılar. Sonuçlar belli olur olmaz, seçimlerden beklediği başarıyı bulamayan 3 büyük muhalefet partisinin (zaten 7 parti var) liderleri ard arda istifa ettiler. Üçü de "seçim sonuçlarının bütün sorumluluğu bana aittir. Özür diliyorum" diye açıklama yaptılar. Yani hiç evelemeden, gevelemeden adam gibi başları dik gittiler. Haa daha sonra yine onları seçerler mi? O parti üyelerine kalmış ama en azından onlar arkadaşlarına tekrar seçme hakkını verdiler; halkın önüne çıkıp özür dileyip, kimseye bok atmadan sorumluluğu üstlendiler.
Başbakan David Cameron 6 yıl önce partinin başına geldi, 5 yıl önce başbakan oldu ve seçimlerden önce, eğer tekrar seçilirse bir dönem daha başbakanlık yapıp sonra çekileceğini açıkladı. Yani şimdiden istifa etmiş sayılır. İşçi Partisi Başkanı Miliband 5 yıl önceki seçimlerden sonra istifa eden Gordon Brown'ın yerine gelmişti ve bu seçimde de o başarısız olunca gitti. Liberal Parti Lideri Nick Clegg yine 5 yıl önceki seçimlerde parti başına geçmiş, koalisyonda Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmıştı ve bu seçimlerde yenilgiye uğrayınca istifa etti. Yani bu liderlerin hepsi taze. Turşu olmaya vakitleri olmamış insanlar ve buna rağmen hırs yapmadan "durun! Bende daha çok iş var. Bakın öğreniyorum" filan diye zırvalamadan bırakıverdiler kendilerini.
Zaten kendileri bırakmasalardı parti onları iterdi. Bizdeki gibi lider yönetmiyor partiyi sadece. Lideri yöneten unsurlar çok güçlü parti içinde. Öyle "Başbakan oldum istediğimi yaparım" falan da yok. Parti içinde güçlü olan kişiler ve birimler yönlendiriyor başbakanı da. Adamlar akıllı, yüzleri eskiyip de halktan ilgi göremeyeceklerini anlayınca perde arkasına geçiyor ve seçilme potansiyeli olan adayı öne geçiriyorlar. Sonra da parti politikalarını duruma göre ayarlayıp danışman ve kontrolör olarak devam ediyorlar ideallerini uygulamaya. Kısacası kısa günün karının hesabı yapılmıyor, uzun dönemde ülke çıkarının ve ideallerin gerçekleşmesinin hesabı yapılıyor.
Bize çok benziyor değil mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle onurla seçim yenilgisini sahiplenerek istifa eden kaç lider hatırlıyorsunuz? Ben net olarak kimseyi hatırlamıyorum. Neredeyse yarım asır Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş arasında dönmedi mi Türk politikası? Şimdi de 4 lider arasında dönüyor top. Bizim politikacılar yüzsüz. Bizim liderlik koltukları yapışkan. Ya kıçları yapıştığı, ya da fazla beslenip sıkıştıkları için kalkamıyorlar o koltuklardan. Hatta yetmiyor, adam Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına geçtiği halde iki pozisyonu da idare etmeye çalışıyor. Böyle bir aç gözlülük ve iktidar hırsı var bizim ülkemizde ve insanımızda. İnsanımızda çünkü o politikacılar da insan ve o toplumdan geliyorlar. Yani politikacılar toplumun yansıması.
Yoksa olay "ben lider olamayacaksam sen de olma. Öyleyse bu adam zaten oraya hasbel kader çıkmış, o devam etsİn" diyen hanedan zihniyeti mi? Bence öyle, yoksa Kurtuluş Savaşını kazanıp İngilizleri İstanbul'dan çıkardığımızda Atatürk'ün bazı silah arkadaşlarının ve bir çok Meclis üyesinin Padişah'ı tekrar başa getirmek istemeleri nasıl açıklanabilir? Demokratik olmak düşünmeyi, irdelemeyi, eğriyi doğrudan ayırmayı, cesareti, sorumluluk almayı ve yenilgiyi onurla kabul etmeyi gerektirir. Bu niteliklere sahip olmak da ciddi bir bilgi birikimi, düşünme ve çalışma gerektirdiği gibi tehlike de içerir. Ee bu kadar sıkıntıya girmektense çobanlığı başkasına bırakıp, güdümde olmak her koyunun hayali değil midir? Seçilmek kadar seçmek de büyük sorumluluklar içeriyor çünkü.
Hangi çayırda otlayacağımı düşünmeme gerek yok. Nasılsa çoban beni bir yere götürecek. Orayı beğenmezsem, işte o zaman bir şeyler düşünürüm ama o kadar tembelim ki canıma tak edene kadar sesimi çıkarmam.
"Sen söyle ben yapayım. Sonuç kötü olursa suçlayacağım biri olsun".
Thursday, May 07, 2015
İNGİLTERE'DE SEÇİMLER
İNGİLTERE'DE SEÇİMLER
Bugün İngiltere'de genel seçimler var. Yani hafta içi, Perşembe günü. Herkes her zamanki gibi işinde ve gücünde. Ülkede hayat durmuş değil.
Bugün yaklaşık 50 milyon Britanya'lı, 50.000 civarındaki oy merkezinde oy kullanarak 650 milletvekili ve 9.000 yerel yönetici seçecek.
Oy merkezleri sabah 07:00'de açıldı ve akşam saat 10:00'da kapanacaklar. Bu saatler ülkedeki üretimin durmaması, normal hayatın sekteye uğramaması için, çalışanları düşünerek ayarlanmış. Oyunuzu sabah işe gitmeden veya akşam döndükten sonra kullanabilirsiniz. Biz oyumuzu Nisan ayında posta yolu ile kullandık. Dolayısı ile bugün bir koşturmacamız yok. Ayrıca seyahat planınız varsa oy kullanmak sizi engellemiyor çünkü ya posta yolu ile ya da internet üzerinden geniş bir zaman diliminde oy kullanabiliyorsunuz. İşte vatandaşın özel hayatına saygı ve vatandaşa kolaylık böyle bir şey. Oysa ben Türkiye seçimleri için oy kullanamayacağım çünkü İngiltere'deki Türk vatandaşlarına oy kullanma imkanı sadece 30-31 Mayıs tarihlerinde veriliyor ve ben o tarihlerde ülke dışında olacağım.
Seçimler geldi ama biz ne bir bağırtı, ne slogan, ne seçim aracı, ne çevreyi kirleten bayraklar, ne de meydanlarda kulak çınlatan mitingler gördük. Gördüğümüz bilboardlar ise çok az sayıda ve çok dikkat çekmeyen unsurlardı. Eğer ilginiz yoksa, hele haberleri de izlemiyorsaniz -ki buradaki Türk nüfusun çoğunluğu İngiliz kanalı izlemez-, ülkede seçim olduğunu anlamanız çok zor olurdu. Naralar atılmadı, şarkılar söylenmedi, hoparlörlerle gürültü kirliliği yapılmadı. Sadece posta kutumuzdan bölgemizdeki adayların broşürleri atıldı. Bir kaç aday kapıları çalıp kendini tanıttı. O kadar.
Thursday, April 30, 2015
EN BÜYÜK DÜŞMANIM; MÜKEMMELİYETÇİLİK!
Artık yeter! Bu gün bu işi bir kaç dakikada bitiriyorum. Hep böyle olur zaten; bir işi çok iyi yapabilmek için erteler durur sonra ertelemekten bunalıp iki arada, bir derede yalap şalap bitirip sonuçtan memnun kalmam. Mükemmeliyetçinin açmazı da bu işte. Hem işi iyi yapmak için bin dereden su getireceksin, sonra bu etraftda dolanıp, hedefe vuramamaktan sıkılıp okunu rastgele sallayacaksın. Allah muhafaza bir tehlike ile karşı karşıya kalsam da tek kurşunum olsa ayvayı yemişim. Hedeften saptı mı o tek kurşun, bitmişsin.
Ne mi yazmaya çalışıyorum?! Son yazdığım yazının tarıhıne bakarsanız bundan 5 yıl önceye tekabül eder. 5yıl!!! 5 yıldır ben o son yazıdan sonra gelecek yazıyı yazmadığım için blogum bekliyor. Niye? Çünkü ben son yazıdan sonraki ilk yazımın ne üzerine olması gerektiğini belirlemiştim ama yazmadığım için ondan sonra başka konularda yazdığım her yazıyı biriktirdim. Bu nasıl bir açmazdır böyle?! İnsanın kendine hükmedememesi, zayıflığı ile başa çıkamaması çok yorucu bir durum.
İşte bu sabah hiç planlamadan daldım bu işi halletmeye. Çünkü çok bunalttı beni. Bir sorunun varlığını bilip de görmezden gelmeye çalışmak aynen bir köşede hayalet olduğunu bilip de yok farz etmeye çalışmaya benziyor. Bakmamaya çalışşsanızda içinizdeki korkuyu yok edemiyorsunuz. Oysa meseleyi üzerine atlayarak çözüp huzura kavuşmak mümkün. Yazıyorum işte, kırıyorum bu ataleti. Varsın yazılarım düzensiz konularla olsun. Olsun da saklandıkları yerlerden çıksınlar çünkü hepsi omuzlarımda bir yük gibi. Bu bana bir de çocukluğumdaki bir hikayeyi hatırlattı; hani maymum bir kadının başına yapışıyor ve yıllarca oradan inmiyordu. Bu mükemmeliyetçilik de öyle bir bela. İndiriyorum o maymunu başımdan.
İnsanın en güçlü tarafı aynı zamanda en zayıf tarafı olurmuş. Benimki de böyle. Mükemmeliyetçilik başarının düşmanıymıs. Kesinlikle doğru. Mükemmel olanlar başarılı oldu da, olmayan olmadı mı?
Ne mi yazmaya çalışıyorum?! Son yazdığım yazının tarıhıne bakarsanız bundan 5 yıl önceye tekabül eder. 5yıl!!! 5 yıldır ben o son yazıdan sonra gelecek yazıyı yazmadığım için blogum bekliyor. Niye? Çünkü ben son yazıdan sonraki ilk yazımın ne üzerine olması gerektiğini belirlemiştim ama yazmadığım için ondan sonra başka konularda yazdığım her yazıyı biriktirdim. Bu nasıl bir açmazdır böyle?! İnsanın kendine hükmedememesi, zayıflığı ile başa çıkamaması çok yorucu bir durum.
İşte bu sabah hiç planlamadan daldım bu işi halletmeye. Çünkü çok bunalttı beni. Bir sorunun varlığını bilip de görmezden gelmeye çalışmak aynen bir köşede hayalet olduğunu bilip de yok farz etmeye çalışmaya benziyor. Bakmamaya çalışşsanızda içinizdeki korkuyu yok edemiyorsunuz. Oysa meseleyi üzerine atlayarak çözüp huzura kavuşmak mümkün. Yazıyorum işte, kırıyorum bu ataleti. Varsın yazılarım düzensiz konularla olsun. Olsun da saklandıkları yerlerden çıksınlar çünkü hepsi omuzlarımda bir yük gibi. Bu bana bir de çocukluğumdaki bir hikayeyi hatırlattı; hani maymum bir kadının başına yapışıyor ve yıllarca oradan inmiyordu. Bu mükemmeliyetçilik de öyle bir bela. İndiriyorum o maymunu başımdan.
İnsanın en güçlü tarafı aynı zamanda en zayıf tarafı olurmuş. Benimki de böyle. Mükemmeliyetçilik başarının düşmanıymıs. Kesinlikle doğru. Mükemmel olanlar başarılı oldu da, olmayan olmadı mı?
Thursday, December 09, 2010
“KURTLAR VADiSi” BBC’DE
BBC1’de yayınlanan “Waking the Dead (Ölüyü uyandırmak)” adlı dizi takip ettiğimiz bir kaç diziden biridir. Çözülemeyip rafa kaldırılmış cinayetleri çözer uzman polisler. Her bir konu birer saatlik iki bölüm halinde, iki hafta içinde yayınlanır.
Televizyon izleme alışkanlığımız olmadığından bu diziyi sezonu bitip de DVD olarak yayınlandığında alır ve kendi programımıza göre izleriz. 8. Sezonun birinci bölümünü ancak izleyebildik. Çıplak bir kadının ormanda koşmasıyla başlayan görüntüler ve diğer kanıtlar kadının kaçırıldığını göstermekteydi. Polis koruması altına alınan kadının DNA örneği yıllar önceki bir çifte cinayet mahallinde bulunan DNA ile örtüşünce konu ekibimizin birimine aktarıldı ve öğrendik ki cinayet kurbanlarından biri olan genelev/gece klübünün sahibi bir Türk adam. Bir kaç dakika sonra kadını kaçırmış ve ellerinden de kaçırmış olan ekibin kimliği de belirdi ekranlarda. Önce kötü görüntülü, kıllı, üç numara saç tıraşlı, esmer ve yapılı, kısacası tipik akdenizli görüntülü adamın bileğindeki dövmeye odaklandı kamera. “Hay Allah çok tanıdık bir şeyler var bu dövmede” derken eşim ekranı dondurdu ve beraber okuduk. Ortadaki kurt kafası resimin etrafında “Vadideki Kurt” yazmaktaydı. Yüzümde muzip bir gülümseme belirirken kahkahalarımı tutamadım ve Stuart’a açıklamayı yaptım. O da “Kurtlar Vadisi Irak” filmini izlediginden konuyu biliyordu ve o da gülmeye başladı. Derken kötü adamımız -ki adı Çoban oluyor- kadını ellerinden kaçırmış olmalarından POLAT’ın hiç hoşlanmayacağını diğer iki kötü adama söylüyor.
Artık net olarak anlıyoruz ki birileri Kurtlar Vadisi sizinden esinlenerek bu konuya hayat vermiş. Vadideki Kurt Dogu Anadolu’daki bir mafya örgütü ve Polat da lideri olarak tanıtılıyor.
Fakat ayrıntılar komik. Çoban’ın elinde koca nazar boncuğu taneli, genelde araba camlarına veya duvara takmak için süs olarak üretilen 30’luk tesbih var. Anlaşıldığı kadarı ile adam nasıl tesbih çekildiğinden bi-haber. Tesbih o kadar komik duruyor ki dizinin bütün ciddiyeti beş paralık. Zaten adamın aksanından Türk olmadığı aşikar. “Ya Yunan ya da Israil’li” diyorum ancak adam Rus aksanı ile konuşuyor, Arap aksanı da değil. Genelde Arap aksanı yakıştırılır Türklere. Nedense “Gece Yarısı Ekspresi” adlı filmi anımsıyorum. Hiç izlemedim ama ordaki Türkleri Rumların canlandırdığı söylenmişti.
Diğer iki “Türk”ün de aksanı Türk değil ama nereye ait oldukları da belli değil. Türk olabilecek bir görüntüleri var. “Belki de burada doğmuş büyümüş Türklerdir” diye düşünüyorum ama bu savım da adamların zorla araya sokuşturulmuş 2-3 Türkçe cümleyi katletmesiyle suya düşüyor. Cümleleri anlayabilmek için geri gidip bir kaç defa dinlemek zorunda kalıyorum. “Bu herifler kesinlikle Türk değil. Peki yaklaşık 350 bin Türkün yaşadığı bu ülkede 3 tane Türk aktör yok mu?”. Daha önce izlediğim başka bir dizide oynayan Türk oyuncular vardı. Ciddiyeti ile bilinen BBC’nin böyle bir hata yapmasına ve Türklere uymayayan karakterler sergilemesine kızıyorum çünkü bu uygunsuzluklar dikkatimizi dağıtıyor ve konudan uzaklaşıyoruz. Bari adamları Türkçe konuşturmayın.
Diğer iki “Türk”ün de aksanı Türk değil ama nereye ait oldukları da belli değil. Türk olabilecek bir görüntüleri var. “Belki de burada doğmuş büyümüş Türklerdir” diye düşünüyorum ama bu savım da adamların zorla araya sokuşturulmuş 2-3 Türkçe cümleyi katletmesiyle suya düşüyor. Cümleleri anlayabilmek için geri gidip bir kaç defa dinlemek zorunda kalıyorum. “Bu herifler kesinlikle Türk değil. Peki yaklaşık 350 bin Türkün yaşadığı bu ülkede 3 tane Türk aktör yok mu?”. Daha önce izlediğim başka bir dizide oynayan Türk oyuncular vardı. Ciddiyeti ile bilinen BBC’nin böyle bir hata yapmasına ve Türklere uymayayan karakterler sergilemesine kızıyorum çünkü bu uygunsuzluklar dikkatimizi dağıtıyor ve konudan uzaklaşıyoruz. Bari adamları Türkçe konuşturmayın.
Dizinin bitiminde eşim bu karakterleri oynayanların isimlerini bulmaya yöneliyor çünkü ben “kesinlikle Türk değiller” diyorum. İsimleri not alıyorum ve araştırıyorum;
Alki David : Kıbrıslı Rum (Çoban karakterini oynayan). Yapımcılar da Rumlarla bizi birbirine çok yakın ırklar olarak görüyor olsa gerek, ancak bu adam Türk bile olsa Türk olmasına şaşardık.
Tam Mutu: Başka oyunlarda rol alması dışında hakkında hiç bir bilgi yok.
Sam Vincenti: Arap/İtalyan. Zaten en çok Türke benzeyen de buydu.
Jason Hunjan: Yine hakkında bilgi olmayan bir oyuncu. Fazla bir rolü olmadan, öldürülmüş adamı oynuyordu.
Polat karakteri hiç gösterilmedi. Kötü adamlar çok salakça hatalar yapıp polis tarafından öldürüldüler.
Kurtlar Vadisinden fikir alıp da bu diziye veren kim çok merak ettim. Onca başka isim olabilecekken neden “Vadideki Kurt” ismi seçilmişti?
Ümran Altunkaya
09/12/10
Londra
Saturday, January 23, 2010
HANİFE
28 Ağustos 1976 günü doğmuştu. Daha bir kaç günlüktü ilk gördüğümde. Samsun’dan, babaannemin yanından geri getirmişti beni babam. 10 yaşında, artık bebekleri daha iyi anlayacak bir yaşta olduğum için çok büyülenmiş ve onu hemen sahiplenmiştim. Okulun ilk günü arkadaşlarımı eve kardeşimi göstermeye getirmiştim gururla. Bebek çok nadirdi ya bizim mahallede!
Daha 7 günlükken babam Libya’ya gitti. Zorluklar yılı oldu o yıl bizim için. Babamın gönderdiği paranın bize ulaşması 3 ayı buluyordu. Ona rağmen her gün gazete almak ve orada okuduğum sağlıklı beslenme metodlarını küçük kardeşime uygulamakta ısrar ediyordum. Kızlar da peşimden ... O bizim oyuncağımız olmuştu.
Bazen hamile kadınlar gelir “ay Fatma abla şu senin kıza bakmaya geldim. Belki benim çocuğum da onun gibi güzel olur” deyip onu seyrederlerdi.
Bir gün az kalsın boğuluyor, başka bir gün az kalsın bir arabanın altında kalıyordu.
Bir yıl sonra babam Libya’dan döndüğünde onu kendine alıştırmak için çikolatalarla beslemişti. Hepimiz hala çocuktuk ama onu hiç kıskanmamıştık.
Bir sabah mutfakta onu buzdolbaına su dolu şişeler koyarken bulduğumda o 7, bense 17 yaşındaydık. “Bunlara sakın kimse dokunmasın” dedi.
“Ne yapacaksın onları?”
“Pazarda su satacağım yarın”
Bunu duyan annemin gözleri yuvalarından fırladı.
“Çingene mi olacak bu çocuk ne! Rezil edecek bizi. Yardım et Allahım!”
“Sakın bir şey söyleme anne. Bırak yapsın. Kendine güvenini kırma çocuğun” dedim. Girişimciliği ve cesaretine hayran olmuştum.
Ertesi gün semtimizin en büyük pazarıydı. Hanife şişesini ve bardağını alıp yola çıktı. Şimdi düşünüyorum da acaba bu gün kim o yaştaki çocuğunu pazara tek başına bırakır? Benim tanıdığım hiç kimse, ama o zamanlar şimdikinden çok farklıydı.
O gün boyunca Hanife bir kaç tur yaptı pazara. Küçük elleri ancak küçük şişeler taşıyabiliyordu. Akşam eve elinde küçük bir kesekağıdı ile geldi ve “anne bunu sana aldım” deyip anneme verdi. Bütün gün kazandığı ile anneme yarım kilo üzüm almıştı. Annemin en sevdiği meyveyi...
Ertesi hafta sokaktaki kendi yaşıtı bütün çocukları örgütledi ve kendi bayiileri şeklinde pazarın belli noktalarına yerleştirdi. Kendisi de parasını ödemeyen müşterilerden tahsilat yapma ve bayilerine su yetiştirme görevini aldı. Akşamları paraları toplayıp herkese payını verdi. Kendi payına düşenle her seferinde anneme bir hediye alıp geldi.
Bu su satma işi kaç hafta sürdü hatırlamıyorum. Sanırım yaz bitene kadar ama onun girişimci ruhu hiç durmadı. Lise yıllarında okulda jeton ve promosyon malzemesi satarak ve öğretmenler odasından öğretmen çağırmaya para alarak sürdürdü girişimciliğini.
Yıllarca etek giymedi (okul hariç). Saçlarını kısacık kesip oğlan çocuğu gibi dolaştı ancak genç kız olduğunda çirkin ördek yavrusu müthiş bir kuğuya dönüşmüştü. Beğenen çok ama yaklaşmaya cesaret eden azdı. Caddedeki mağazalardan birinde çalışan bir çocuk aşık olmuş ama açılmaya çekinip babasını babama göndermişti. Büyük hata! Hanife çıldırdı. Onun aklında evlenmek yoktu ve üstelik o gelenekselliği hep red etmişti. Gitti, çocuğu buldu ve yakasına yapıştı. Gerisini anlatmaya gerek yok. Çocukcağız bin kere pişman olmuştu.
Fotoğrafçılığa çok meraklıydı ve dolayısı ile de komik kılıklara girip fotoğraf çekmeye...

Hayatının baharında, daha 25 yaşında, tam 8 yıl önce bu gün, 18 ay süren mücadelenin ardından, sabaha karşı kaybettik Hanifemi. Hasreti, acısı hiç bir zaman dinmedi. Sadece üstünü örttük.
Huzur içinde uyusun (eğer uyuyorsa).
Daha 7 günlükken babam Libya’ya gitti. Zorluklar yılı oldu o yıl bizim için. Babamın gönderdiği paranın bize ulaşması 3 ayı buluyordu. Ona rağmen her gün gazete almak ve orada okuduğum sağlıklı beslenme metodlarını küçük kardeşime uygulamakta ısrar ediyordum. Kızlar da peşimden ... O bizim oyuncağımız olmuştu.
Bazen hamile kadınlar gelir “ay Fatma abla şu senin kıza bakmaya geldim. Belki benim çocuğum da onun gibi güzel olur” deyip onu seyrederlerdi.
Bir gün az kalsın boğuluyor, başka bir gün az kalsın bir arabanın altında kalıyordu.
Bir yıl sonra babam Libya’dan döndüğünde onu kendine alıştırmak için çikolatalarla beslemişti. Hepimiz hala çocuktuk ama onu hiç kıskanmamıştık.
Bir sabah mutfakta onu buzdolbaına su dolu şişeler koyarken bulduğumda o 7, bense 17 yaşındaydık. “Bunlara sakın kimse dokunmasın” dedi.
“Ne yapacaksın onları?”
“Pazarda su satacağım yarın”
Bunu duyan annemin gözleri yuvalarından fırladı.
“Çingene mi olacak bu çocuk ne! Rezil edecek bizi. Yardım et Allahım!”
“Sakın bir şey söyleme anne. Bırak yapsın. Kendine güvenini kırma çocuğun” dedim. Girişimciliği ve cesaretine hayran olmuştum.
Ertesi gün semtimizin en büyük pazarıydı. Hanife şişesini ve bardağını alıp yola çıktı. Şimdi düşünüyorum da acaba bu gün kim o yaştaki çocuğunu pazara tek başına bırakır? Benim tanıdığım hiç kimse, ama o zamanlar şimdikinden çok farklıydı.
O gün boyunca Hanife bir kaç tur yaptı pazara. Küçük elleri ancak küçük şişeler taşıyabiliyordu. Akşam eve elinde küçük bir kesekağıdı ile geldi ve “anne bunu sana aldım” deyip anneme verdi. Bütün gün kazandığı ile anneme yarım kilo üzüm almıştı. Annemin en sevdiği meyveyi...
Ertesi hafta sokaktaki kendi yaşıtı bütün çocukları örgütledi ve kendi bayiileri şeklinde pazarın belli noktalarına yerleştirdi. Kendisi de parasını ödemeyen müşterilerden tahsilat yapma ve bayilerine su yetiştirme görevini aldı. Akşamları paraları toplayıp herkese payını verdi. Kendi payına düşenle her seferinde anneme bir hediye alıp geldi.
Bu su satma işi kaç hafta sürdü hatırlamıyorum. Sanırım yaz bitene kadar ama onun girişimci ruhu hiç durmadı. Lise yıllarında okulda jeton ve promosyon malzemesi satarak ve öğretmenler odasından öğretmen çağırmaya para alarak sürdürdü girişimciliğini.
Yıllarca etek giymedi (okul hariç). Saçlarını kısacık kesip oğlan çocuğu gibi dolaştı ancak genç kız olduğunda çirkin ördek yavrusu müthiş bir kuğuya dönüşmüştü. Beğenen çok ama yaklaşmaya cesaret eden azdı. Caddedeki mağazalardan birinde çalışan bir çocuk aşık olmuş ama açılmaya çekinip babasını babama göndermişti. Büyük hata! Hanife çıldırdı. Onun aklında evlenmek yoktu ve üstelik o gelenekselliği hep red etmişti. Gitti, çocuğu buldu ve yakasına yapıştı. Gerisini anlatmaya gerek yok. Çocukcağız bin kere pişman olmuştu.
Fotoğrafçılığa çok meraklıydı ve dolayısı ile de komik kılıklara girip fotoğraf çekmeye...

Hayatının baharında, daha 25 yaşında, tam 8 yıl önce bu gün, 18 ay süren mücadelenin ardından, sabaha karşı kaybettik Hanifemi. Hasreti, acısı hiç bir zaman dinmedi. Sadece üstünü örttük.
Monday, January 18, 2010
HAYATIMIN BOZ-YAP’INDAN GİTTİ BİR PARÇA DAHA
Bir koca çınar daha devrildi bu sabah. Aslında o kadar da koca değildi. Daha sonbaharındaydı yaşamının. Kışına girmemişti. Çalınmıştı onun kışı çok önce, daha baharındayken ömrünün.
Katı bir laik ama bir o kadar da geleneksel, köyden çıkmasına rağmen İstanbul şivesi ile konuşan bir Cumhuriyet öğretmeniydi O. Öğretmenliğin kutsal ve saygın bir meslek olduğu bir dönemde yetişmişti. Öğretmenlik yaptığı köy ve mahallelerde saygın biriydi. Kahveye girdiğinde “hoca” diye saygıyla karşılanırdı. Sadece çocukların değil büyüklerin de hocasıydı.
Çocukluğumda bir süre bizimle beraber yaşamıştı. Daha 5 yaşımdaydım. O nedenle farklıydı yeri. O zamanlar onun kitaplarından öğrenmiştim harfleri yazmayı. Yine o zamanlar nişanlanışının heyecanı sarmıştı aileyi. Yengemi görmeye götürmüşlerdi beni. Dayım çok yakışıklıydı gözümde, yengem de çok güzel. Bir öğretmene layık bir gelindi. Damat tarafı olarak onurluyduk.
Bize çok yakın oturdular yıllarca. Ateşli tartışmalarımız oldu ama birbirimizi hep başka sevdik kızsak da. Tahammül edemediği şeyler cehalet ve hurafelerdi.
Sanat yönü gelişmişti. Saz, kemençe çalar, güzel resim yapardı. Bu yeteneği ona öğretmenlik mesleği eski onurlu yerini kaybettiğinde ve öğretmenler unutulduğunda yardımcı olmuştu. Gözümün önünde kısacık bir sürede tepetaklak olmuştu öğretmenlerin toplumdaki yeri. Saygınlığını yitirmiş, geçim kaygısında ideallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı öğretmenler. Kimi pazarcılık, kimi taksi şöförlüğü yamaya başladığında dayım çok zorlanmıştı. Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta öğretmenlik onuru vardı. O da öğretmenlik onurunu en az zedeleyecek işi, tabelacılığı seçti. En azından bir sanat yapıyordu.
O arada gırtlak kanseri oldu ve sesini kaybetti. Gittikçe agresifleşti. Beyninde tümör bulundu. Kapılarında bekledik, ağlaştık. “Ben hayatim boyunca her şeyi çocuklarımın iyiliği için yaptım” demişti bana ameliyat öncesi. Öyle ya gitmek vardı da dönmek olmayabilirdi. Kurtardı ama ilaçlar onu yürüyen bir bitkiye döndürdüler. O tartışmalar bitti, dalgalar duruldu, o ateşli idealist adam gitti.
Okumak için köyünden her gün kilometrelerce öteye kar, yağmur demeden yürümüş, dereler geçmiş bir çocuk; Erzurum öğretmen okulunun yatakhanesinde kış sabahları yorganını duvara diklemiş bir genç, köy çocuklarına umut vermiş bir öğretmendi.
Evet yorganını duvara diklemişti çünkü ranzasının üstünde yatan çocuk gece altına kaçırdığında onun yorganı ıslanır ve soğuktan donmuş olurdu o kış sabahlarında. Sobalarını onlar kalkmadan önce yakacak bir anaları yoktu başlarında. Yine ıslak yorganların altına girerlerdi akşam olunca. Öyle şartlarda okumuştu o zamanın öğretmenleri. İkisi benim dayılarımdı; Mustafa ve Ali Kemal Kara. Ailenin en küçük erkek çocuklarıydılar.
Mustafa dayımı 1989 yılında kanserden kaybetmiştik. Yine Londra’daydım o zaman. Çok sevdiğim dayımın kaybı gurbette yıkmıştı beni. Ali Kemal dayımın zedelenmiş beyni geçen hafta oynadı son oyununu. Bir haftalık bir uykuya yattı ve bu sabah başka bir alemde uyandı. En genç iki erkek kardeş büyüklerinden önce göçtüler. Belki de o Erzurum kışlarında, öğretmen olmak uğruna feda etmişlerdi ömürlerinin önemli yıllarını.
“Ağlama” diyor kardeşim “biliyorduk böyle olacağını”. Ağlıyorum. Hayatımın boz-yapından eksilen bir parçaya, bir daha göremeyeceğim o sevgili yüze, onu bir kez daha görememiş olmaya, onun hakkında öğrenmemiş olduklarıma, sormadığım sorulara, alamadığım cevaplara, onunla geçirmediğim zamana ağlıyorum.
Yolun açık, melekler seninle olsun dayıcığım.
Katı bir laik ama bir o kadar da geleneksel, köyden çıkmasına rağmen İstanbul şivesi ile konuşan bir Cumhuriyet öğretmeniydi O. Öğretmenliğin kutsal ve saygın bir meslek olduğu bir dönemde yetişmişti. Öğretmenlik yaptığı köy ve mahallelerde saygın biriydi. Kahveye girdiğinde “hoca” diye saygıyla karşılanırdı. Sadece çocukların değil büyüklerin de hocasıydı.
Çocukluğumda bir süre bizimle beraber yaşamıştı. Daha 5 yaşımdaydım. O nedenle farklıydı yeri. O zamanlar onun kitaplarından öğrenmiştim harfleri yazmayı. Yine o zamanlar nişanlanışının heyecanı sarmıştı aileyi. Yengemi görmeye götürmüşlerdi beni. Dayım çok yakışıklıydı gözümde, yengem de çok güzel. Bir öğretmene layık bir gelindi. Damat tarafı olarak onurluyduk.
Bize çok yakın oturdular yıllarca. Ateşli tartışmalarımız oldu ama birbirimizi hep başka sevdik kızsak da. Tahammül edemediği şeyler cehalet ve hurafelerdi.
Sanat yönü gelişmişti. Saz, kemençe çalar, güzel resim yapardı. Bu yeteneği ona öğretmenlik mesleği eski onurlu yerini kaybettiğinde ve öğretmenler unutulduğunda yardımcı olmuştu. Gözümün önünde kısacık bir sürede tepetaklak olmuştu öğretmenlerin toplumdaki yeri. Saygınlığını yitirmiş, geçim kaygısında ideallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı öğretmenler. Kimi pazarcılık, kimi taksi şöförlüğü yamaya başladığında dayım çok zorlanmıştı. Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta öğretmenlik onuru vardı. O da öğretmenlik onurunu en az zedeleyecek işi, tabelacılığı seçti. En azından bir sanat yapıyordu.
O arada gırtlak kanseri oldu ve sesini kaybetti. Gittikçe agresifleşti. Beyninde tümör bulundu. Kapılarında bekledik, ağlaştık. “Ben hayatim boyunca her şeyi çocuklarımın iyiliği için yaptım” demişti bana ameliyat öncesi. Öyle ya gitmek vardı da dönmek olmayabilirdi. Kurtardı ama ilaçlar onu yürüyen bir bitkiye döndürdüler. O tartışmalar bitti, dalgalar duruldu, o ateşli idealist adam gitti.
Okumak için köyünden her gün kilometrelerce öteye kar, yağmur demeden yürümüş, dereler geçmiş bir çocuk; Erzurum öğretmen okulunun yatakhanesinde kış sabahları yorganını duvara diklemiş bir genç, köy çocuklarına umut vermiş bir öğretmendi.
Evet yorganını duvara diklemişti çünkü ranzasının üstünde yatan çocuk gece altına kaçırdığında onun yorganı ıslanır ve soğuktan donmuş olurdu o kış sabahlarında. Sobalarını onlar kalkmadan önce yakacak bir anaları yoktu başlarında. Yine ıslak yorganların altına girerlerdi akşam olunca. Öyle şartlarda okumuştu o zamanın öğretmenleri. İkisi benim dayılarımdı; Mustafa ve Ali Kemal Kara. Ailenin en küçük erkek çocuklarıydılar.
Mustafa dayımı 1989 yılında kanserden kaybetmiştik. Yine Londra’daydım o zaman. Çok sevdiğim dayımın kaybı gurbette yıkmıştı beni. Ali Kemal dayımın zedelenmiş beyni geçen hafta oynadı son oyununu. Bir haftalık bir uykuya yattı ve bu sabah başka bir alemde uyandı. En genç iki erkek kardeş büyüklerinden önce göçtüler. Belki de o Erzurum kışlarında, öğretmen olmak uğruna feda etmişlerdi ömürlerinin önemli yıllarını.
“Ağlama” diyor kardeşim “biliyorduk böyle olacağını”. Ağlıyorum. Hayatımın boz-yapından eksilen bir parçaya, bir daha göremeyeceğim o sevgili yüze, onu bir kez daha görememiş olmaya, onun hakkında öğrenmemiş olduklarıma, sormadığım sorulara, alamadığım cevaplara, onunla geçirmediğim zamana ağlıyorum.
Yolun açık, melekler seninle olsun dayıcığım.
Friday, January 15, 2010
KOMŞUM AÇKEN....
Nasıl bir başlık atacağımı bilemedim bu yazıya. Öyle bir başlık olmalıydı ki dikkati çeksin. Çeksin de insanlar izlesin. Ne de olsa görüntü sözden etkili. Tekrardan zarar gelmez. Hayat kavgasında hafızamız cok kısa kalıyor.
Aşağıda bağlantısı olan film 2006 yılındaki Berlin Film Festivalinde açılan bir kısa film yarışması davetinin sonucunda ortaya çıkmış. Film konusu YİYECEK, TAT ve AÇLIK. 3600 film başvurusundan sadece 32 tanesi gösterilmek için seçilmiş. Aşağıdaki film ise en başarılı olarak aralarından sıyrılmış. Öyle saçma sapan, “art house” kasıntısı bir film değil; 6 dakikalık gerçek bir hikaye. İnsan olanı insanlığından utandıran bir gerçeklik bu.
Ben kıtlık kuşağından gelmiyorum ancak çok şanslı bir çocuk olarak o kuşaktan gelme büyüklerimle çok fazla vakit geçirmiş ve öğrettiklerini hiç unutmamışımdır. Onlar sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile parmaklarını ıslatıp toplar ve yerlerdi. Tabakta bir tek pirinç tanesi bırakılmazdı. Her şey ölçülü kullanılır, hic bir şey ziyan edilmezdi. Lahananın yaprakları dolma, sapları turşu olurdu. Tabağında yemek bırakan azarlanırdı. Bir de “tabağı sünnetlemek” diye bir şey vardı. Tabak son ekmek lokması ile öyle bir sıyrılırdı ki pırıl pırıl olurdu. Zaten öyle bilmem kaç çeşit yemek yapılmazdı çünkü çok yemenin sağlığa zararlı ve günah olduğuna inanılırdı. Anneanneme yeni bir giysi almak da mümkün değildi. Eskileri yamar yamar öyle giyerdi.
O zamanlar Afrika’daki açlardan kimsenin haberi yoktu, ama büyüklerimiz kendi açlıklarını iyi hatırlıyorlardı. Onlar toprak işleyen,ancak toprağın onlara cömert davranmadığı insanlardı. Onlar için her bir tane, binlerce tane demekti ve altın kadar değerliydi.
Bunlar bende o kadar etkili oldu ki hala bir şeyleri çöpe atarken elim titrer, görebildiğim sürece ışığı açmam, her şeyi atmadan önce bir süre bekletir ve “acaba bununla başka ne yapabilirim” diye düşünürüm. Eski giysilerin düğmelerini keser saklarım, kalanını toz bezi yaparım. Oldukça sinir bozucu olduğunu itiraf edeyim. Bu güne kadar yaptığım hiç bir harcamanın keyfini bu nedenle sürememişimdir. Bu nedenle İngiltere’de hayır kurumlarının işlettiği ikinci el mal satan mağazaları çok takdir ediyorum. Keşke Türkiye’de de olsa. Burada en zengin semtlerde bile var ve kimse ikinci el almaktan utanmıyor. Devlet bile destekliyor. Amaç geri dönüşüm. Peki benim halkımın kasıntısı ne?
Üniversitede Malthus’un kıtlık teorisini okuduğumuzda “tamam işte bak herkes biliyor” dedim ama baktım ki bana çok mantıklı gelen bu yaklaşımı ekonomistler çok kötümser bulmuşlar. Efendim dünyamızda hepimize yetecek kadar gıda varmış. Hadi buyrun bakalım şimdi niye ağız değiştirdiniz? “Dünyamız bu nüfusu besleyecek kapasiteye sahip değilmiş”. Malthus bunu 18. Yüzyılın ortasında gördüğünden beri ne yapıldı? Yapılan şey açık; sorumsuz savurganlık! Bu savurganlığın sonucu; aç kalan milyonlar. Biz çok yediğimiz için aç kalan milyonlar. Burada en büyük suç Amerika’lılarda, çünkü dünyanın en çok tüketen halkı hala onlar.
Biz ne yapabiliriz? Yapabilecegimiz birinci EN EN BASİT sey daha az tüketmektir. Unutmayalim ki dünyamızın üretimi sınırlı. Biz çok tükettikçe geliri düşük olanların hakkından yiyoruz ya da biz fazla tükettiğimiz icin fiyati çok yüksek oluyor onlar için. Aç insanların ülkesinin üretimi daha fazla para yapmak için bizim gibi savurganların ülkesine satılıyor. İkinci en basit şey ise daha az çocuk yapmak. Dünya nüfusunun tehlikeli boyutlara ulaştığı konusu bu günlerde çok konuşuluyor.
http://www.cultureunplugged.com/play/1081/Chicken-a-la-Carte
Aşağıda bağlantısı olan film 2006 yılındaki Berlin Film Festivalinde açılan bir kısa film yarışması davetinin sonucunda ortaya çıkmış. Film konusu YİYECEK, TAT ve AÇLIK. 3600 film başvurusundan sadece 32 tanesi gösterilmek için seçilmiş. Aşağıdaki film ise en başarılı olarak aralarından sıyrılmış. Öyle saçma sapan, “art house” kasıntısı bir film değil; 6 dakikalık gerçek bir hikaye. İnsan olanı insanlığından utandıran bir gerçeklik bu.
Ben kıtlık kuşağından gelmiyorum ancak çok şanslı bir çocuk olarak o kuşaktan gelme büyüklerimle çok fazla vakit geçirmiş ve öğrettiklerini hiç unutmamışımdır. Onlar sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile parmaklarını ıslatıp toplar ve yerlerdi. Tabakta bir tek pirinç tanesi bırakılmazdı. Her şey ölçülü kullanılır, hic bir şey ziyan edilmezdi. Lahananın yaprakları dolma, sapları turşu olurdu. Tabağında yemek bırakan azarlanırdı. Bir de “tabağı sünnetlemek” diye bir şey vardı. Tabak son ekmek lokması ile öyle bir sıyrılırdı ki pırıl pırıl olurdu. Zaten öyle bilmem kaç çeşit yemek yapılmazdı çünkü çok yemenin sağlığa zararlı ve günah olduğuna inanılırdı. Anneanneme yeni bir giysi almak da mümkün değildi. Eskileri yamar yamar öyle giyerdi.
O zamanlar Afrika’daki açlardan kimsenin haberi yoktu, ama büyüklerimiz kendi açlıklarını iyi hatırlıyorlardı. Onlar toprak işleyen,ancak toprağın onlara cömert davranmadığı insanlardı. Onlar için her bir tane, binlerce tane demekti ve altın kadar değerliydi.
Bunlar bende o kadar etkili oldu ki hala bir şeyleri çöpe atarken elim titrer, görebildiğim sürece ışığı açmam, her şeyi atmadan önce bir süre bekletir ve “acaba bununla başka ne yapabilirim” diye düşünürüm. Eski giysilerin düğmelerini keser saklarım, kalanını toz bezi yaparım. Oldukça sinir bozucu olduğunu itiraf edeyim. Bu güne kadar yaptığım hiç bir harcamanın keyfini bu nedenle sürememişimdir. Bu nedenle İngiltere’de hayır kurumlarının işlettiği ikinci el mal satan mağazaları çok takdir ediyorum. Keşke Türkiye’de de olsa. Burada en zengin semtlerde bile var ve kimse ikinci el almaktan utanmıyor. Devlet bile destekliyor. Amaç geri dönüşüm. Peki benim halkımın kasıntısı ne?
Üniversitede Malthus’un kıtlık teorisini okuduğumuzda “tamam işte bak herkes biliyor” dedim ama baktım ki bana çok mantıklı gelen bu yaklaşımı ekonomistler çok kötümser bulmuşlar. Efendim dünyamızda hepimize yetecek kadar gıda varmış. Hadi buyrun bakalım şimdi niye ağız değiştirdiniz? “Dünyamız bu nüfusu besleyecek kapasiteye sahip değilmiş”. Malthus bunu 18. Yüzyılın ortasında gördüğünden beri ne yapıldı? Yapılan şey açık; sorumsuz savurganlık! Bu savurganlığın sonucu; aç kalan milyonlar. Biz çok yediğimiz için aç kalan milyonlar. Burada en büyük suç Amerika’lılarda, çünkü dünyanın en çok tüketen halkı hala onlar.
Biz ne yapabiliriz? Yapabilecegimiz birinci EN EN BASİT sey daha az tüketmektir. Unutmayalim ki dünyamızın üretimi sınırlı. Biz çok tükettikçe geliri düşük olanların hakkından yiyoruz ya da biz fazla tükettiğimiz icin fiyati çok yüksek oluyor onlar için. Aç insanların ülkesinin üretimi daha fazla para yapmak için bizim gibi savurganların ülkesine satılıyor. İkinci en basit şey ise daha az çocuk yapmak. Dünya nüfusunun tehlikeli boyutlara ulaştığı konusu bu günlerde çok konuşuluyor.
http://www.cultureunplugged.com/play/1081/Chicken-a-la-Carte
Subscribe to:
Posts (Atom)







