Friday, September 11, 2009

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?!

Bir kaç yıl önce içinde bulunduğum bir konu ile ilgili yapılan abartılı ve yanlış haberler sonrasında Türk gazetelerini nadiren okur oldum. Biraz önce de sel haberleri için bakayım derken Hürriyet'in kendilerine kesilen cezaya AB tepkisini dile getiren haberini acaba başka gazeteler de yayınlamış mı, yani bu haber acaba ne kadar gerçektir diye Milliyet'e bir göz atayım dedim. Bir baktım "Flash Haber" bölümünde "Türk doktorlar İngiltere'yi karıştırdı" diye bir başlık var. Şaşırdım çünkü son günlerde burada ortalığı karıştıran bir Türk doktor duymadım-ki her sabah 2 saat ve her akşam 1 saat BBC haberlerini izliyorum. Kaçırmam imkansız. Daha haberi açarken haberin içerigini tahmin ettim.

Taze bir habermiş gibi anlatılan bu konu 1 yıl öncesine aittir ve yine bir sabah BBC'yi izlerken duyup, söz konusu hastaneye ilk benim haber verdiğim bir durumdur. Yani bu kadar yakından biliyorum olayı. Üstelik BBC yaptığı hatayı anlayıp konuyu akşam haberlerine koymamıştır bile.
Gerçi bu konu gözüme yıllar önce de sokulmuştu ama o zaman bunu bir defalık bir hata sanmıştım. Bir gazete ile yaptığım röpörtaj bir kaç ay sonra başka bir gazetede ve değitirilerek yayınlanmıştı ve dolayısı ile verilen bilgiler o gün için doğru değildi. Araştırdığımda röpörtajı yapan gazetecinin, söz konusu gazeteye geçtiğini ve sayfa doldurmak için haberi biraz değiştirip yayınladığını öğrenmiştim. Adam fırçayı yedi ama iş işten geçmişti.
Yine Pizza Hut’da Insan Kaynakları Müdürü iken verdiğim bir röportajda Restoran Müdürü maaşları abartılı yazılınca c.v. yağmuruna maruz kalmıştık. C.V. toplamak güzel de, yanlış beklentilere ve sektördeki diğer yabancı firmaların telefonlarına cevap vermeye çalışmak hoş olmamıştı çünkü bu yanlış haberle pisyadaki ücret dengesinin zarar görme tehlikesi vardı.
Kimbilir bu gazeteler ve TV’ler baska kaç haberi böyle yayınlıyor ve kaç haberi abartıyorlar.
Bir süre önce Avustralya yapımı, bir Aktuel Haber programının perde arkasını konu alan bir dizi izledim. İlgilenenler için adı “Front Line”. Dizi, güldürme amacı ile biraz abartı taşısa dahi asıl amacı haberlerin nasıl kanalın amacına göre değiştirilip, saptırıldığını göstermekti. İşte bu dizi beni duyduğum ve okuduğum haberlerin arkasında neler dönüp de bize bu şekilde gelmiş olabileceği konusunda tekrar düşünmeye sevk etti.
Üstüne bir de, TV’lerdeki haber komedisi ile dalga geçen ünlü Amerikan shovu “The Daily Show With Jon Steward” izledim ve Amerikan halkının TV kanalları ile nasıl etkin olarak yönlendirilip uyutulduğuna tanık oldum. Olay öyle bir boyutta ki herhangi bir sağlık güvencesi olmayan 30 milyon Amerikan bile Obama’nın herkese ücretsiz sunulacak bir sağlık programına destek vermekte zorlanıyor çünkü kendilerine gelecek fayda sürekli perdeleniyor. Niye mi? Herkes ücretsiz sağlık hizmeti alırsa devleşmiş sigorta şirketleri para kazanamaz da ondan. Biz yine medyanın elinde henüz o kadar oyuncak değiliz, ama Amerika’da bu oyunu en iyi oynayan şirket artıkTurkiye’de de var.
Unutmayalım ki medya sansasyon yaratırsa ve kendi çıkarı doğrultusunda destek alırsa para kazanır. Onların da yapmaya çalıştığı bu, ancak biz de bunu böyle bilerek haberleri okur ve dinlersek yanlış yönlenmekten korunuruz. Artık gazetelerde okuduğum ve TV’de duyduğum her habere şüphe ile bakar oldum ve bu bakış hem beni rahatlattı hem de farklı bir bakış açısı kazandırdı. Düşünün kimbilir bu uydurma veya bayat haberler kimlerin hayatlarını nasil etkiliyor.
Bari eski haberi, yeni bir gelişme ile veriyormuş gibi yapın da bizi salak yerine koymayın.

Basın özgürlüğüymüş! Hah!

Friday, August 21, 2009

KOCAMI NASIL YEDİRİRİM?

Çoğu kadının önemli sorunlarındandır çocuğuna nasıl yemek yedirecegi. Yemek derken sağlıklı, doğru dürüst gıdaları kasdediyorum. Ortalık da bu konuda akıl veren haberler ve uzmanlarla doludur da kimse kadınlara kocasına nasıl sağlıklı yemek yedirebileceği konusunda akıl vermez. Gülmeyin! Ciddi bir konu bu. Yok mu aranız da “yahu ne pişirsem de bu adam yese, yoksa hasta olup başıma dert olacak” diye düşünen?

Doğal olarak bu durumda hedefiniz ‘yesin de büyüsün’ değil, ‘yesin de hasta olmasın’. Dünyanın her yerinde erkeklerin sağlıklarına kadınlara göre çok daha az dikkat ettikleri bilinir. Bakın zaten en çok erkekler ölüyor. Hastalıktan öldüremiyorlarsa kedilerini, başka bir yolunu bulup ölüme koşuyorlar. İstatiklere göre de kocalar karılarından önce ölüyorlar. Eh ben de ömrümün önemli bir kısmını yalnız geçirmiş biri olarak hayatımın sonunda da uzun bir dönemi yalnız geçirmek istemiyorum. Evet! Evet! Biliyorum, kime ne olacağı belli olmaz, ama bu beni durdurmaz.

Adami multu etmekten öte bir şey bu. Ben sağlıklı olmasını hedefliyorum ama benim kocam sağlıklı beslenmemeye doğarken yemin etmiş gibi. Çerez türü mineral yönünden zengin gıdaları ağzına sürmez. Fasulye, mısır türü taneli şeylere hiç tahammülü yok. (Gitti benim caanım zeytinyağlı barbunyam, kısırım). Sulu soslu gıdalari sevmez.(Türlü, zeytinyağlı fasulye, sulu köfte camdan aşağı). Pilavla arası yok; zaten ben de sevmem. Makarnayı sevmez. Çorbanın belli türünü sever. Su içemez. Taze sebze ile arası yok. Allahtan bir kaç kaşık salata yiyebiliyor. Meyve derseniz hak getire.
Peki ne yer bu adam? Peynir ve margarine bulanmış ekmek... Yani benim, geniş bir kadın olsam, ‘akşama ne pişirsem’ derdim aslında yok. Her akşam önüne ekmek, peynir koysam bir gün şikayet etmez. Hani ‘damat kaynata toprağından olur’ derler ya, benimki de babamın toprağından olmuş. Babama da pilav ve yoğurdu her gün verseniz sesini çıkarmazdı ama o dağ gibi adam şimdi diabetik.

Aynı bir çocuğa yemek yedirmek için yapılan numaralara başvuruyorum resmen. Yemediği gıdaları çorba veya püre halinde çaktırmadan vermeye çalışıyorum ancak her zaman başarılı olmuyor. Fındık fıstık gıbı şeyleri gizli verme şansım sıfır. Bazen de hiç beklemediğim bir anda -ki bu ya yemeğe misafirlerimiz olduğunda ya da biz bir yerde misafir olduğumuzda oluyor- bakıyorum ağzına sürmeyeceği yemeyi kaşık kaşık götürüyor. Aynen bir çocuğa yapar gibi hiç tepki göstermiyorum; yeter ki yesin.

Böyle bir adamın vitamin de almayacağını tahmin edersiniz. Tabii beni tanıyanlar da eksik beslenmesini dengelemek için onun boğazından aşağı vitaminleri zorlayacağımı tahmin ederler. Tabletleri mızıldana mızıldana yutardı. Şimdi bir yolunu buldum ve çok mutluyum. Tesadüfen suda çözülen türden vitaminler aldım. Ona vermeyecektim ama yine de kendime bakıp onu ihmal etmiş olmayı vicdanım kabul etmediği için bir tablet ziyan etmek pahasına verdim. Sonuç? Bayıldı! Hayır gerçek anlamda değil. İçecek formunda vitamine bayıldı benim adam. Şimdi vitamin saatini dört gözle bekliyor. Artık ona nasıl vitamin içereceğimi bulduğum için çok mutluyum. Böylece su da içmiş oluyor. Bir taşla iki kuş! 

Vallahi şakası yok bu işin. Aynen böyle oluyor. Kocanız varsa çocuğa ihtiyacınız var mı?

Friday, February 13, 2009

KOCANIZ SİZİ KİMİNLE ALDATSIN İSTERSİNİZ?

Bir süredir DVD’den, eski bir BBC dizisini izliyoruz, “Bed Time Stories (Yatma Vakti Hikayeleri)”. Üç tane birbirine bitişik evin, yine birbirine bitişik yatak odalarında, yatma vakti konuşulanları dinleyerek hayatlarının genelini anlamaya çalışıyoruz kahramanların.
Evlerden biri 30’lu yaşlarının başlarında bir çifte ait. 6 aylık da bir bebekleri var. Kadını hep yatak odasında pijamaları ve hayatından bezmiş hali ile görüyoruz. Bebek hayatından çok şey götürmüş.
Koca ise odaya hep işten direkt geliyor. “Demek ki uzun saatler çalışıyor” diyorum. İlk beş bölüm boyunca konuşmalar hep aynı konu üzerinde dönüyor. Kadın kocasının kendisini iş yerindeki bir kadın ile aldattığına inanıyor. Konuşmalardan bu konunun daha önce çok sorun yarattığını, kadının psikolojik tedavi gördüğünü ve teşhisin, “hamilelik sonrası depresyona bağlı paranoya” olduğunu anlıyoruz. Kadıncağız ne kadar uğraşsa da kendini şüphelenmekten alamıyor.
Koca ise ne kadar masum görünüp “vallahi kimse yok. Sen yine paranoya yapıyorsun” dese de arada yaptığı telefon konuşmaları içimize kurt düşürüyor. Bir de sürekli, olur olmaz saatte arayan Graham adında bir patronu var.
Kadın hızını alamayıp kocasının iş arkadaşlarına bir yemek veriyor ve iki arada bir derede, şüphelendiği kadını kenara çekip direkt “kocamla yatıyor musun?” diye soruyor. Bizim kadının psikolojik durumu herkesçe malum ki, suçlanan kadın gayet sakin “hayır” diyor. Bizimki de rahatlıyor ancak şüpheler tekrar saldırıyor. O değilse başkası ama ille de biri var diye paralıyor kendini. Adam da aynı şekilde “yok” diye ciddi bir savunmada. Bir kadın olarak kadını anlamaya çalışıyor ve bir bebekle eve hapsolmuş hali ile empati kurmaya uğraşıyorum. Bir taraftan da kocasına bu kadar yüklenerek evliliğini tehlikeye attığı için kızıyorum.

Derken son bölüm... Koca eve geldiğinde bizim kadının elinde bir biberon var. Kocasına hevesle “bu gün düşündüm ve paranoya yaptığıma karar verdim. O nedenle bebek biberona alışır alışmaz ilaç almaya başlayacağım. Birisi olduğunu fikrini kafamdan atmam lazım, çünkü birisi yok”. İşte orada yıkıcı darbe gelir; koca “hayır birisi var” der.
Kadın gibi ben de şoktayım, çünkü kadının paranoyak olmasını tercih ederdim. Kadının ilk sorusu doğal olarak “kim? Melisa mı?”. “Hayır”. “Ofisteki başka bir kadın?” . “Hayır”. “Peki kim o zaman?”
Bu sorunun cevabı daha da trajik; “Graham!”. Hani şu zırt pırt arayan patron vardı ya, işte o! Tuhaf bir rahatlama yaşıyorum ve hatırıma bir kaç arkadaşımın benzer anıları geliveriyor. Bir duygu fırtınası var orada. Ne hissettiğine karar vereme, daha doğrusu hissettiklerinin uygun olup olmadığına ilişkin bir karkagaşa var.
Kadın kahramanımızın ilk sözleri “iyi. En azından hasta olmadığımı öğrenmiş oldum.Demek ki paranoyak değilmişim” oluyor ve haklı olarak pozitif bir sonuç çıkarmaya çalışıyor bu durumdan. Koca “hayır” diyor, “bu olay son 3 gündür var. Ben de kendimi yeni keşfettim. Yani sen daha önce paranoya yaptın”.
Kendimi hemcinsimin yerine koyup hissetmeye çalışıyorum. Öncelikle koca karısını bir başka kadınla aldatmamış, yani karısı ile ilgili bir sorun yok. Yaniiii, kadın hatalı değil. Kimse kalkıp da ona “kocanı kaçırdın çaçaron!” gibi laflar edemez. Kadını n bu durumda kocasını elinde tutabilme imkanı ayın kırmızı doğması kadar olası. Kadının yaptığı veya yapmadığı hiç bir şey bu duruma sebep olmamış. Kadın suçsuz yani. Anlaştık mı?!
Bir de fark ettim ki kadın kendini böyle bir durumda çok daha güçlü hisseder çünkü kendisinden kaynaklanan bir sebeple yuvası yıkılmadığından öyle ayılıp bayılıp bunalımlara da giremeyecektir. Hakikaten şöyle bir hayal edin bakın, kocanızın sizi başka bir kadın için terk etmesi ile başka bir erkek için terk etmesi arasında ne kadar fark var. Siz hayatınızı başka kadınlarla rekabet ederek geçirmişsiniz. Rakibiniz hiç bir zaman bir erkek olmamış ki mağlup hissedesiniz. Kendinize “ben ne yaptım?” sorusunu sorabilme hakkınız otomatik olarak elinizden alındığından kendinizi sefil edebilme potansiyelini z de zayıf.
Bir zamanlar bir arkadaş çok sevdiği ve çok iyi anlaştığını düşündüğü kocası kendisini terk edince çok üzülmüştü. Adam, istediği hayatın bu olmadığına, tek başına, teknelerde, denizlerde, sorumsuz ve tek başına bir hayat istediğine karar vermiş. İşini, eviniı ve hatta giysilerini bırakıp doğaya göçmüş. Ortada bir kadın filan yok. Dedim “niye üzüyorsun kendini bu kadar? En azından başka bir kadın için terk etmemiş seni. Sorun onda, sende değil. Senden kaynaklanan bir durum değil ki bu, dolayısı ile değiştirebileceğin bir şey de yok. O zaman üzülmek niye?”.
Tabii ki doğal olarak hayatın ciddi anlamda değişmesi bir huzursuzluk getirecektir ama bu hiç bir zaman bir başka bir hemcinsimizin bize tercih edilmesi kadar ağır ve yaralayıcı olmayacaktır. Ne dersiniz?

Wednesday, September 03, 2008

ARAPLAR’IN TÜRKLER’LE DERDİ NE?

Fatih Sultan Muhammed kimdir biliyor musunuz? ‘Fatih Sultan’ adini çok iyi tanıyor olmasanız bu soruya cevabınız ‘hayır’ olurdu sanırım. Londra’da çocuklara yönelik İslami video filmleri satan bir dükkandaki bir videonun kapağında gördüm bu ismi. Kapakta Fatih Sultan Mehmet’in çok iyi bildiğimiz at üzerindeki bir resmi vardı. ‘Neden adı böyle yazılmış? Diye alıp arkasını okudum. Arkadaki özette Fatih Sultan Mahmut’un ne kadar önemli bir İslam kahramanı olduğundan ve Konstantinapol’u nasıl Bizans’tan alarak İslam topraklarına kattığından bahsediliyor. Osmanlı olduğu araya sıkıştırılmış. Kaç tane çocuk Konstantinapol’ün bu günkü Istanbul olduğunu bilir? Kac çocuk Osmanlı’nın Türk olduğunu bilir? Buradaki çocukların hiç biri bilmez. Öyleyse neden bu kelime kullanılmış? Bence Türk olduğu anlaşılmasın diye. Yoksa böyle bir açıklama aptallık olur.

Bengladeşli genç bir adam Türk olduğumuzu öğrenince ‘ben bu yıl hacda çok Türk gördüm. Maaşallah Türkler artık İslama dönmeye başladılar’ dedi ve nevrim döndü ama öfkeli çıkış fayda etmez diye alttan almaya ve Türklerin yıllardır hacca gittiğini anlatmaya çalıştım. Adamın gözlerindeki ifade benim kendi halkımı tanımadığımı düşündüğünü gösteriyordu. Sanırısınız ki Mekke’de yıllardır gelen Türk’lerin kaydını tutan o da, o kadar emin konuşuyor.

Lübnan’lı dükkan sahibi Türkiye’yi ne kadar sevdiğinden bahsediyor. ‘Orada kendimi çok rahat hissediyorum. Çok benziyoruz. Müslüman ülke ama bize okulda böyle öğretmemişlerdi’ diyor. ‘Bize okulda Osmanlı’nın kana susamış canavar olduğu, malımızı mülkümüzü sömürdüğü ve bize çok zarar verdiği, Türklerin Müslüman olmadığı anlatıldı. Ne zaman ki Kur’an kursuna gittim, orada hoca bize Osmanlı sayesinde nasıl dinimizi koruduğumuzu ve yaydığımızı anlattı. Varlığımızı Osmanlı’ya borçlu olduğumuzu anlattı’ diye ekliyor. O arada yanında çalışan kız söze atlıyor ‘ama Atatürk dini yasaklamış, kadınların başını zorla açtırmış’. Haydaa!! İş mi yapacağız, millete tarih dersi mi vereceğiz!

Bunu söyleyen ilk Lübnan’lı o değil. 2 yıl önce de yazmıştım. Bir konferansda tanıştığım Dr. Fadi Hakura şevkle Türkiye’nin AB’ye girmesinin Avrupa’ya faydalarını anlatmış ve Türkiye’nin gelişimini övmüştü. Ona göre Türkiye’nin AB’ye girmesinin İslam dünyasına büyük faydası olacaktır. Kendisini istasyonda yakaladığımda sormadan edemedim ‘nasıl oluyor da bir Arap olarak Türkiye’yi övüyorsunuz?’. O zaman da o anlatmıştı ‘ben Kuveyt’de büyüdüm ve okulda bize 3 düşman öğretildi; İsrail, İran ve Türkiye. Ben bir Türk düşmanı olarak büyüdüm taa ki bir araştırma yaparken yanlış bildiğimi öğrenen kadar’. Şimdi Dr. Hakura İngiltere’de TV’lere ‘Türkiye uzmanı’ olarak demeçler veriyor.

Suudi bir kadın anlatıyor ‘ben Türkiye’ye giderken annem beni uyardı. Türkler Müslüman olduklarını sanırlar ama onlar gerçek Müslüman değillerdir dikkatli ol diye. Oysa Istanbul’a geldiğimde manzara bambaşkaydı ve hemen annemi aradım; buradakiler de bizim kadar Müslüman dedim.

Mısır’lı bir bayan müşterim ‘Atatatürk öldü de Türkler kurtuldu. Atatürk’ü Amerika başa getirdi ki İslami ortadan kaldırsın’. Tahmin edeceğiniz gibi kısa bir tarih dersi verdim kendisine ama yıllarca yıkanmış kafasına ne kadar nüfüz etti bilmiyorum. Açıkcası bu tür durumlar için özel bir yaklaşım gerek çünkü ciddi bir önyargıya karşı mücadele var.

Bir süredir, işim nedeni ile İngiltere’deki Müslüman kesimle görüşmelerim oluyor ve bu vesile ile öğrendiklerim ve gözlemlediklerime inanmakta zorlanıyorum. 3 defa Suudi Arabistan’a gitmiş ve 1 yıl Libya’da çalışmış olan babam hep söyler ‘Araplar Türkleri hiç sevmez’ diye ama ben bunu hep abartı ve etkisiz olarak algılayıp üstünde fazla durmamışımdır. Artık gerçek olduğunu biliyorum. Araplar Türkleri sevmiyor ve hatta Müslüman olarak bile görmüyorlar. Babam ve arkadaşları Türkiye’de camii olduğunu göstermek için Türkiye’den resimli kitaplar bile getirtmişler.

Eniştem Arap olduğu için bilirim, gün geçmez ki gazetelerinde Türkiye hakkında bir haber olmasın. Onlar bizim ülkemizin politikasını ve ekonomisini bizden iyi bilirler ve favori hükümetleri dindar olanlardır. AKP’nin kazandığı son seçimi sabaha kadar ağlayarak izleyen Katar’lı bir kadınla bile tanıştım. Kolumu sıkıp beni tebrik etti. Ne durumda kaldığımı düşünün.

Müslüman kesimin organize ettiği fuar türü aktivitelere katılıyorum, ancak henüz başka bir Türk ne müşteri ne de satıcı olarak bu organizasyonlara katılmadı, çünkü bizi kendilerinden görmüyorlar.

Türk kadınlarının tesettür yaklaşımını bile fazla modern bulup, ‘Türk usulü’ diye tanımlayanlar var. İlle onlar gibi etekleriniz yerleri süpürecek sonra o pisliğe bulanmış eteklerle Allah’ın huzurunda namaza duracaksınız. Bir Pakistan’lı kadının dediği gibi ‘Araplara göre kendilerinden başka hiç kimse doğru Müslüman değil’, ama Türkler hiç birine göre Müslüman değil.

Fas’lılar Osmanlı onların ülkesine egemen olamadı diye böbürlenirken, Fransa’nın etkilerini övüçle taşıyorlar.

Şimdi sakın ‘aman Araplar bizi kendilerinden görse ne olur görmese ne olur’ demeyin. En azından dindaşız ve onlarla uzun bir geçmişimiz var. Neden bizi bu kadar yanlış tanısınlar? Neden yok yere düşmanımız olsunlar? Neden İngiltere’ye akan milyonlarca dolarlık Arap turizmi Türkiye’ye akmasın?

Peki neden Araplar Türkleri sevmiyor veya hakkımızda yanlış fikirlere sahipler? Benim kendimce cevaplarım var ama yönlendirme yapmadan yorumu okuyucularıma bırakmak ve bu konuda bir tartışma başlatmak istiyorum.

Friday, August 08, 2008

TOPUK KÖLELERİ

İncecik topuklar üzerinde yaylanıyor bacakları. ‘Ha kırıldı ha kırılcak’ diye endişe ile bakıyorum. Her adımda ya bacağı ya ayakkabının topuğu yaylanıyor.

-Derdin nedir kızım, niye böyle eziyet ediyorsun kendine?, diye soruyorum içimden ve cevap geliyor. Ardından kafamdaki iki ben tartışmaya başlıyorlar.
-Hah!! Sanki sen giymedin mi? Niye olduğunu biliyorsun
-Evet biliyorum. Ya boyunun kısalığından ya da şık ve seksi görünme çabasından. Aman yok şimdi kendime böyle eziyet edemem. Hem ben giyerken böyle yaylanmıyordum. En azından kaldırabilecek kadar topuk giyiyordum.
-O nedenle mi ayaklarında şimdi seni delirten ağrılar var?
- Hmm. Evet ama insan belli bir pozisyonda olunca modayı takip etmek zorunda hissediyor. Yoksa insanlar ona göre davranıyor. Şimdi giymiyorum mesela çünkü gerek yok.
-Ama giyebilseydim isterdin giymeyi, değil mi?
-Belki ama zaten belim rahatsız o kadar yüksekliği kaldıramam. Alıştım rahat ayakkabılar giymeye. Nasıl ayaklarıma eziyet etmişim o kadar yıl. Parmaklarım ezilip, bükülürken o kadar yolu nasıl yürümüşüm. O kadar saat o topuklarla ayakta nasıl ders vermişim. Tabii onlar bana varis ve kemik eğilmesi olarak geri döndüler. Bedenime bu kadar eziyet etmeye ne hakkım varmış?! O zaman bunları düşünmemiş ve el aleme karşı hoş görünmeye çalışmış olmanın bedelini ödüyor şimdi ayaklarım. Bilinç altımızı esir almış modanın kölesi olmanın bedelini ödüyor ayaklarım. Erkeklere nasıl özenirdim rahat ayakkabı giyebiliyorlar diye. Şimdi azıcık ağrıyı, sıkıntıyı kaldıramıyorum. Eskiden kıyafetime göre ayakkabı seçerdim şimdi ayakkabıma göre kıyafet seçiyorum. Bir kıyafet arahtsı edecek ayakkabı gerektiriyorsa hemen vazgeçiyorum. Artık rahatım daha önemli.
-Öyleyse eskileri niye atmıyorsun.
-Kıyamıyorum hepsi çok pahalı ayakkabılar. Belki bir gün giyerim. Hani şöyle kısa süreli bir davette filan.
-Kaç çift ayakkabın var biliyor musun?
-Hayır. Sanırım 50 çiftden fazla. Tabii her renk ve her duruma göre ayakkabı lazımdı. Yüksek topuk, alçak topuk, spor, v.s. Kariyer kadınıydık ya... Bayağı bir servet yatırmışım onlara haa! Gerçi ben çok şanslıydım yine de çünkü bazı arkadaşlarım, eşleri veya erkek arkadaşları öyle istiyor diye veya boyları çok kısa olduğu için sürekli topuklu giyiyorlardı.
-Peki şimdi niye ihtiyac duymuyorsun?
-Hem artık bir ofiste çalışmıyorum, hem de burada insanlar dış görünüşe Türkler kadar önem vermiyor. Önemli olan ayağını değil beynini ve yüreğini neyle donattığın. Aslında suç sadece bende de değildi. Sivri burun modası geldiğinde çok üzülmüştüm. Benim gibi ayağı taraklı olanlar için kabus gibiydi. Evet aslında ben modanın bir kölesiydim. Sivri burunların ve yüksek topukların kölesi. Şimdi de kölelikten kalma yara izlerimle yaşıyorum ve onun için bu önümde yayalanan bacaklara acıyorum. O gidiyor, bense döndüm.

Tuesday, July 29, 2008

BİR YASTIKTA KOCAYIN İNŞALLAH !!??

Bu söz her söylendiğinde hep ‘acaba yeni nesil niye böyle söylendiğini biliyor mu?’ diye merak ederdim. Derken bir açıklama gerekliliğini en son kendi tebriklerimi kabul ederken fark ettim. Bir arkadaş ‘bir yastıkta kocayın. Öyle derlerdi değil mi? Ne demekse?’ deyince geçmişe bir yolculuk yapma gereği ortaya çıktı.

Onun durumunda olanlar ve coktandir simdiki yastiklarda uyumaya alismis olanlar icin bir hatirlatma yapayim. Efendim (yaşlanıyorum galiba) bazilariniz belki hatirlar eskiden uzun uzun yastiklar vardi. Tek kisi icin tek kisilik cift kisi icin cift kisilik boyutlarda olurdu. Hani kenarlarına sarma veya kaneviçe işlenmiş, açıkta kalan kenar kısımları renk renk saten başlıklarla kapatılmış, bonbon şekeri gibi yüklüklerde üst üste sıralanmış, gelin kızın çeyizinin vazgeçilmnez ve sayıya göre zenginlik göstergesi olan, kimi pamuk, kimi yün, hatta bazı fakir yerlerde ot doldurulmus yastıklar... Dini nikah yapılırken gelinin ceyizinde getirdiği yorgan, yatak, hali sayısına eklenen değerli yastıklar... Kız tarafının sayısı ile övündüğü yastıklar... Hatırladınız mı?

İşte bu yastıklarda karı koca bir yastığı paylaşarak uyuduğu için atalarımız ‘bir yastıkta kocayın’, yani ‘küsüp darılıp da ayrı yastıklarda uyumayın, hep sevgi ve mutluluk içinde aynı yastıkta yaşlanın’ anlamında bu sözü söylemişlerdir. Artık TV vasıtası ile hepimizin beynine kazınmış bir görüntüdür; eşine kızan taraf yastığını kapıp odadan çıkar. Tabii bu şimdiki yastıklarla yapılabilen bir harekettir. İşin komik tarafı bu gün kullandığımız tip yastıkların adı, başlangıçta ‘küstüm yastığı’ idi. Tarzını çok iyi açıklayan bir isim değil mi?

Ben açıkcası bu yeni yestıkları ciftleri birbirinden uzaklaştıran unsurlar olarak görüyorum. En basitinden paylaştıkları alanlardan birini kaybetmiş durumdalar. Aynı yastığı paylaşmanın da bir samimiyeti, yakınlaştırıcı etkisi vardı. Belki de bu nedenle Fransızlar hala bu romantik yastık stilini kullanıyorlar.

Her şeyde olduğu gibi medeniyet, eşleri bile yatakta bireyselleştirmeyi başardı. Herkesin ayrı, kişisel bir yastığı var.

Evet artık ‘küstüm yastıkları’nda uyuyoruz ama hala evlenen kişilere ‘bir yastıkta kocayın’ diye dilekte bulunuyoruz, bir yastıkta kocayamayacak olmalarına rağmen. Önemli bir çelişki ama niyet hala aynı. Yoksa artık ‘bir yatakta kocayın’ mı desek, yataklar ayrılana kadar? J

Monday, June 30, 2008

STRES VE İMAN

STRES VE İMAN

İnternet yolu ile bana ulaşan aşağıdaki yazıdaki babanin ettiği sözü cok beğendim. Baba ‘strese girenin imanından şüphe ederim’ demiş. Bir tokat etkisi yaratti bende bu söz.

Hayatımda önemli değişiklikler yapma kararını almamda çok etkili olan bir sözü hatırlattı bana. 2003 yılıydı. O yıl, yıllardan beri beynimi kemiren kurumsal hayata veda edip, her şeye boşverip özgürlüğe yelken açmak ve kendi işimi yapmayı denemek arzusunu gerçekleştirme isteğim had safhaya ulaşmıştı. Stres yaptığım konu ise gelecek endişesi. Bir Türk için çok normal çünkü bizim geleceğimizin tek garantisi kendi kişisel emeğimizle yaptığımız birikimlerdir, eğer çok zengin bir aileniz yok ise. Avrupa’daki gibi devlete güvenerek sırt çantanızı alıp gezmeye gidemezsiniz. İşe artık tahammülüm kalmamış ama kendimi bir bilinmeze de atmaya korkuyorum. Ya olmazsa!? Ya çok kötü durumda kalırsam?!

Bilmeyenler için açıklamayı uygun görüyorum; Ingiltere’deki otel odalarında (en azından 5 yıldızlı olanlarda) mutlaka bir İncil bulunur. O zamana kadar hiç açıp bakmamıştım. O defa otel odasında dinlenirken İncil’li elime aldım ve bastan bir sayfayı açarak okumaya başladım ve bir cümleden sonra okumayı bıraktım çünkü aradığımı bulmuştum. Şimdi cümleyi harfi harfine hatırlamıyorum ama kabaca Hz. İsa takipçilerine şöyle sesleniyordu ‘şu sokak serçelerini görmez misiniz? Onlar endişe ediyorlar mı da siz endişe edersiniz? Onların ekmeğini veren tanrı sizin ekmeğinizi mi vermeyecek?’
Evet benim beklediğim cevap buydu! Tanrıya güven ve kendini ona bırak; ‘Onun her işinde bir hayır vardır’! Ben de öyle yaptım. O günden sonra bana bir rahatlama ve güven geldi. Artık gelecekten korkmamaya ve önüme gelenleri kendim için hayırlı görmeye başladım. O içimdeki güven gerçekten olayları lehime geliştirdi ve ben düşündüğüm tarihten önce işimdem ayrıldım ve hiç planda olmayan bir şekilde İngiltere’ye yerleştim. Hala kendi işimi yapmaya çabalıyorum. Yine stress yaptığım zamanlar oluyor ama kurumsal hayatta yaşadıklarımla kıyaslanamaz. Kazancım bıraktığım maaşımın kıyısından geçemez ama özgürlüğümün bedeli yok.

Bir de evlilik konusu stress faktörüydü. Bekarlığınız sadece sizin veya ailenizin değil tüm cevrenizin sorunudur Türkiye’de ve siz bu konuyu stress yapmaya mecbur edilirsiniz çünkü çok bilmişler bunu bir başarısızlık gibi önünüze serip sürekli hatırlatarak mutluluğunuza engel olmaya çalışırlar. Yıllarca yurt dışında çalışmayı istemememin ardında da ‘çevremi değiştirirsem artık hiç evlenemem fikri’ yatıyordu. En sonunda ‘yeter artık. Belki benim için bekarlık hayırlıdır. Allah’ın her işinde bir hayır vardır. Belki de evlenmemem gerekiyor. Öyleyse niye kendime stress yapıyorum ki?’ deyip omuzu silkip rahata erdiğimde eşimle tanıştım; hem de İngiltere’de!
Demek ki neymiş; yaratana güven gerisini merak etme sen!
:-) Baba çok güzel bir söz etmiş de oğlu manayı tam çıkaramamış gibi geldi bana. "Bir konuda sıkıntıya düşüyorsak Allah'ın o işi bizim lehimize çözeceğine veya Allah'ın bize o konuda yardım edeceğine inanmadiğimiz için imanımızdan şüphe edilir" deseydi babasının sözüne daha yakın olurdu gibime geliyor yoksa çoğunluk imtihan edildiği icin strese girmiyor, bu işi çözemediği veya çözemeyeceğini düşündüğü icin strese giriyor.

Yanılıyor muyum?

Stresle baş etme yöntemleri ile ilgili olaral Brahma Kumaris Derneğinin bu konudaki ücretsiz seminerlerini öneririm.

Umran
London 30 Haziran 2008

... ve işte size bahsettiğim yazı. Sait Beyin değindiği noktalar da stres yaptığımız konularda rahata ermemiz için geçerli sebepler veriyor ama inanan biri değilseniz sizin için üzgünüm. Aksi takdirde faydalı bulacağınıza inanıyorum.
--------------------------
Strese girenin imanından şüphe ederim!'Az' konuşan fakat 'öz'konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz' konuşmalar daha kısa olur. Bir kaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamıniçinde dolandı söylediði cümle. 'Strese girenin imanından þüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile,kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sı kıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından þüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi. * * * * * * * * *Stres, halkIn bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor. Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyordersiniz? Okuyup, ibret almamız için deðil mi? Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu?Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?Hz.İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
* * * * * * * *
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu.Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamıniçinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz.Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de.
Sait ÇAMLICA

Sunday, June 24, 2007

Ingiliz parlemeterin gözü ile AB'nin Türkiye'ye bakışı

Bir Ingiliz muhazafakar parti milletvekilinin Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesiyle ilgili yorumlarini sizlerle paylaşmak üzere Türkçe’ye çevirdim. Ingilizcesi de metnin sonundadır.

Umarım bazılarımızın anlatmak için kendini parçaladığı gerçekleri bir yabancı parlementerin ağzından okumak fayda edecektir. Bırakalım artık bu sonu hüsran olacak rüyayı. Kendimize daha akılcı, daha sağlam yollar bulalım, eğer derdimiz bir birliğe dahil olmaksa. Bizi isteyen, bizi yücelten ülkelere yanaşalım. Ya da tek başımıza olalım. Zaten tek başımızayız ve çok başına olmak istediklerimiz merhametsiz bir ananın, kucağına yatmaya çalışan çocuğunu iteklemesi gibi itekliyor bizi herkesin gözü önünde. Amaç AB’yi kullanarak ülke içinde reform yapmaksa da başka yollar bulalım. Kolumuz kırılıp yen içinde kalmıyor. Herkes görüyor rezilliğimizi.

Haydi bitsin bu utanç!

Ümran
24 Haziran, 2007, Istanbul

BİR İNGİLİZ PARLEMENTERDEN İLGİNÇ YORUMLAR

Zavallı Türkler her yönden şassızlar. Müslüman inancının simgelerini yasaklasalar faşist; izin verseler köktendinci olacaklar.

Bir kez daha, Avrupa’lı politikacıların, Gladstone’un hos olmayan deyimiyle “Türkleri pılısı pırtısıyla, Avrupa’dan atmak” konusunda kararlı olduklarını görüyoruz. “Her türlü gelişmeyi – cumhurbaşkanı adayının eşinin baş örtüsü üzerindeki muğlak tartışmayı bile- Türkiye’nin AB için başvurusunu ertelemek için bir mazeret olarak kullanacaklardır.

Bir gün bize, Ankara’nın Kürtler için daha fazlasını yapması gerektiği söylenir, başka bir gün Kıbrıs konusunda yaygaracı olduğu, bir başka gün ise 1915 Ermeni katliamı için yerlerde sürünmesi gerektiği. Bütün bu itirazlar temelsiz değildirler, fakat Türkiye’ye diğer üyelerden ne kadar farklı muamele yapıldığını görmek çarpıcıdır. Hiç kimse Belçika’dan Kongo’da yaptıkları ile yüzleşmesini veya Fransa’dan Cezair için özür dilemesini istemez.

Ankara özellikle Kıbrıs konusunda mağdur durumdadır ve haklıdır da; Kıbrıs’lı Türkler AB’nin birleşme teklifini oylayarak kabul ettiler, fakat ondan beri izole edildiler; Kıbrıs’lı Rumlar red oyu verdiler, fakat kucaklandılar. Bazı Türk korkulu tartışmalar tamamen aptalca. Geçen ay AB Parlementerleri Ankara’ya, politikaya daha fazla kadın sokmaları konusunda efelendiler- Türkiye ilk kadın başbakanını 14 yıl önce seçmiş olmasına ve 27 AB üyesinden sadece 18 tanesi bu güne kadar bir kadın tarafından yönetilmiş olmasına rağmen.

Sorun, Brüksel’in gerçek itirazını net olarak ortaya koymaması- ki o da basit olarak çok sayıda Türk nüfusun olmasıdır. Yeniden ısıtılmış AB anayasasına göre oy ağırlıkları nüfusa göre belirleniyor. Türkiye hali hazırda Almanya dışında tüm ülkelerden daha büyük, ve Avrupa küçülürken Türkiye artıyor. AB liderleri, kıtalarının liderliğini iddialı, vatansever Müslüman bir millete teslim etmemekte kararlılar: Biliyorlar ki bu Avrupa federalizminin sonu olur.

Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin kabulu konusunda referandum sözü verdiler, kamuoyu değerlendirmeleri de sırasıyla %70-80 “hayır” gösterdiğine göre, durum öyle olacak. Fakat hiç kimse bunu söylemek istemiyor. Ve böylece, Avrupa liderleri parmaklarini arkalarında çaprazlayıp (yalan söyleme işaretidir) ve er geç bir üyelikten söz ederken ve reformcu Türkler, üyeliğe hazırlık görüntüsü altında milli serbestleşme kriterlerini uygulabilmek için onlara inanmış gibi davranırken, bir sessiz sinema oyunu devam ediyor .

Baştan “hayır” denebilirdi. Türkleri bir on yıl daha süründürmek, dış politikalarını onları küçük düşürecek şekilde değiştirmeleri için üzerlerinde baskı kurmak, hukuk sistemlerini yeniden yapılandırtmak, 10,000 sayfa AB kuralını zorlamak ve sonra- /sonra/- onlara hareket çekmek çok daha kötü.

AB, korkuyle eşleştirdiği şeyi yaratma riskini alıyor: kapı eşiğinde dışlanmış bir Müslüman nüfus. Türkler geleneksel olarak bölgede bizim en güçlü müttefiğimiz oldular. Avrupa’nın cenahlarını önce Bolşevizme ve şimdi de İslamizme karşı 90 yıldır korumaktalar. Bundan daha iyisini hak ediyorlar.
Daniel Hannah, Muhafazakar Parti, Güney Doğu İngiltere Milletvekilidir

INTERESTING COMMENTS FROM A BRITISH MP
The poor Turks are damned either way. If they ban the symbols of Muslim devotion, they're fascists; if they allow them, they're fundamentalists.Once again, we see Europe's politicians determined, in Gladstone 's unhappy phrase, "to turn the Turk, bag and baggage, out of Europe ." They will seize on any development - even an abstruse row about the presidential nominee's wife's headscarf - as an excuse to defer Turkey 's application for EU membership.
One day we are told that Ankara needs to do more for its Kurds, the next that it is being obstreperous over Cyprus , the next that it should grovel about the 1915 Armenian massacres. Not all these objections are baseless, but it is striking to see how differently Turkey is being treated from other members. No one asks the Belgians to face up to what they did in the Congo , or the French to apologise for Algeria .
Ankara is especially aggrieved about Cyprus , and with reason: Turkish Cypriots voted to accept the EU's reunification deal, but have since been isolated; Greek Cypriots voted to reject it, but have been embraced. Some Turkosceptic arguments are plain silly. Last month, MEPs hectored Ankara about getting more women into politics - this despite the fact that Turkey elected its first female head of government 14 years ago, while 18 out of the 27 EU members have never been led by a woman.

The trouble is that Brussels won't come clean about its real objection which is, quite simply, that there are too many Turks. Under the reheated EU constitution, voting weights are to be determined by population. Turkey is already larger than every state except Germany ; and, while Europe is shrinking, Turkey is teeming. EU leaders are determined not to hand the leadership of their Continent to an assertive, patriotic Muslim nation: they know it would mean an end to Euro-federalism. France and Austria have promised referendums on Turkish accession and, since opinion polls suggest "No" votes of 70 and 80 per cent respectively, that would seem to be that. But no one wants to say so. And so the charade continues, with EU leaders crossing their fingers behind their backs and canting about eventual membership, while reformist Turks pretend to believe them so as to be able to carry out a measure of domestic liberalisation under the guise of preparing for membership. It would have been one thing to say "No" at the outset.

How much worse to string Turks along for perhaps another ten years, imposing humiliating foreign policy climbdowns on them, making them restructure their legal system, forcing 10,000 pages of EU rules on them and then - /then/- flicking two fingers at them. The EU risks creating the thing it purports to fear: a snarling, alienated Muslim population on its doorstep. Turk have traditionally been our strongest allies in the region. They guarded Europe 's flank for 90 years, first against Bolshevism and now against Islamism. They deserve better than this.
Daniel Hannan is a Conservative MP for South East England

Thursday, June 14, 2007

TURKIYE AVRUPA’DA ISIN NE?

Bu yaziyi alelacele, Turkce karakter bulmaya calismadan yaziyorum. Zira hakarete ugramis bir milletin bireyi olarak su anda kizginim.

Sayin Sarkozy “Turkiye’nin Avrupa Birligi’nde yeri yok” demis. Bak! Bak! Bak!! Merak edenler okusun baksin. Parcaladigi baska edebiyati tercume etmeye gerek yok. http://euobserver. com/9/24260/ ?rk=1 Ustelik galiba annesi de Osmanli tarafindan korunmaya alinmis bir Yahudi ailesinden. Nedir bilmem ama aksam haberlerde tavirlarini izledigimde hic de akli selim bir adam izlenimi uyandirmadi ben de. Ayrica Fransizlar’a tesekkur borcluyuz cunku acikca soyluyorlar niyetlerini ve dolayisi ile digerlerininkini. Saniyor muyuz ki diger ulkeler ayni fikirde olmasalar Fransa’ya bu sozleri soyletirler? Iyi polis, kotu polis basari ile oynaniyor. Biz hala onumuze konan uydurma sorunlari cozecegiz de iceri girecegiz diye gobek catlatalim.
Adam hakli da kardesim! O kadar gozumuze soktular, avaz avaz bagirdilar “sizi istemiyoruz! Siz Muslumansiniz” diye ama biz inatla kapilarinda dilenip rezil ediyoruz kendimizi. Neymis; standartlarimizi yukseltecekmisiz! Standartlarimizin yukselmesi gerektigini biliyoruzsak nereye yukselmesi gerektiginiz de biliyoruz demektir. Buna yapabilmek icin ille Avrupa tarafindan tokatlanmamiz mi lazim? Ustune bir de para veriyoruz ama her seyi cok bilen politikacilarimiz ve burokratlarimizin cogu Ingilizce konusamadigi icin verdiklerimizin karsiligini alabilecegimiz projeleri kaciriyoruz. Peki ne icin para odemis oluyoruz? Hakarete maruz kalip, rezil olmak icin!

Onsan sonra da “adamlar ilimli Islami destekliyorlar” diye saf saf siritip kendimizi bir is yapmis zannediyoruz. Basimizin uzerinde dolasmakta olan beladan haberimizin olmamasi icin ya cok saf ya da cok aptal olmamiz lazim.

Ille de bir birlige gireceksek bulalim baska bir birlik. Hatta kendi birligimizi yaratalim Turki Cumhuriyetleri ile. Avrupa ve Amerika onlari kanatlari altina almak icin cirpinirken bizim onlara arka donmemiz pek anlasilir bir durum degil. Tabii buyuk babamiz boyle emretmediyse!

Haydi artik vatani satmaktan, milleti rezil etmekten vazgecelim, yuzumuzu gercek dostlara donelim. Gercek dost bulamiyorsak da kendi kendimize yetmenin yollarini arayalim. Assagilandigimiz yeti gari!!

Adamlarin gizli mesaji acik “Turkiye Avrupa’da isin ne?”

Sunday, May 20, 2007

DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK MÜ YURDU DÖRT BAŞTAN?????

Allah razı olsun aşağıdaki bilgileri bir araya getiren kişiden! Yıllardır bildiğimiz ama eldeki veri ile destekleyemediğimiz bir yaramızdı demiryolu. Bağrımıza vurulmuş bir bıçak yarasıdır ki kanar durur.
Neden Marshall yardımının demiryollarımızı yok etmeye yönelik olduğunu kaç kişi düşünmüştür acaba ve kaç politikacı bu yanlıştan dönmeye çalışmıştır? Sorun değil; nasılsa Türk ha bire doğuruyor; bir kısmı trafik kazasında ölmüş kimin umurunda. Onlar kendi ülkelerinde toplu taşıma için en güvenli ve ekonomik yöntemi kullanırlarken, arabaları, otobüsleri ve kamyonları satabilecekleri ahmaklar lazımdı. Türkiye’nin taşımacılık probleminin çözümünün daha fazla yol yapmak olmadığını anlamak için çok zeki olmaya gerek yok?
Ikinci dünya savaşı sonunda neredeyse dünyanın en zengin ülkesi durumunda olan Turkiye'nin hazinesindeki altın ve dövizi başka nasıl alabilirlerdi ki?! Bizi hızlı bir enflasyona başka nasıl mahkum edip Dünya Bankasını işimize sokabilirlerdi ki? Peki Marshall yardımına gerçekten ihtiyacımız var mıydı acaba? Hakkımızı helal eder miyiz bunları yapanlara? Peki ya onları seçenlere? Nankörlük ederek, kendilerini kurtarmak için savaşmış kişilere sırt dönenlere? Onlar yüzünden çekmiyor muyuz bu cezayı bugün de?
İşte hepsi asağıda verilmiş. Bu yazıyı özellikle karaterlerini düzelterek ve kendi yorumlarımı mavi renkle ekleyerek, bloguma koyuyorum ki kaybolmasın. İhtiyaç duyulduğunda arayan kolayca bulsun, çünkü çok değerli bir araştırmanın sonuçları bunlar. Bunu bir vatani görev sayıyorum. Keşke hazırlayan kişinin de adı olsaydı. Ne yazik ki bu tür mailleri gönderirken, gereksiz kişilerin isimlerini silmezken gerekli olanı siliyorlar.
Ümran Altunkaya
19 Mayıs 2007, Istanbul
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazıyı çocuklarınıza okutun ve/veya okumaları için saklayın. Varliklarını koruyabilmenin, buradaki özet bilgileri önemsemelerinden geçtigini de vurgulayın. KARA, DEMİR VE HATTA DENİZYOLU *Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshal yardımının bir şartı oldugunu (Marshall yardımına ne kadar ihtiyacımız vardı ve neden böyle bir şart kondu?), *Türkiye'de %95 olan karayolu taşımacılığı payının; ABD'de %43 oldugunu, (St,tse.mart 2002 ) *Türkiye'nin ulaşım ana planının olmadığını, *2050 yılında, Japon uzmanların yaptığı çalışmaya göre, Ankara-Istanbul arasında yılda 60 milyon yolcu taşınacağını (hangi otobüsle ve hangi otoyolda?), *Mevcut durumdaki, Ankara-Istanbul demiryolu hattının Abdülhamit zamanında 725 km olarak yapılmış olduğunu, *Abdülhamit zamanında yapılan demiryolunun, yolu yapan yabancı şirketler tarafından, demiryolunun geçtiği yerlerdeki maden imtiyazı hakkından yararlanmak için bilinçli olarak uzatıldığını, Atatürk'ün 1936 yılında bu yolun düzeltilmesini istediğini (emperyalist devletler her sömürgelerinde aynı taktiği uygulamışlardır), *Istanbul, Ankara arasında elektrikli tren projesinin 1959 yılında hazırlandığını, *1976 yılında Demirel tarafından 411 km olarak ihalesi yapılan Ankara-Ýstanbul Hızlı Tren hattının % 40'ının tamamlandığını, ancak bunun bitirilmesinin engellendiğini, Mesut Yılmaz'ın "bu hattı tamamlamayacağız" diye bir açıklaması olduğunu ve iktidar olduğu yıllarda da bu hattın tamamlanması için çalışma yaptırmadığını, *8 Haziran 2003 tarihinde, AKP'nin Ankara-Istanbul hızlı tren hattını tamamlamak yerine, Abdülhamit zamanından kalan 725 km lik hattı modernize edecek şekilde Alarko ile ortak Ispanyol şirketiyle bir anlaşma imzaladığını, *Bu hattın Ankara-Eskişehir arası için 600 milyon dolarlık bir harcama yapılacağını ve bu projenin hızlı tren ile bir ilgisi olmadığını,aksine hızlı treni engellemek için bir aldatmaca olduğunu, *Ankara-Istanbul arasında, Prof. Dr. Ilyas Yılmazer'in bir elektrikli demiryolu projesi hazırlamış olduğunu; bu projeye göre 395 Km olacak demiryolunun, boru tipi türbin ile Mudurnu çayından elde edilecek elektrikle,yani bedava enerjiyle çalışacağını ve bu bedava enerjiyle günde 96 sefer yapılabileceğini (yabancı ülkelere teknoloji ve çözüm uygulaması görmeye giden siyasilerimiz nereye bakıyorlar acaba?), *Atatürk zamanında 4.075 km demiryolu yapıldığını, bundan sonraki 65 yılda ise sadece 1.510 km demiryolu yapılabildiğini, *1950 yılında %50 oranında olan demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında %5 e düştüğünü, *Tokyo'da yüksek hızlı trenlerin (200 km/s), 1964 yılında çalışmaya başladığını ve bugüne kadar bu trenlerin hiç kaza yapmadığını (bizimki kaza yaptı ve hızlı tren hülyası bitti), *Izmir-Denizli arasının (300 km) 27 yıl önce otobüsle 5, trenle 6 saat, günümüzde ise bu mesafenin otobüsle 3,5 saat, trenle yine 6 saat (ort. hız 50 km /saat) olduğunu, *ABD, Fransa ve Japonya'da 450 km/s hız yapan trenlerin hava yolu taşımacılığıyla rekabet ettiklerini, (St,TSE.mart 2002 ) *Artık 600 km hız yapan elektrikli trenlerin kullanılmaya başlandığını, 800 km hız yapan elektrikli trenlerin ise deneme aşamasında olduğunu, *Türkiye'de yılda 10-12 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü, (St, tse.mart 2002 ) *Türkiye'de % 7 si trenle yapılan taşımacılığın, elektrikli trenle yapılan taşıma olarak %30 çıkarılması durumunda, yıllık 36 milyar dolar tasarruf edileceğini, (Prof. Dr. Atıf Ural), (Tasarruf dış borcu ödemek yani daha az bağımlı demek olur. Haşaaa!!) *AKP'nin acil eylem planında söz konusu olan 15 bin km yolun yapılabilirlik (fizibilite) çalışmasının, jeolojik ve jeofizik etütlerinin, şehir içi geçiş planlarının, bilimsel değerlendirmesinin olmadığını, (Prof. Dr. Atıf Ural) ,(şimdiki başbakan RTE'nin, seçilebilmek için verdiği 2 vaadinden biri, 15 bin km "duble" yol yapmak idi ve seçildi. (Bu nedenle bu yazıyı çocuklarınıza mutlaka saklayın. ) *Tarsus-Adana-Gaziantep arasında yapılan otoyolun, keşif bedelinin 360 milyon dolar, keşif uzunluğunun 243 km, öngörülen bitiş tarihinin 1991 yılı olduğunu, ancak bu yolun 258 km olarak, 2001 yılında 4,2 milyar dolara bitirildiğini, (Doç. Dr. İlyas Yılmazer) *Otoyolların geçtiği alanların, on kilometre sağ ve on kilometre solunun, kirlilik nedeniyle tarım alanı olmaktan çıktığını (amaç zaten Türkiye’ye tarım ürünü satmak. 150 çeşit olan Türk domatesi artık yok), *Türkiye'nin en verimli ovalarından biri olan İzmir, Menemen Ovasının ortasından, otoyol geçirmek için proje hazırlandığını, otoyolun ovanın 4 bin dönüm arazisini yok edeceğini. *Otoyolların verimli ovalar içinden geçirilmesinin Türk tarımını yok etme planının bir parçası olduğunu (böylece, kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi iken tarım ürünü için dışa bağımlı bir ülke haline getirildik), *Ovanın içinden geçen karayolları kenarlarındaki bağlardan ihraç edilen üzümlerin, zararlı madde bulunduruyor olmaları nedeniyle geri iade edildiğini (ama onlar iç pazara sunulur çünkü Türk’e bir şey olmaz!), *Taşımacılığını %95 oranında karayolu ile yapan Türkiye'nin, kaza sayısı sırlamasında 195 ülke arasında 12. olduğunu, *Trafik kazalarının 4 yıllık zararının, 25 trilyon olduğunu, (2002) (ne kadar çok araba telef olursa o kadar daha yenisini satın alırız. İnsan hayatının önemi yok)*Yüksek hızlı demiryolunun km maliyetinin 1.4 milyon dolar, ömrünün 30 yıl ; bölünmüş yolun km maliyetinin 1.5 milyon dolar, ömrünün 15 yıl olduğunu, (Prof. Dr. İlyas Yılmazer) *Ankara-İstanbul arasındaki yolda yapılan Bolu Tüneli'ne (25 km) harcanan parayla, Ankara-İstanbul arasını 1,5 saate indirecek demir yolu yapılabileceğini, bu demiryolunun tüm enerji ihtiyacının, Mudurnu çayından karşılanabileceğini, ( Prof. Dr. İlyas Yılmazer) *Bolu tünelinin Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde olduğunu, trilyonlarca para harcanan bu tünelin soğuk hava deposu olarak kullanılacağını, *Türkiye'de Avrupa'daki toplam sayıdan daha fazla otobüs ve kamyon olduğunu, *Avrupa ülkelerinde, elektrikli trenle yük tağımacılığının en düşük olduğu ülkede, bu oranın % 60 , yolcu taşımacılığında ise en düşük oranın % 80 olduğunu, *1 km karayoluna yapılacak harcamayla 5 km demiryolu yapılacağını, *Karayolunda 5 ila 10 birim harcanarak taşınan yükün, demiryolunda 1 birim harcanarak taşındığını, *Demiryolu ulaşımının, komünist ülkelerin tercihi olduğunu öne süren Özal'ın Türkiye'de cumhurbaşkanlığı yaptığını, *Gaziantep-Adana arasında 4,5 milyar dolara yapılmış olan çift yolun, günde 25 bin araç trafiği için ekonomik olduğunu, ancak bu yolda günde sadece 2.500 araç trafiği olduğunu, *Istanbul-Ankara arasını 3 saat, Ankara-Mersin arasını da 3 saatte alacak olan bir demiryolu yapılsa, bunun maliyetinin 4 milyar dolar olacağını, (Bu hattın sıradan bir hat olmayıp, Türkiye'yi besleyen sebze ve meyve seralarının "atar damarý" olduğunu ve "maliyetleri" bu yolun belirlediğini, dümdüz Konya ovasını aşan elektrikli trenlerin soğuk havalı vagon katarlarının Avrupa'ya ulaştıklarını düşünün...) *Batı'dan Hopa'ya bir TIR'ın 3 bin dolar, bir vagonun 2.500 dolar taşıma ücreti aldığını, bir vagonun ise 3 TIR'ın taşıdığı yükü taşıdığını, (2003)
*Japonların yaptığı araştırmaya göre, karayolu taşımacılığının, deniz yoluna göre % 166 daha pahalı olduğunu, (St, tse.mart 2002 ), (ülkemizin 3 tarafı deniz miydi?)
*Ülkemizde, deniz yolunun yük taşımacılığındaki payının % 0.3 olduğunu, (2002) *300 milyar dolar olan dünya deniz taşımacılığından, Yunanistan 60 milyar dolar pay alırken, bizim ise 2,5 milyar dolar dahi pay alamadığımızı, (eeee, Yunanistan’ın denizi daha fazla tabii)*Ulaşım, enerji, eğitim gibi temel politikaları yanlış olan bir ülkenin kalkınamayacağını, (ve doğal olarak şöyle ya da böyle "yok olmaya" doğru sürükleneceğini, ama bunu asla hak etmediğini...)
BİLİYOR MUYDUNUZ ?!!
ŞİMDİ ÖĞRENDİNİZ... NE YAPACAKSINIZ???

Monday, April 16, 2007

DİN Mİ, VATAN MI?

Üzgündüm dün; tarihimizin en önemli olaylarından birine katılamamıştım sağlık nedeni ile ama yüreğim orada kalmıştı. Yüzbinler, aba altından sopa göstermelere, yıldırmalara, basının taraflılığına aldırmadan akın etti Ankara’ya.

Dua ettim; inşallah kimsenin kılına zarar gelmez diye. Nitekim öyle oldu. Bu durum herkes için çok olumlu bir sonuçtur. Aksi olsaydı bu ülkenin Irak’tan farkı kalmazdı.

“Madem ki gidemiyorum bari buradan bir şeyler yapayım” dedim. Ne yazık ki TV kanallarından sadece KanalTurk gösteriyordu canlı yayın olarak. Ben de bu kanalı izleme ihtimali olmayanlara cep telefonumdan mesaj atıp kanalı izlemelerini istedim. İlk tepki iktidar partisi destekçisi kuzenimden geldi. Beklediğim gibi... Neden izlemesini istemişim? CHP daha mı iyiymiş?!

İşte sorun burada. Ne yazık ki bir grup olayı sadece solcuların düzenlediği bir eylem gibi görüyor. Şu andaki durumdan rahatsız olan daha geniş bir kitle olmasına rağmen bu mitingi bir vatan kurtarma eylemi değil de solcu ve dolayısı ile modern!! halkın girişimi olarak gördüklerinden sessiz kaldılar.

Dünkü mitingde amaç neydi; halkı emperyalizme karşı uyarmak. Yoksa bazı kesimlerin sandığı gibi, Islamiyete, dine karşı yapılmış bir başkaldırı değildir. Bizi şu ana zaten bu zihniyet getirmiştir. “Din elden gidiyor!” feryatları ile, vatanımızı ileri götürmek yerine, hilafeti geri getirme kaygısına düşenlerdir bu durumun sorumluluları. Dış mihraklarca yaratılan din ve mezhep kavgalarına kananlardır bunların sorumlusu. Din hür kişinin hür vicdanındadır. Bu nedenledir ki Atatürk din ve devlet işlerinin ayrılmasını şart koşmuştur. Laiklik budur, dinsizlik değildir. Kimseye dinini ifa etmede zorluk çıkarılmamıştır. Kaç tane camii kapatılmıştır Türkiye’de? Bildiğim kadarı ile hiç! Tam tersine rakamlar göstermektedir ki ülkemizde okul ve hastane yokken veya bu kurumlar bakımsızlıktan çürürken, vatandaşın bağışları ile camilerin sayısı hızla artmaktadır. Üstelik de cemaati olmayan camiiler. Niye? Çünkü cemaat de bölünmüş. Kimse kimsenin camiisinde ibadet etmek istemiyor, kendi camiisini yapıyor. Kendi dindaşına ibadet edilecek yer konusunda bile hoşgörülü olamayan bu insanlar birbirlerine Müslümanlık ve cennetlik insan konusunda fetva veriyor. Nefsine söz geçiremeyenler başkalarına söz geçiriyorlar. Onalr da o sözleri dinliyorlar ya!

Okuma yazma bilen herkes Kur-an’ı açıp okuyarak dinini öğrenebilir. Din birilerinin koyduğu kurallara ve yorumlarına göre olmaz. Kuralı koyan koymuş. Açar okur öğrenirsin. Tabii o kadarlık eğitimin varsa. Neden görülmez ki Müslümanların eğitimsiz olması bir tesadüf değildir. Aramıza sızmış olan, kendini iyi Müslüman göstererek İslamiyeti çarpıtmış olanları biliyoruz. Araplara Vahabi mezhebini kurup kabul ettirenler nelere muktedir değillerdir? Müslümanlar eğitimsiz kaldıkları ve özellikle kadınlarını eğitmedikleri sürece terörist damgasını yemeye ve başkalarının kışkırtmalarına kanmaya mahkumdurlar.

Kendini başkasının güdümüne bırakmak Allah’ın verdiği akla ve indirdiği kitaba hakarettir. O kitap, yaşayanlar nasıl ahlaklı olunacağını öğrensin diye indirilmiştir, yoksa bazı uyanıklar onu kullanarak başkalarını yönetsin diye değil. Dinini başkalarının eline birakanların, vatanlarını başkalarının eline bırakması bu durumda pek de şaşırtıcı olmuyor. Farklı yorumlar varsa hoşgörü gerekir. Ben cehennemliksem bu benim sorunumdur, başkasını ilgilendirmez. Kimse davranışına dini sebep göstermesin. Allah kimsenin eline vekalet vermemiş “git benim adima hareket et” diye.

Özellikle yurt dışında yaşayan bizlerin gözüne gözüne sokuluyor ki bu iktidar ne yazık ki güdümlüdür. İktidardaki şahısların iyi niyetine bir şey demek hakkım yoktur. Tanımam etmem, ama dış mihrakların güdümünde olduklarını görmemek için ya cahil ya da vurdumduymaz olmak lazım.

Öğrendim ki Fazilet Particiler de iktidarın Amerika ve AB güdümünde olduğunu düşünüyor ve Fethullah Gülen’e ABD ajanı gözü ile bakıyorlar. Peki onlardan bu eyleme katılan oldu mu? Bildiğim kadarı ile hayır. Nedeni ise yukarıda anlattıklarım. Onlar Müslüman, diğerleri değil. İşte yine görülüyor ki, İslamiyet başörtüsüne indirgenerek Müslüman toplum bölünmüştür.

Bizi bölen din. Peki hangi din? Bölünen kişilerin hepsinin dahil olduğu, aynı din. Bundan daha trajikomik bir durum düşünülebilir mi? Vatan yok din var! Sanki olmayan vatanda dinlerini ifa edebileceklermiş gibi. Sanki iman insanın kendi hür vicdanında şekil bulup yaşayamazmış da hep toplu halde ve aynı şeklide ibadet edilmeliymiş gibi.

Uyanın baylar, bayanlar! Uyanın! Mesele din meselesi değil, vatan meselesidir. Vatan elden gidiyor haberiniz yok! Neden bu iktidardan öncekileri ABD ve AB desteklemedi de dinci yaklaşımı bu kadar bariz olan bir iktidari destekliyor? “Ilımlı oldukları için” demeyin bana sakın. Hiç bir siyasi tecrübesi olmayan bu insanlar ya iyi niyetlerinin kurbanı oluyorlar ya da bilerek vatanlarını satıyorlar.

Bence Türkiye’de İslami bir yönetim destekleniyor ki ileride “İslami tehdit var!” nidaları ile aynen Irak’ı işgal edebildikleri gibi bizi de işgal edebilsinler. Onlara bir mazeret lazım. Biz de bu mazereti yılardır işlenmiş bir tezgahta, güzelce ellerine veriyoruz. Dinini doğru dürüst bilmeyen din düşmanları ve yine dinini yanlış yorumlayan (ya da yorumlayanı dinleyen) aşırı İslamcılar sorumludur bu işten. Herkes oyuna geldi ve oyunu aynen istendiği gibi oynadı.

Baksanıza demokratik basınımıza! Böylesine önemli bir olayı görmezden gelmeye ve bastırmaya çalıştı. İnanılır gibi değil. Bir zamanlar “irtica geliyor” diye feryatlar atan bu basına ne oldu da birden hepsi dindar kesildi? Nedir onların ceplerini dolduran (imandan olamaz bu)? Neden böylesine önemli bir eylemi göstermediler? Herhalde onlara da bu eylemin küçük bir sayıyla sınırlı kalacağı bildirildi ki onlar da kayda değer bir kalabalık yok diye önemsemediler, çünkü onlar ancak çoğunluğa ses verirler. Rüzgarın estiği yöne dönerler. Onlara yarayacak kokuyu getiren yöne… Ben Türk basınına çoktandır güvenmiyordum, artık hic güvenmiyorum. Bu basın, bir kaç köşe yazarı haricinde özgür ve tarafsız bir basın değildir ve ne yazık ki ülkemin hayrını gözetmemektedir.

Dün eylemi küçümseyen basın bugün geniş yer vermiş. Neden mi? Çünkü sayının büyük olduğunu gördüler. Rüzgarın başka yönden esme ihtimali olduğunu gördüler ve “çok geçmeden yalakalık yapalım” diyorlar. “Bu kişiler iktidarı kaybederse ortada kalmayalım” telaşındalar. Bir de okuyucuları ve izleyicilerinden fırça yediler. Medya da artık uyansın. Karşılarında uyutabilecekleri bir halk yoktur. Bizi düdüklenecek ve güdülecek bir kitle olarak görmekten vazgeçmeleri bizim elimizde. Bir kaç gün TV kapatma veya gazete almama eylemi yapılsın, bakalım patron kimmiş.

Artık uyuyanların çoğu uyandı gibi görünüyor. Şimdi birlik olma, höşgörü zamanıdır. Bizi bölmeye çalışanları görme, tanıma zamanıdır.

Ümran Altunkaya
15 Nisan 2007
Istanbul

Friday, March 16, 2007

MEMLEKETIM! MEMLEKETIM!

Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi. Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin, alnımın çizgilerindesin memleketim, memleketim, memleketim... Nazim HikmetPrag, 8 Nisan 1958

Allah Nazım Hikmet gibi vatanına hasret göndermesin kimseyi! Gittim, gördüm ve geri geldim! Benim ayrılığım böyle şiirler yazdırtmadı bana, ama 2 yıllık hasret üzerine yaptığım ve koşturmaca içinde geçen memleket ziyaretim, olmaması gerekenleri görmemi de engellemedi.

2 yıl geçmiş ileriye doğru ancak bizim yukarı ilerleyen iş ve alışveriş merkezlerimiz dışında ileri giden bir seyimiz olmamış. Tabii iyice ilerlemiş trafik problemini saymazsak.

Haa bir de sigara içen sayısında müthiş bir artış var! Medeniyet göstergesi biliyorsunuz! Herkesin ağzında emzik gibi bir sigara. Sanki ellerinde o olmazsa eksik adam oluyorlar. Restoranlarda sigara içilmeyen bölüm icin 2-3 masa ayrılmış. Abartısız!! Ben gelirken daha fazla sigara içilmeyen masa vardı. Taksiciler hala ekmek teknelerinde sigara içiyorlar. Bir kaç tanesini geri çevirince hemen sigarayı attılar “attım abla bak”. Sanki icerideki dumanı da attı anında. O anda içinde bulunduğu aracın kendsine değil müşteriye ait olduğunun bilincinde değil ve olması da kimbilir kaç yıl alır. Artık çok umutlu değilim.

Trafik daha beter olmuş dedim ya... Yeni yollar yapılırsa trafik azalır gibi, pek çok ülkenin deneyip de yanlış olduğu gördüğü bir yaklaşım hakim. İlle kanıtlanmış hatayı tekrar ederek anlayacağız. Belki biz doğru yaparız değil mi? Zavallı Istanbul artık çatlamak üzere ama sesini duyan yok.

Manhattan’a benzemeye çalışan bölgelerde başınızı eğip aşağıya, yola bakmayacaksınız çünkü o zaman Manhattan’da olmadığınızı anlamanız 1 saniye sürmez. Buna da “ayranı yok içmeye, tahteravanla gider helaya” dermiş atalarımız. Sen dik gökdelenleri ama, çevre düzenleme ve yol yapımını devlete bırak. Trafiğin içine et, sonra da belediyeyi suçla. Bir de zeytinyağı gibi üste çıkıp memleketi ilerlettiğinden filan bahset. Yerse!! Yiyor demek ki!

Tabii sevgili belediye yetkililerine de sormak lazım ”kardeşim sen Profilo varken Cevahir’e, Metrocity varken Kanyon’a nasıl ruhsat verirsin?”. Sokaklar araba dolmuş, millet park yeri ve geçiş yüzünden birbirini yiyor hatta vuruyor. Yine sormak lazım bizim belediye yetkililerine ”apartmanların altında daire sayısı kadar otopark olması yasalarca talep edilmişken, neden yok?”. Cevap almayı veya alacağım cevabın mantıklı olmasını beklemiyorum.

Bir kaç kişi bir araya geldiğinde ortalıkta eli silahlar dolaşan canavarlardan bahsediyorlar. Korunma yöntemi de sesini çıkarmamak. Hataya ses çıkarmamanın sonucunu benim söylememe gerek yok.
En acısı da TV karşısında uyutulmak alışkanlığı. TV kanalları dizi kaynıyor. Memleket de dizi müptelası ve dizilerdeki hayatları gerçek sanan hayaletlerle kaynıyor. Para kazanmanın kısa yolunu herkes bulmuş. Çek silahı daya kafaya, ya da kaçır fidye iste. Dizilerde işler öyle dönüyor ya! Çocukların okumak istememesine şaşmamak gerek!

Haber programlarımız ise dehşet! Sürekli kavga halinde bir görüntümüz var. Çoluk çocuk, kadın erkek, herkes birbiri ile kavga ediyor. Düşünüyorum o kadar ülkede TV izledim, burada da sürekli değişik kanalları görüyorum ama bu kadar her haberi kavga ile dolu haber programları yayınlayan kanallar görmedim. Dil bilmenize gerek yok, görüntü çok şey söylüyor. Şimdi bunları görenlere gelin de” Türkiye emniyetli bir ülkedir” deyin bakalım kim inanır? Ellerinde taşlarla mahallenin muhtarlığını taşlayan halkın dehşetli görüntülerini unutamam. Hala ne için taşladıklarını öğrenmiş değilim ancak artık biliyorum ki biz şiddeti sevmeye başlamış bir milletiz. Acil öfke yönetimi lazım.

”Nasıl özlemezsin Istanbul’u” diye soruyorlar. Simit mi: Sevmem ki! Beyaz peynir? Burada alası var. Boğaz? Olabilir. Başka: Gürültü, toz, pislik, kalabalık, hengame! Bunun nesi özlenir? Ben sadece insanları özledim. Güzel insanları! Onlar da burada olsa Istanbul’u hiç özler miyim bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey var; güzel ülkemin içine edenlere, ettirenlere ve onu geri götürenlere çok ama çok kızıyorum.

Bu son bir kaç hafta içinde de beni şaşırtan bilgiler edindim, tesadüfen (gerçi tesadüf diye bir şeyin olmadığına inanırım). Israil’de bir kaç yıl görev yaptıktan sonra dönen birinin Filistinlilere atıp tutması beni şaşırttı. Anlattıklarını dinleyince de hak verdim ve üzüldüm. Ona göre Flistin’in içinde bulunduğu durumu kullanıp yardım paraları ile kendilerine lüx bir hayat kurmuş mutlu bir grup var ve onlar için tankların önündeki zavallılar sadece para kaynağı ve hep öyle kalmalılar. Bu negatif duygular beslemek için çok yeterli bir neden.

Başka biri tanıştığı Diyarbakır’lı, 55 yaşlarındaki bir hanımın anlattıklarını anlattı. Nasılsa başka kimseden duymamışız bunları. Diyarbakır’lı hanıma göre Kürt, Türk ayrımından haberdar olmayan bir ilk okul öğrencisi iken dünyaları okullarına gelen yabancı öğretmenlerin açıklamaları ile bölünmüş. Çok iyi Türkçe konuştuklarını söylediği bu öğretmenlerde sınıfa girip öğrencilere; ”sen Türksün, sen Kürtsün. Sen fakirsin çünkü sen Kürtsün, o zengin çünkü o Türk” demişler ve aynı tutumu tenfüslerde birbirleri ile oynamalarını engelleyerek sürdürmüşler. Böylece masum beyinler ayırım ile tanışmış. Yani anlayacağınız plan daha o zamandan uygulamaya konmuş. Benim aklımda kalan soru ise şu ”o öğretmenler kimdi ve onları okullarımıza kim soktu?”. Benzer deneyimi olan başka kişiler var mı acaba?

Herkes ailesinde kurtuluş savaşında kahramanlık yapmış birilerinden bahsederken bizim ailede boyle kahramanlar yok diye üzülürdüm. Meğerse hiç sormamış ve dinlememişim. Yukarıdaki yabancı öğretmen hikayesini anlattığımda babamın kuzeni de başka bir hikaye anlattı. Babamın büyük dayısı savaş sırasında Atatürk dahil cephe komutanlarının özel korumalığını yapmış ve rahmetli İsmet İnönü bizim rahmetli dayıyı yanına almadan Trabzon’da dolaşmazmış. Eh bunun cezasını da tüm sülale Demokrat Parti iktidara geldiğinde çekmiş. Halk partili oldukları için onlara Demokrat dükkanlar mal vermemiş. Araba lastiği alamadıkları için Trabzon’dan Istanbul’a 27 günde gelebilmişler. Kısacası memleketin bir tarafında ”Türk/Kürt” ayırımı yapılırken, diğer taraflarında da ”Demokrat partili, Halk partili” ayırımı yapılmaktaymış. Politik ve ekonomik tarihimizin bir çok noktası ile ilgili eğitim alırken bu sosyolojik sorunlardan kimse bahsetmemişti. Cumhuriyetin kurluşundan bu kadar kısa süre sonra bir milletin bu kadar kolay dağılması akıl alır gibi değil. Bu noktada iki sorum daha var, ”biz bir millet olabilmiş miydik yoksa tehlike karşısında bir süreliğine birleşmiş bir grup muyduk? ve ”bu ayırımları kimler yaptırdı?”

Bir başka arkadaş da bir Fransız yol projesinden bahsetti. Adını hatırlamadığım projeyle Avrupa Halklarını!! birleştirmek için Paris’ten başlayıp, doğu Karadeniz üzerinden Erivan’a ulaşan bir yol inşaatını başlatmışlar. Arkadaşımın sorduğu ”o bülgede hangi Avrupa halkı var acaba?” sorusu şiddetli bir öfkeyle karşılanmış ama cevaplanmamış. Şimdi ben de merak ediyorum orada hangi Avrupa halkı bulunacak diye. Herhalde Alexander’ın izini sürüyorlar. O zaman Hindistan’da da Avrupa halkını bulurlar. Bekleyip göreceğiz. Bakalım Pandora’nın kutusundan ne çıkacak?

Bir de yıllardır çözülememiş bir davamız var İngiltere ile. Bir başka arkadaş getirdi gündeme. Osmanlı 1. Dünya Savaşına girmeden hemen önce İngiltere’ye gemi yapımı için 40.000 altın vermiş. Ardından Almanya yanında savaşa girdiği için o gemi hiç bir zaman yapılmamış ve para da geri ödenmemiş. Savaş sounundan itibaren yapılan geri ödeme talebine İngilizlerin cevabı, “o Osmanlı’nın parasıydı. Siz Osmanlı değilsiniz, başka bir devletsiniz. O nedenle para sizin hakkınız değildir” olmuş ve hala oluyor. Trajikomik bir durum çünkü savaş sonrasında Osmanlı’nın borçlarını ödemeye mahkum edildiğimiz gibi hala Ermeni katliamı iddiası ile Osmanlı döneminde vuku bulmuş bir olayın bedelini ödememiz bekleniyor. Yahu mantık apaçık ortada. Şimdi soru şu; “bu kadar aptal mı görünüyoruz ki göz göre göre bizimle dalga geçiliyor?”
Tabii bunlar görmek ve duymak isteyenler için bilgiler. Ne yazık ki ülkemin insanlarının çoğu bir vurdumduymazlık içinde ki bunu Atamız ”gaflet ve dalalet içinde olmak” olarak tanımlamıştır. TV’lere yapışık, hayal dünyası içinde yaşayan insanlar grubu! Para kazanmak ve harcamanın telaşesi içinde, koltuğuna yapışıp neredeyse evine gitmeyecek, gerçek hayattan bihaber ve multu olmayan bir insanlar grubu... Biz ise burada ülkemizi ve milletimizi tanıtabilmek, haklarını koruyabilmek uğruna kendimizi parçalıyoruz. Ingilizlerin deyimi ile ”who gives a shit!” Aynen böyle baktılar bana insanlar orada. Onlar için daha önemli şeyler var, kazandığı pozisyonu kaybetmemek (ne anlamda olursa olsun), herkesten daha iyi olmak/görünmek gibi. Aileni ve sağlığını ihmal etmek uğruna...

6 haftalık ve çok yoğun geçen bir geziden sonra şimdi, 2. memlekete vasıl oldum ve sabaha karşı konser veren kuşların cıvıltıları ile sakin bir ortama uyanmanın keyfini sürüyorum Londra’da. Huzur var havada! Korna sesleri olmadan, toz kalkmadan, arabalar ve insanlar üzerime çıkmadan yürüyebilmenin keyfini yaşıyorum. TV’de arada bir de olsa düzgün programlar izleyebilmenin keyfini sürüyorum ve soruyorum ”Istanbul’daki kuşlar nereye gittiler? Yoksa ötmeyi mi unuttular? Yoksa, yoksa gürültüden duyulmaz mı oldular artık?”

Ümran Altunkaya
10 Mart 2007
Londra

Friday, January 05, 2007

TUVALET KAĞIDINDAN KİŞİLİK TESTİ

TUVALET KAĞIDINDAN KİŞİLİK TESTİ

Bir rulo tuvalet kağıdının bir kişinin karakterini anlamak için ne kadar önemli bir araç olabileceğini hiç düşündünüz mü? Özellikle de kişinin başkalarına saygılı ve insanları seven biri olup olmadığını anlamak için...

Bazen tuvalete girdiğinizde bitmiş boş bir rulo görürsünüz. Kağıtların yerini bildiği halde, kendi işini halledip öylece bırakıvermiştir boş ruloyu, önceki KİŞİ!

Bazısı daha ileri gidip boş ruloyu çöpe atmıştır ama yeni ruloyu takma görevini bir sonraki kişiye yani ona ihtiyaç duyacak kişiye bırakmıştır. İlginç değil mi? Mantıklı düşünme süreci doğru işlerken birden yarı yolda kesiliyor. Kendi işi hal olmuştur çünkü. Çöpünü bile atmıştır.

Kimisi de yerine hemen yeni bir rulo takar ama yapışkanlı kısmını açmadan. Kendi yaşadıkları ile empati yapamaz çünkü.O ruloyu kullanacak olan bir sonraki kişinin ıslak elle o yapışkanı açmasının ne kadar zor olacağını kendi deneyimlerinden hatırlayamaz.

Kimi de vardır ki yeni bir ruloyu takar ve yapışkanını da açar ve anında kullanılacak halde bırakır. Ortam onun geldiğinde olduğu gibidir ve bir sonrakine de o şekilde bırakmıştır. İşte benim adamım!

Mümkün olsa böyle bir senaryo ile iş görüşmesi bile yaparım.

İşte size çok basit gibi görünen ama kişinin ne kadar insan sevdiği, ne kadar başkalarını düşündüğü ve dolayısı ile ne kadar müşteri odaklı ve saygılı olabileceğini test etmek için bir yöntem. Bakın bakalım kişi hizmet etmeye mi, yoksa hizmet edilmeye mi odaklı? Yönetici mi eleman mı olduğu fark etmez. Herkes müşteri ve herkes satıcıdır sonuçta.

Başka bir test yöntemi de kişinin banyoyu nasıl kullandığıdır. Sizden önceki kişi banyosunu yaptıktan sonra duşu tutup da etrafı temizlememişse sizi bir hizmetçi gibi gördüğüne veya pislikten rahatsız olmadığına emin olabilirsiniz. Ah! Tabii daha ileri gidip, bu kişilerin bazıları kendi bıraktıkları pis yerde banyo yapmazlar. Pistir ya! Bunlar şirketlerde işi karıştırıp sonra “yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali” herkesten çok ver yansın eden tiplerdir.

Hele bu tipler evinizi paylaştığınız kişi veya kişiler ise yandınız. Ya kafayı yiyeceksiniz, ya hizmetçilik yapacaksınız, ya da pis olacaksınız. Başka çareniz yok! Ya onlar değişecek ya da siz, eğer rahat etmek istiyorsanız.

Gördüğünüz gibi hiç akla gelmeyecek bir noktadan nerelere varılabiliyor. Gittiğiniz her yeri bulduğunuzdan daha iyi bırakmaya bakın. Bakın ki ardınızdan gelen oradan sizin geçtiğinizi bilebilsin.

Wednesday, December 20, 2006

NASIL KÖTÜ YÖNETİCİ OLUNUR?

İşte size bir “ters” reçete! Şimdi sakın “kötü yönetici olmak da zor iş mi yani” demeyin. Okuyunca göreceksiniz ki o kadar da kolay iş değil. O da özel beceri ve azim gerektiriyor.
“İyi Yönetici” olmak isteyenler bu reçetenin tersini uygulayabilirler.

1. İyi yönetici olmasını istediği davranışları ve kuralları önce kendi uygular ve saygı duyar. Siz tersini yapın. Örneğin sabah 11:00 civarında işe gelmeyi ve “toplantım var” diye erkenden ayrılmayı alışkanlık haline getirin. Hatta bir de dışardayken personeli telefonla arayıp taciz edin “kim geç gelmiş, kim erken gitmiş” diye.

2. Daha da iyisi tam çıkmalarına yakın ertesi sabaha yetişmesi gereken acil bir iş verin ve ertesi gün o işi sormayın bile. Nefreti garantilersiniz! Haaa, mesela işten çıkmış, evine giden personeli yoldan döndürüp bir iş yaptırmak da iyi bir yöntemdir.

3. Verdiğiniz işleri vaktinde yaparlarsa mutlaka bir hata bulun ama nasıl bir şey istediğinizi veya neyi beğenmediğinizi kesinlikle söylemeyin; “beğenmedim işte. Bu sizin işiniz. Yapın bir şeyler” deyip geçiştirin. Aylarca uğraşsınlar, sonra “performansınız düşük. Basit bir işi bile beceremediniz” diye üste çıkarsınız.

4. Her ay favori! adamınızı değiştirerek milleti salağa çevirin. Herkes “sıra ne zaman bana gelecek acaba?” diye üç buçuk atsın.

5. İş verirken iletişim kurallarını hiçe sayın ve yeterli açıklama yapmayın ki adamlarınız onca değerli saatlerini yanlış iş üzerinde harcasınlar. Harcasınlar ki boş oturmasınlar. Ne de olsa aileleri onların para kazanmasını bekliyor sadece, beraber vakit geçirmeyi değil! Ayrıca dışarıda onca işsiz güçsüz varken, onlar, bir işleri olduğu için şanslılar. Bunu her fırsatta yüzlerine vurun.

6. Otoriteyi tamamı ile kendinizde toplayın. Sizden habersiz kuş uçmasın. Maazallah, bir yerden bir şey çıkar, sizden daha akıllı kimse olmadığı için orada.
Otorite sizde olsun ki, siz şirketten uzak olduğunuzda – ki geç gelip, erken gideceğiniz için çoğunlukla uzak olacaksınız- bütün işler dursun ve patronlar siz olmadan işlerin yürümeyeceğini görsünler. Yalnız dikkat edin eğer onlar akıllı ve iyi yönetici iseler size ‘neden doğru kişileri işe almıyor veya niye adamlarını doğru yönlendirmiyorsun?” diye sorabilirler. Buna hazırlıklı olun. Siz en iyisi baştan akıllı adamların başında olmadığı bir şirket seçin. En kötü ihtimalle kartlarınızı iyi oynarsanız, suçu adamlarınıza atarak bir kaç yıl idare edersiniz. Sonra başka bir yere... Orada foyanız ortaya çıkınca başka bir yere, derken fıstık gibi bir maaşla emekli olursunuz.

7. Ekibinize sizden daha akıllı ve bilgili biri gelecek olursa derhal etkisiz hale getirin. Yaptıklarını sürekli eleştirip, herkesin içinde azarlayarak ve asıl nitelikli olduğu alanlardan uzak tutarak özgüvenini yerle bir edin. Hatta en iyisi işten çıkmasını sağlayın ki koltuğunuza halel gelmesin.

8. İnsan Kaynaklarına performans yönetimi sistemleri kurdurun ama primi kafanıza göre dağıtın. Ne de olsa güç sizde.

9. Personelinizi eğitime sakın göndermeyin. Şirketin eğitime harcayacak parası yok. Hem kim eğitimden fayda görmüş? Şimdi gider iki kelime öğrenir başınıza bela kesilirler. Eğer eğitime herkesi gönderirseniz de siz sakın gitmeyin. Sizin eğitime ihtiyacınız yoktur. Siz mükemmel olmasanız yönetici olamazdınız zaten. En iyi okullardan mezun olmuş, bulunmaz Hint kumaşısınız siz.

10. Yardımcılarınızı asla özel odalarında değil, mutlaka bütün ofisin duyacağı şekilde, ortalık yerde azarlayın ki personel gücün kimde olduğunu unutmasın.

11. Kapalı kapı bırakmayın. Hangi ofisin kapısını kapalı görürseniz, içeride kim ve ne olduğuna aldırmadan dalın. Ne malum sizin hakkınızda konuşmadıkları veya işi kaynatmadıkları? Siz en iyisi açık ofis sistemi yapın da kimsenin kimseden gizlisi kalmasın.

12. Kendi inançlarınızı zorla empoze edin. Mesela, oruç mu tutuyorsanız, tutmayanları aşşağılayın, tutmuyorsanız da tutanları aşşağılayın. Personel liderini örnek almalıdır, değil mi?

13. Bütün hafta işe doğru dürüst gelmediğiniz için yapılamamış işleri tamamlamak için ekibinizi Pazar sabahı ofise dikin. Bakalım işlerine ne kadar bağlılar. Siz sakın vaktinde gitmeyin. Bir kaç saat bekletin ve bu defa size olan bağlılıklarını test edin.

14. Yurt dışına seyehate mi gidiyorsunuz, kimseye haber vermeyin. Sekreterinize söyleyin siz yola çıktığınızda haber versin ki kimse önceden yokluğunuzda işten kaytarma planı yapmasın. Gideceğinizden haberi olmayan yardımcılarınız ellerinde imzalamanız gereken belgeler veya ödemelerle öylece kalakalsınlar. Eh apansız gittiğiniz için işler aksayacak ama, o kadar olsun artık. İhtiyaç duyulmak güzel bir şey değil mi?

15. Ekibinizden birisi insiyatif alıp işleri hızlandırmaya mı kalktı?! Sümme haşa!! Boynunu vurmak gerek ama idam cezası yasak. Siz en iyisi onu herkesin içinde rezil edin de kendi başına iş yapmak neymiş görsün.

16. Sürekli yeni fikirlerle gelip, sistem kurmaya çalışanları, toplantı taleplerine cevap vermeyip ya da projelerinde kusurlar bularak oyalayın. Bir gün nasılsa vazgeçeler. Böylece siz de tehlikeden kurtulursunuz.

17. “Böl ve yönet” tarzını kendinize ilke edinin. Ekibinizin içine nifak tohumları saçın. Herkesi birbiri hakkında konuşturup, birbirine düşürün ki birlik olup da başınıza çorap örmesinler.

18. Toplantılarda size karşı gelmeye çalışanı hemen kulağından tavana asın. Her fırsatta araya, dışarıda onların işini almayı bekleyen kaç kişi olduğunu sıkıştırın ki, bir daha ağızlarını açmaya cesaret edemesinler.

19. Ana şirket/patron/üst yönetimle iletişimi tamamen kendi üzerinizden geçirin ki bütün bilgiye hakim olasınız. Sizin hakkınızda bir laf gitmesin yukarı.

20. Şirkette huzur bırakmayın. Huzurlu olup da daha verimli olma ihtimalleri olduğu gibi, huzurlu olup aralarında sosyalleşme ihtimalleri de olur. Bu da aralarında konuşup sizin zayıflıklarınızı ortaya çıkarma ihtimali demektir. Sizin şahsi menfaatiniz şirketinkinden önce geldiğine göre huzur da yok, dedikodu da!

21. Huzursuz etmenin en etkin yolu telefondur. Geri bildirim vermek veya eleştirmek gibi tartışma açmaya müsait konularda hep telefonu tercih edin. Siz ağzınıza geleni söyleyin ve telefonu kapatın. Bırakın karşı taraf size veremediği cevaplarla boğuşup dursun. Siz içinizi döktünüz ya, yeter!
Olur da karşı taraf sizi geri arama cesareti gösterirse sakın telefona cevap vermeyin.Amir sizsiniz. Siz ne derseniz o olur. O kadar!

22. Kontrolü asla elden bırakmayın. Finlandya’ya mı gittiniz; saat farkına bakmadan sabahın köründe adamlarınızı arayıp rahatsız edin. Sizin yokluğunuzdan faydalanıp işi sermesinler. Kendinizden dolayı iyi bilirsiniz bu işin nasıl yapıldığını. Sizden kaçmaz!

23. Eğer ekibnizden biri bir işi başarmışsa bütün krediyi kendinize alın. Sonra “iş yaptık” diye şımarmasınlar. Onları yönlendiren sizdiniz, dolayısı ile bu sizin başarınızdır. Tabii bunun için önceden tedbir alıp o yetenekli kişilerin üst yönetimle irtibatlarını kesmiş olmanız gerekiyor ki onlar da asıl yeteneğin kim olduğunu çakmasınlar.

24. Bir hata yaptığınızda da suçu hemen adamlarınızın üzerine atın. Onların haberleri olmayacağı için kendilerini de savunamazlar. Çok gerekirse işten atarsınız, hiç konuşamaz.

25. Sürekli laf değiştirin. Canınız sıkıldıkça veya verdiğiniz sözden pişman oldukça “ben öyle söylemedim” deyip sıyrılın işin içinden. Yönetici siz olduğun uza göre akıllı olan da sizsiniz, yani doğruyu en iyi siz bilirsiniz. Öyle diyorsanız öyledir. Her fırsatta başkalarını “yalancı” olarak itham etmekten de geri kalmayın.

26. İş kanununu, personel haklarını hiçe sayın. Onları yazanlar iş şartlarını bilmeden atmışlar. Hem öyle orada yazdığı anlama gelmez o kanunlar. Insan Kaynakları ve bazı avukatlar yanlış yorumluyorlar onları. Abartıyorlar! Eğer bir gün bir personel mahkemeye verir ve kaybederseniz bu da avukatınızın beceriksizliği olur; kanunun doğru olduğunu göstermez.

27. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar. Papaz da her zaman pilav yemez. Bir gün üstünüzdekiler her şeyi fark edip de defterinizi dürdüklerinde “ben zaten bu yıl kendi işimi kurup, falanca ünlü üniversitedeki masterim sırasında öğrendiklerimi uygulamaya koymayı planlamıştım. O nedenle kendim ayrıldım” diye de sıkarsınız. Artık kim yerse!

İstatistiklere göre bir hizmetten memnun kalmayan birisi bunu 12 kişiye anlatırmış. Memnun kalan ise en fazla 8 kişiye... Eh siz daha fazla kişiye anlatılacasınız. Fena mı?!

Negatif düşünceler akıllarda daha uzun süre kalır. Böylece uzun süre hatırlanmayı da garantilemiş olursunuz.

Unutmayın, reklamın kötüsü olmazmış!

Londra
18 Aralık 2006

Friday, December 15, 2006

TEMCİD PİLAVI ERMENİ SORUNU

Ermeni sorunu 100 yıldır önümüze sürüle sürüle temcid pilavına döndü. Şimdi de Avrupa Birliğine girmemize bilmem kaç kala girmememiz için tekrar alevlendiriliyor.
Türk vatandaşları olarak, sadece ülkemiz için değil insanlık tarihi için de bu aldatmaca hakkındaki gerçekleri bilmek görevimiz.

Konunun uzmanlarından Prof. Türkkaya Ataöv gecen hafta Londra’da bu konuda bir konferans verdi ve bilgi dağarcığımızı besledi. Sayın Ataöv’ün ısrarla altını çizdiği nokta bu konuda karşı tarafın önüne resmi belgeler sunulduğunda o belgelere bakılmadığı. Bu da önemli gerçeği destekleyen bir unsur, çünkü batılı ülkelerin bu sorunu körüklemesinin ardında bu sorunu çözme niyeti yatmıyor. Onlar da Ermeni iddialarının gerçek olmadığını ve bir mahkeme veya araştırma grubu kurulursa gerçeğin hemen anlaşılacağını iyi biliyorlar. Bu nedenle de Türkiye’nin bir araştırma komisyonu kurulması önerisi ısrarla red ediliyor.

Sovyet-Ermeni devlet adamı B.A. Boryan, 1928’de yayınlanan araştırma kitabında I. Dünya Savaşı'nın, esas olarak Osmanlı ülkesini paylasmak amacıyla çıktığını ve büyük devletlerin bu amaca ulaşmak için bağnaz milliyetçi Ermeni örgütlerini kışkırttıklarını belirtir. Taşnaklara ve kontrolü altındaki Ermeni kitlelerine iki misyon biçilmiştir. "Ermeniler, cephe gerisinde ayaklanma çıkararak Türk ordusunu zaafa uğratacak ve Ermeni gönüllü birlikleri aracılığıyla Türk ordusunun savunma hattını yararak Rus işgalini kolaylaştıracaklardır."

Osmanlı devletinin ölmekte olduğu söylenince onlar da yeni efendilerine yaranmak üzere onların ellerinde maşa oldular. Yüzyıllar boyunca Türk ve Kürt toplumu ile barış içinde yaşamış olan ve Osmanlı devleti tarafından Millet-i Sadıka (sadık millet) olarak adlandırılıp devlet kademesinde görev verilip, korunmuş olan Ermenilerin birden komşularına saldırmalarının başka bir sebebi yoktur.

1926 yılında yayımlanan Büyük Sovyet Ansiklopedisi; Ermeni sorununu şöyle tanımlıyor: "...Büyük devletlerin Türkiye'de merkezkaç kuvvetleri destekleyerek, Türkiye'nin zayıflatılması ve daha kolay sömürgeleştirilmesi amacına hizmet için yaratılmıştır."

Boryan, "Taşnak Ermeni çetelerinin kadınlara, çocuklara, yaşlılara karşı hareketleri, onları kullanan Rus komutanlarını bile dehşete düşürmüştür" diyor.

O dönemde payına doğu Anadolu düşmüş olan Fransa, Türklerin başarılı savaşı ve Rusya’daki ihtilal sonucunda emeline ulaşamamış ama bu yenilgiyi de hiç bir zaman unutmamıştır. Hala aynı bölgeye hakim olma emeline sahiptir ve bu ancak Türkiye’yi doğusunda zayıflatıp toprak kaybına sebep olarak olacaktır. Bu planda Ermenilere bir fayda sağlamak aslında söz konusu değildir. Asıl hedef Türkiye’yi zayıflatmaktır. O nedenledir ki uluslararası platformlarda alanındaki en saygın uzmanların bile görüşleri kulak ardı edilmektedir.

Bu gün bu sorun çözülürse yarın karşımıza başka bir sorun çıkacaktır. Buna hazırlıklı olmak gerekir. Belki de kendimizi sivil topluma iyi anlatıp, onların gözündeki Türk ve Türkiye imajını değiştirebilirsek daha başarılı oluruz.

O nedenle temelde her Türk vatandaşının doğrusunu bilmesi gereken ve bize karşı kullanılan bir kaç yanlış iddia ve cevapları, Prof. Ataöv’ün söylediği gibi şunlardır;

1. Türkler Anadolu’yu işgal ederken Ermenilerle savaşmışlardır: Hayır! Türkler Anadolu’ya girdiklerinde Bizanslılarla savaştılar ve o bölgenin idaresini ele aldılar. Ermeniler o dönemde de Bizanslıların egemenliği altında yaşıyorlardı. Sadece bağlı oldukları yönetim değişti.
2. Türkler Ermenileri Anadolu’ya dağıttılar: Yanlış! Ermenileri Anadolu’ya dağıtan Bizanslılardı. Osmanlı idaresinde de istedikleri yere gitmekte serbesttiler.
3. Türkler ve Ermeniler yüzyıllar boyunca savaşmışlardır: Hayır! 7 yüzyıl boyunca hiç bir sorun yaşamadan barış içinde yaşadılar, ta ki Rus silahları ve altını gelmeye başlayana kadar.
4. Rusya ve Fransa asla özgür bir Ermenistan istemediler. İstedikleri kolayca kontrol edebilecekleri Hristiyan bir azınlıktı.

İddialardaki ölen Ermeni sayısı gittikçe de artmaktadır. En son 1.5 milyon olduğu iddia edilmiştir. Tarihçiler o dönemde yaşayan Ermeni sayısının zaten bu kadar olmadığını bildirmekteler. Kaldı ki göçe zorlananların çoğu yerine varmıştır. Oysa savaş sırasında Omanlı egemenliği altından çıkmaya başlayan ülkelerden göçe zorlanan Türk ve Müslümanlardan 11 milyonu yollarda ölmüş, öldürülmüşlerdir. Ancak Atatürk’ün yeni Türkiye’yi kurarken geleceğe bakma hedefi nedeni ile geçmişe bir sünger çekilmiş ve bu kayıplar savaş kaybı olarak kabul edilmiştir ki doğrusu da budur.

Açık olan şu ki; amaç Ermenilerin hakkının korunması filan değildir, amaç Türkiye’nin zayıflatılması ve Türk düşmanlığının körüklenmesidir. Niyeti bilelim ve cevabımızı hazır tutalım.

Londra
26 Kasım 2006

ERKEK, KADIN VE YAŞ FARKI

Az gelişmiş kültürlerin bozuk plağıdır “erkek kadından en az 10 yaş büyük olacakmış çünkü kadın erken çökermiş”!! Affetmişsiniz siz onu!! Erkek milleti hala böyle avunadursun, kadın milleti gençliğin sırrını çözdü bile. Şöyle bir etrafına bakabilen değişikliği görür hemen.

Eskidenmiş o! Evin her yükünü, stresini alan ve evden çıkamadığı için canlı gömüldüğü mezarda erkenden çöken kadınlar...

Kadın öğreniyor, gelişiyor. Modayı takip ediyor, kendine bakıyor. Etrafa bakınca, bakımsız adamların yanında hoş kadınlar göreceksiniz ve “Bu kadın bu adamla nasıl beraber:” diyeceksiniz. Nasıl olacak? Seçme şansı olmamıştır ya da daha iyisi yoktur da ondan!

Beyler gaflet uykusundan uyanın artık! Kaplumbağa- tavşan yarışındaki tavşan sizsiniz. Kaplumbağa hatunlar, siz ağaç altında uyurken çok yol aldılar. Kadın gelişiyor, yenileniyor. Erkekler ise, zaferin sarhoşluğu ile olduğu yerde demir atmış bekliyorlar. Bakımsız dişler, sigara kokan üst baş ve nefes, sararmış parmaklar, kirli sakal, uyumsuz kılık, koca bir göbek, ter kokan koltuk altları (deodorant kadınlara mahsus çünkü)... Listenin devamı hayal gücünüze kalmış.

Kadınlar tüm bunlara bir zamanlar, bakılmaya ihtiyaçları olduğu ve erkeklerin kendilerinden çok üstün yaratıklar olduğuna inandırıldıkları için. Şimdi ikisi de geçersiz. Artık erkeğe aile olmak, dertleşmek, hayatı paylaşmak, yani ortak olarak ihtiyaçları var.

Bu arada erkeklere teşekkür borçlu kadınlar, çünkü kadınlara yeniliklere hızla uyum sağlama yeteneklerini onlar sağladılar. Tarih boyunca, evini, yurdunu terk edip eşinin ardından giden hep kadın oldu. Erkek kadını hep kendi çöplüğüne getirdi ve orada hep kendi öttü. Yüzyıllar da bunu kadının genlerine yeniliklere uyum yeteneği olarak yansıttı. Kadın yeni ortamını gözleyip, kendini ona göre ayarlama yeteneği geliştirdi ve değişti.

Artık çok doğurmuyor, elinde çamaşır/bulaşık yıkamıyor, kocasının eline bakmıyor. Bu kazanılan vakitte okuyor, izliyor, dinliyor ve uyguluyor.

Korkarım artık erkekler erken çöküyor! “Erkek adam bir şey olmaz” gevrekliği ile hareket eden erkekler erken de ölüyor. Etrafımız dul kadınla dolu.

Erkek gelişim sürecindeki en önemli değişim bence erkeklerin duygusal yaşında olmuş. 21 yaşında Istanbul’u fethedecek olgunluğa sahip erkekler o günden bu güne fiziksel olarak yaşlanırken, duygusal olgunluk yaşları gittikçe düşmüş. İşte bu tezat kadınları zor durumda bırakıyor. Hem genç, sağlıklı, çağdaş ve aynı zamanda olgun adam bulmak mucize gibi. Aslında bunda hızlı değişip erkeğin aklını karıştıran kadının da katkısı var. Binlerce yıldır bir arada olan bu çift şimdi birbirine yabancı gözlerle bakıyor.

Ya mucize aramayı sürdürecek ya da Pollyannacılık oynacağız. Erkeklerin bizimle aynı hızda gelişmesi bizim görebileceğişimiz bir zamanda gerçekleşmeyecek gibi görünüyor. Tabii erkekler, bulunmaz Hint kumaşı havasından kurtulup bir mucize yaratırlarsa o başka tabii.

Londra
12 Aralik 2006

Friday, December 08, 2006

EĞME BAŞINI EZERLER BAŞINI

Yer LSE, tarih 28 Kasım 2005, konu “Türkiye ve Politik İslam“. Tekrar tekrar duyduklarımızın yanında millet vekili Dr. Denis Macshane’nin söylediği bir cümle şaşırttı bizi.

Efendim Almanya’daki Türklerin oraya entegre olamamasının sorumlusu Türk devleti imiş. Türkiye vatadaşları Türk kalsınlar ve döviz göndersinler diye Alman vatandaşı olmalarına izin vermemiş. Bakın siz!! Yahu nerede bizde öyle sistemli hareket? Devletimiz özellikle destek oluyor vatandaş olun diye ve bunun için çifte vatandaşlığı bile kabul etmiş durumda. Engel olan Almanya. Çifte vatandaşlığı tanımıyor. Yani ya Alman ya Türk olacaksın. Bizimkiler de aynen boynuna haç taktığında sanki dinin değişecekmiş gibi pasaportlarını değiştirirlerse de hepten Alman olacaklar diye vatandaş olmuyorlar. Sanırsınız ki bir gecede dillerini, dinlerini, köklerini unutacaklar. Bu kadar kısa görüşlü olunabilir mi? Olunuyor işte. Ondan sonra bir MP kalkıp asılsız ithamlarda bulunuyor, suçu devlete atıyor. İşin kötüsü bu adamı dinleyenler de konuyu iyi bildiğini sanıp inanıyorlar.

Ama bize müstehaktır! Devletimizin, vatandaşlarına, “aman oralarda gavur olup çıkmayın, kökünüzü unutmayın” demesine gerek yoktu ki. Tersini de söylese bir şey değişmeyecekti. Vatandaşımız kendi işini bildiği gibi gördü. Yaşadığı ülkenin dilini öğrenmeyi, insanları ile kaynaşmayı red etti. Bir Türk’ün ne olduğunu onlara gösterdi; değişmesi zor olan bir insan cinsi! Haşmetli Türklerden sonra uyumsuz ve kaba Türkler! Ondan sonra Avrupa tabii ki korkar “bunlardan daha fazlası gelirse ne yaparız” diye.

Azınlıklar olarak yaşadığımız topluma uymakla yükümlüyüz. Ancak Türk deyince hepimizin aklına, engelleri ve kuralları nasıl aşacağını düşünen şark tüccarı geliyor. Her şeyin bir kopyası, bir kaçar yolu var.

Beçika’da neredeyse tüm İtalyan lokantalarının sahşiplerinin ve çalışlanlarının hatta yemeklerinin Türk olduğunu fark ettiğimde sordum “neden Italyan da Türk lokantası değil?” diye. Cevap “abla şimdi Türk lokantası olsa bunlar gelmez biliyon mu?”

Amerika’da bir süre bulunmuş eski bir personelim de orada çalışırken icat ettiği ve çok satılan bir kurabiyeden övünçle bahsederdi. Kurabiyenin adı ne dersiniz! “Rum kurabiyesi”! Niye? Çünkü Amerikalılar Rum yemeklerini seviyorlarmış, Türk derse o kadar ilgi olmazmış.

Burada da kısıra “kuskus” dediklerini görünce çıldırmıştım. “Abla bulguru kuskus diye biliyorlar burada”. Ne alakası var! Bir kere kuskus irmikten yapılır. Kuskus diyeceğine niye onlara bulguru öğretmiyorsun?

İşte biz böyle kolay yolu seçmeye meyilli, kendini ve kültürünü tanıtmak için mücadele etmektense başkalarının izini takip etmeyi tercih eden bir milletiz. Rahatımız bozulmasın diye de hiç bir şeye itiraz etmeyiz. Allah muhafaza ya biri bize takarsa... Kendi kültürünü kendisi bilmeyen ve kendini bile savunmaya korkan insanlar olarak damgalandık.

İşte en güzel örneği 3 yıldır koyun gibi uyutulan Ankara Antlaşması mağdurları. Hakkını aramaya kalkanlar, hukukun temsilcileri tarafından engellendi. “Aman kardeşim sakın kızdırma oradaki adamları vallahi takarlar sana”. İşte, topluma karışmazsan her yeri aynı sanırsın. Sanki müvekkilin görevidir Avrupa Birliği hukukuna göre bir vizenin en fazla 60 gün içinde olumlu veya olumsuz olarak cevaplanması gerektiğini bilmek. Tek korku vardır burada; mücadele etmek! Ondan sonra hakkını savunamayan bilmem kaçıncı sınıf insan vasfını alırız ve ona göre davranılırız.

Veya daha basitçesi, biz eşşek olduğumuz sürece sırtımıza semer vuran çok olur!

01 Aralik 2006
Londra

Wednesday, November 15, 2006

ERKEK KARDEŞE ÖĞÜTLER

Sevgili kardeşim,
artık erkek olmaktan “adam” olmaya geçecek yaşa geldin. Ancak “adam” olmanın bazı sorumlulukları vardır ki bunun kurallarını belirleyenler genelde kadınlardır. “Adam gibi adam olmak” kolay değildir. Zaten kolay olmayanı yapmak da herkesin harcı değildir.

Adam olma yolunda işte sana kadınca öğütlerim;

-Sen sen ol, ama asla bir kadının ahını alma. Kadınlar anadır, ahları fena tutar.
-Bir kadına asla yalan söyleme (beyazlar sayılmaz). Yalanın yükü ağır olur. Erkekler bu yükü taşıyamaz ve bir gün üzerinden dökülür.
-Hiç bir kadının gururunu kırma, aşşağılama, arkasından konuşma. Beğenmediği kadınla evlenen ve bir daha arkadaşlarının yüzüne bakamayan çok olmuştur.
-Hiç bir kadına saygısızlık etme. Unutma annen ve kızkardeşlerin de kadındırlar.
-Elini bir kadının göz yaşına asla bulama. Bir gün kendi kızının göz yaşını silmek zorunda kalabilirsin.
-Kadınını her zaman toplum içinde yücelt. O senin diğer yarındır ve seni temsil eder. Ona yapacağın her bir saygısızlığı kendine yapmış olursun.
-Alsa kadınları gelgeç, tek gecelik bir macera olarak görme. Çalma kapıyı, çalarlar kapını!
-Beraber olduğun kadına niyetini iyi anlat. Anlar diye bekleme. Beraber olduğun sürece o kadın senin onu sevdiğini sanır ve umutlanır. Her kadının yüreğinde yola gelmez bir adamı değiştirme umudu vardır. “Umut vermedim ki” deme!
-Kadın bir erkekle onun değişeceğine inandığı için evlenir ama, erkek değişmez. Bir erkek ise bir kadınla onun değişmeyeceğine inanarak evlenir, ama kadın değişir. Kadının ardında kalma, geliş!
-Sırası geldiğinde, eşini yüzüne bakarak değil, gönlüne bakarak seç. Güzellik geçer, muhabbet kalır.
-Eğer bir gün ondan ayrılmak istersen, bunu cesurca yap. Korkakça kaçma!
-Hiç bir kadını, anlayacağını varsayarak arkanda soru işaretleri ile bırakma. Bir gün geri dönmek istersen o sorular hala seni bekliyor olurlar ve iyi bir cevap veremezsen hiç bir şansın kalmaz.
-Hiç bir kadına bir açıklama borcun olmasın.
-Ne olursa olsun asla el kaldırma ve kötü söz söyleme. Karşılaştığınızda yüzüne bakabilecek cesaretin olsun.
-Hiç bir kadının sende hakkı kalmasın. Eğer bir hemcinsimin sende hakkı kalırsa kendi hakkımı da helal etmem!

Unutma kadınını doğru seç. Kadın adamı rezil de eder vezir de!

Saturday, November 11, 2006

SAYGI, SAYGI, SAYGI!

Pazar akşamı “Sevgi Fısıltıları” adı altında düzenlenen Semazen gösterisine gittim. Organizasyonu “Dialog Society” adı altında Müslüman toplulukları kaynaştırma ve tanıtma amacı ile kurulmuş bir grup yapmıştı ve aralarında var gücüyle çalışan bir çok pırıl pırıl Türk genci vardı.

Aslında gösterinin hedef kitlesi yabancılar idi ama salona geldiğimizde karşımızda kalabalık bir türbanlı grubu bulduk. Türbanlılara karşı mıyım? Hayır! Karşı olduğum nokta, Mevlana’nın felesefesini bilmeyen ve sadece dönen dervişlerden ibaret sanan kişilerin Mevlana ile ilgili bir toplantı olduğunda sanki gitmek zorundalarmış gibi koşturmaları. Koştursunlar; bir şey demiyorum, ama hiç olmazsa oraya gelmiş olan bir avuç yabancıya karşı muhteremin hatırasına saygı gösteriyorlarmış gibi yapsınlar. “Gösteriyorlarmış gibi” diyorum, çünkü göstermiyorlar!

Düşünebiliyor musunuz, huşu içinde izlenmesi gereken bir ayine onlarca bebek ve çocuğun sokulduğunu!? Düşünemezsiniz değil mi? Adı üstünde “çocuk”! O eğlenmek, bağırıp çağırmak, koşturmak ister. Ne anlar çocuk Semazenlerin dönüşünden! “Niye sürekli aynı yöne dönüyorlar” diye merak eder. Hatta çocuk aklı ile baştan “bu adamlar ne yapıyorlar yahu” diye merakla izlese bile, “plak bir yerde takıldı” diye izlemeyi bırakır ve kendi kendine eğlence metodları bulur ki, bu da yaşı daha büyük olan izleyenleri çileden çıkarır. Mübarek bir ortamda kimse çocuklara laf edemez ama içinden de ana babasına küfürü basar, haklı olarak.

Bir de bebekler vardı. Yahu bir kac aylık bebeğin öyle bir yerde işi ne? Geçtim izleyenlere verdiği rahatsızlığı; yazık değil mi o sabiye, uyuması gereken bir saatte avaz avaz ses olan bir ortamda eziyet çekiyor? Akıllı işi değil bu! Hadi çocuğunu düşünmedin, peki kardeşim sana diğer izleyicileri rahatsız etme, dervişlerin konsantrasyonunu bozma hakkını kim verdi? Nedir bu saygısızlık, bu terbiyesizlik! Evet terbiye işidir bu! Saygı, terbiye ile gelir. Bilmeyeniniz varsa “terbiye” kelimesinin aslında “eğitim” demek olduğunu öğreniniz.

Organizasyonu yapanlar kreş bile açmışlardı ama kime!!! Bizim insanımızın çocuğu herkeslerinkinden kıymetlidir, öyle her yerde kalamazlar. İlle salonun ortasında milleti rahatsız edecekler. Hatta çocuk bahanesi ile sürekli içeri dışarı girilip çıkılarak daha fazla rahatsızlık yaratılacak. Düğün salonu ya orası!

Sunucu rica ediyor, “gösteri sırasında fotoğraf çekmeyin, flaşlar dervişlerin konsantrasyonu bozuyor” diye. İşte orada en önemli yanlışı yapıyor çünkü uyarı İngilizce. Oysa bizim topluluğumuzda İngilizce bilen sayısı çok değil, zaten bilse de kuralları sallayanların sayı çok değil. Neticede dervişlerin başlaması ile birlikte sanki “aman adamlara ışık tutun da düşmesinler” denmiş gibi flaşlar ardı ardına patlamaya başlıyor. En sonunda yanımdaki İngiliz arkadaş da dayanamayıp telefonunun kamerasına basıyor. Haklı, çünkü, ortada insanı çıldırtan bir ihlal var.

…Ve ben gösteriden insanımızın saygısızlığına, densizliğine küfür ederek çıkıyorum çünkü sadece dervişlerin değil benim de konsantrasyonum bozuluyor.

Rica ediyorum; kendinize saygınız yoksa bile karşınızdakine olsun!

AZGIN TEKE SENDROMU

AZGIN TEKE SENDROMU

Sayın Selahattin Duman “kırkından sonra azanı teneşir paklar” deyişine çok güzel bir açıklama getirmiş, komşumuz hayvanlar aleminden. Eee hayvanlar aleminden olması hiç garip karşılanmamalı çünkü erkek milleti cinsel dürtüleri söz konusu olduğunda bunların kontrol edilemezliğini belirtmek için “hayvani güdüler” olarak tanımlaktan adeta gurur duyar.

Sayın Duman özetle şöyle diyor (parantez içinde kendi yorumlarımı katıyorum araya);

“Besicilik yapanlar veya köyle ilgisi olanlar bilir.. Koyundu, keçiydi, sığırdı.. Etinden sütünden faydalanılan hayvanların erkeği pek makbul değildir..
…………………………………..
Erkeğin, yani boğa adayının huyu suyu dört beş yaşına kadar çekilir..
Ondan sonra cinsel açıdan zaptedilmez hale gelir (hayvan da olsa beyni aynı demek ki)..
……………………………
Keçinin erkeði olan "teke" ise hepsinden farklıdır.. On iki yıl
ortalama ömrü olan bu davar türünün erkeği cinsel açıdan çok aktiftir.. Nedendir bilinmez yaş yarıyı geçtikten (yani insan erkeğinde yaş 40 oluyor), hele dokuzu onu bulduktan sonra sürüdeki yavrulara musallat olur.. Yetişkinlere ilgi duymaz, kuzu dediğimiz yaştakilerle hissi ilişki kurmak ister..

Çoban milletinin kelime haznesi "üç yüz" sayısı ile sınırlı olmasa bu
teke davranışına mutlaka "erkek teke sendromu" gibi fiyakalı bir isim
takarlardı..
***
Insan türünün erkeğinde de bu haller vardır..

Temsil, otuz sene sakin sakin geçen bir evlilikten sonra bakarsınız ki adam; yaşına başına, hatta sosyal statüsüne uygun olmayan birine
Kaçmış (bunu sevdim. Hep kadınlar mı kaçacak!)..

Gözü bir şey görmez..”

Hah işte bu önemli! Şimdi kaç babyiğit erkek çıkıp da kendisine bir hayvana ait olan bir problemi yakıştırabilecek merak ediyorum. Sırası gelince insanın hayvandan farklı olduğunu, düşünebildiğini gerine gerine söyleriz. Öyleyse hayvana mahsus bu özelliği neden erkek milleti taşır da kadın milleti taşımaz? Veya neden bazı erkek milleti taşır bu özelliği de diğerleri uslu uslu devam eder yaşamına?

Bu durum aynı Pit Bultria cindi köpeklerin durumuna benziyor. Hayvanların kafasındaki minik bir kısa devre onları kontrol edilemez kılıyor. Ne oluyor sonra? Hayvanı vuruyorlar!! Erkeği de vuralım diyemiyoruz tabii. Ne de olsa o bir İNSAN, biraz hayvani nitelikler gösterse de….

Sayın Duman’a göre bu sendromu yaşayan erkeklerin büyük bir bölümü, ilk şiddetli krizden sonra kendine geliyor.. Araya giren "nasihat heyetlerinin" lafını dinleyip, evine geri dönüyor..
Ama komik olan bundan sonraki hal. Bakın nasıl tanımlamış;

“Artık ondan, evin kadınına da hayır gelmez.. Adam zenginse ailesi onu bir hayır kurumunun başına geçirir..
………..
Adam orta halliyse yeniden sosyalleşmesi zor olduğundan onu hacca
göndermekten başka çare kalmaz.. Hacca gider, evdeki karı niyetine şeytan taşlar, böyle deşarj olur..”

Bir de yuvaya asla dönmeyenler var. Onlar öyle arada kaynayıp gidiyorlar. Kötü yola düşüyorlar anlayacağınız. Yani biyolojik olarak kapanması mümkün olmayan yaş farkı görüntü olarak kapatılmaya çalışılıyor.

Özetle kadın cinsinin 15 yaşlarındayken yaptığını, olgun TEKE 40 yaşından sonra yapıyor!