Friday, March 16, 2007

MEMLEKETIM! MEMLEKETIM!

Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi. Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin, alnımın çizgilerindesin memleketim, memleketim, memleketim... Nazim HikmetPrag, 8 Nisan 1958

Allah Nazım Hikmet gibi vatanına hasret göndermesin kimseyi! Gittim, gördüm ve geri geldim! Benim ayrılığım böyle şiirler yazdırtmadı bana, ama 2 yıllık hasret üzerine yaptığım ve koşturmaca içinde geçen memleket ziyaretim, olmaması gerekenleri görmemi de engellemedi.

2 yıl geçmiş ileriye doğru ancak bizim yukarı ilerleyen iş ve alışveriş merkezlerimiz dışında ileri giden bir seyimiz olmamış. Tabii iyice ilerlemiş trafik problemini saymazsak.

Haa bir de sigara içen sayısında müthiş bir artış var! Medeniyet göstergesi biliyorsunuz! Herkesin ağzında emzik gibi bir sigara. Sanki ellerinde o olmazsa eksik adam oluyorlar. Restoranlarda sigara içilmeyen bölüm icin 2-3 masa ayrılmış. Abartısız!! Ben gelirken daha fazla sigara içilmeyen masa vardı. Taksiciler hala ekmek teknelerinde sigara içiyorlar. Bir kaç tanesini geri çevirince hemen sigarayı attılar “attım abla bak”. Sanki icerideki dumanı da attı anında. O anda içinde bulunduğu aracın kendsine değil müşteriye ait olduğunun bilincinde değil ve olması da kimbilir kaç yıl alır. Artık çok umutlu değilim.

Trafik daha beter olmuş dedim ya... Yeni yollar yapılırsa trafik azalır gibi, pek çok ülkenin deneyip de yanlış olduğu gördüğü bir yaklaşım hakim. İlle kanıtlanmış hatayı tekrar ederek anlayacağız. Belki biz doğru yaparız değil mi? Zavallı Istanbul artık çatlamak üzere ama sesini duyan yok.

Manhattan’a benzemeye çalışan bölgelerde başınızı eğip aşağıya, yola bakmayacaksınız çünkü o zaman Manhattan’da olmadığınızı anlamanız 1 saniye sürmez. Buna da “ayranı yok içmeye, tahteravanla gider helaya” dermiş atalarımız. Sen dik gökdelenleri ama, çevre düzenleme ve yol yapımını devlete bırak. Trafiğin içine et, sonra da belediyeyi suçla. Bir de zeytinyağı gibi üste çıkıp memleketi ilerlettiğinden filan bahset. Yerse!! Yiyor demek ki!

Tabii sevgili belediye yetkililerine de sormak lazım ”kardeşim sen Profilo varken Cevahir’e, Metrocity varken Kanyon’a nasıl ruhsat verirsin?”. Sokaklar araba dolmuş, millet park yeri ve geçiş yüzünden birbirini yiyor hatta vuruyor. Yine sormak lazım bizim belediye yetkililerine ”apartmanların altında daire sayısı kadar otopark olması yasalarca talep edilmişken, neden yok?”. Cevap almayı veya alacağım cevabın mantıklı olmasını beklemiyorum.

Bir kaç kişi bir araya geldiğinde ortalıkta eli silahlar dolaşan canavarlardan bahsediyorlar. Korunma yöntemi de sesini çıkarmamak. Hataya ses çıkarmamanın sonucunu benim söylememe gerek yok.
En acısı da TV karşısında uyutulmak alışkanlığı. TV kanalları dizi kaynıyor. Memleket de dizi müptelası ve dizilerdeki hayatları gerçek sanan hayaletlerle kaynıyor. Para kazanmanın kısa yolunu herkes bulmuş. Çek silahı daya kafaya, ya da kaçır fidye iste. Dizilerde işler öyle dönüyor ya! Çocukların okumak istememesine şaşmamak gerek!

Haber programlarımız ise dehşet! Sürekli kavga halinde bir görüntümüz var. Çoluk çocuk, kadın erkek, herkes birbiri ile kavga ediyor. Düşünüyorum o kadar ülkede TV izledim, burada da sürekli değişik kanalları görüyorum ama bu kadar her haberi kavga ile dolu haber programları yayınlayan kanallar görmedim. Dil bilmenize gerek yok, görüntü çok şey söylüyor. Şimdi bunları görenlere gelin de” Türkiye emniyetli bir ülkedir” deyin bakalım kim inanır? Ellerinde taşlarla mahallenin muhtarlığını taşlayan halkın dehşetli görüntülerini unutamam. Hala ne için taşladıklarını öğrenmiş değilim ancak artık biliyorum ki biz şiddeti sevmeye başlamış bir milletiz. Acil öfke yönetimi lazım.

”Nasıl özlemezsin Istanbul’u” diye soruyorlar. Simit mi: Sevmem ki! Beyaz peynir? Burada alası var. Boğaz? Olabilir. Başka: Gürültü, toz, pislik, kalabalık, hengame! Bunun nesi özlenir? Ben sadece insanları özledim. Güzel insanları! Onlar da burada olsa Istanbul’u hiç özler miyim bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey var; güzel ülkemin içine edenlere, ettirenlere ve onu geri götürenlere çok ama çok kızıyorum.

Bu son bir kaç hafta içinde de beni şaşırtan bilgiler edindim, tesadüfen (gerçi tesadüf diye bir şeyin olmadığına inanırım). Israil’de bir kaç yıl görev yaptıktan sonra dönen birinin Filistinlilere atıp tutması beni şaşırttı. Anlattıklarını dinleyince de hak verdim ve üzüldüm. Ona göre Flistin’in içinde bulunduğu durumu kullanıp yardım paraları ile kendilerine lüx bir hayat kurmuş mutlu bir grup var ve onlar için tankların önündeki zavallılar sadece para kaynağı ve hep öyle kalmalılar. Bu negatif duygular beslemek için çok yeterli bir neden.

Başka biri tanıştığı Diyarbakır’lı, 55 yaşlarındaki bir hanımın anlattıklarını anlattı. Nasılsa başka kimseden duymamışız bunları. Diyarbakır’lı hanıma göre Kürt, Türk ayrımından haberdar olmayan bir ilk okul öğrencisi iken dünyaları okullarına gelen yabancı öğretmenlerin açıklamaları ile bölünmüş. Çok iyi Türkçe konuştuklarını söylediği bu öğretmenlerde sınıfa girip öğrencilere; ”sen Türksün, sen Kürtsün. Sen fakirsin çünkü sen Kürtsün, o zengin çünkü o Türk” demişler ve aynı tutumu tenfüslerde birbirleri ile oynamalarını engelleyerek sürdürmüşler. Böylece masum beyinler ayırım ile tanışmış. Yani anlayacağınız plan daha o zamandan uygulamaya konmuş. Benim aklımda kalan soru ise şu ”o öğretmenler kimdi ve onları okullarımıza kim soktu?”. Benzer deneyimi olan başka kişiler var mı acaba?

Herkes ailesinde kurtuluş savaşında kahramanlık yapmış birilerinden bahsederken bizim ailede boyle kahramanlar yok diye üzülürdüm. Meğerse hiç sormamış ve dinlememişim. Yukarıdaki yabancı öğretmen hikayesini anlattığımda babamın kuzeni de başka bir hikaye anlattı. Babamın büyük dayısı savaş sırasında Atatürk dahil cephe komutanlarının özel korumalığını yapmış ve rahmetli İsmet İnönü bizim rahmetli dayıyı yanına almadan Trabzon’da dolaşmazmış. Eh bunun cezasını da tüm sülale Demokrat Parti iktidara geldiğinde çekmiş. Halk partili oldukları için onlara Demokrat dükkanlar mal vermemiş. Araba lastiği alamadıkları için Trabzon’dan Istanbul’a 27 günde gelebilmişler. Kısacası memleketin bir tarafında ”Türk/Kürt” ayırımı yapılırken, diğer taraflarında da ”Demokrat partili, Halk partili” ayırımı yapılmaktaymış. Politik ve ekonomik tarihimizin bir çok noktası ile ilgili eğitim alırken bu sosyolojik sorunlardan kimse bahsetmemişti. Cumhuriyetin kurluşundan bu kadar kısa süre sonra bir milletin bu kadar kolay dağılması akıl alır gibi değil. Bu noktada iki sorum daha var, ”biz bir millet olabilmiş miydik yoksa tehlike karşısında bir süreliğine birleşmiş bir grup muyduk? ve ”bu ayırımları kimler yaptırdı?”

Bir başka arkadaş da bir Fransız yol projesinden bahsetti. Adını hatırlamadığım projeyle Avrupa Halklarını!! birleştirmek için Paris’ten başlayıp, doğu Karadeniz üzerinden Erivan’a ulaşan bir yol inşaatını başlatmışlar. Arkadaşımın sorduğu ”o bülgede hangi Avrupa halkı var acaba?” sorusu şiddetli bir öfkeyle karşılanmış ama cevaplanmamış. Şimdi ben de merak ediyorum orada hangi Avrupa halkı bulunacak diye. Herhalde Alexander’ın izini sürüyorlar. O zaman Hindistan’da da Avrupa halkını bulurlar. Bekleyip göreceğiz. Bakalım Pandora’nın kutusundan ne çıkacak?

Bir de yıllardır çözülememiş bir davamız var İngiltere ile. Bir başka arkadaş getirdi gündeme. Osmanlı 1. Dünya Savaşına girmeden hemen önce İngiltere’ye gemi yapımı için 40.000 altın vermiş. Ardından Almanya yanında savaşa girdiği için o gemi hiç bir zaman yapılmamış ve para da geri ödenmemiş. Savaş sounundan itibaren yapılan geri ödeme talebine İngilizlerin cevabı, “o Osmanlı’nın parasıydı. Siz Osmanlı değilsiniz, başka bir devletsiniz. O nedenle para sizin hakkınız değildir” olmuş ve hala oluyor. Trajikomik bir durum çünkü savaş sonrasında Osmanlı’nın borçlarını ödemeye mahkum edildiğimiz gibi hala Ermeni katliamı iddiası ile Osmanlı döneminde vuku bulmuş bir olayın bedelini ödememiz bekleniyor. Yahu mantık apaçık ortada. Şimdi soru şu; “bu kadar aptal mı görünüyoruz ki göz göre göre bizimle dalga geçiliyor?”
Tabii bunlar görmek ve duymak isteyenler için bilgiler. Ne yazık ki ülkemin insanlarının çoğu bir vurdumduymazlık içinde ki bunu Atamız ”gaflet ve dalalet içinde olmak” olarak tanımlamıştır. TV’lere yapışık, hayal dünyası içinde yaşayan insanlar grubu! Para kazanmak ve harcamanın telaşesi içinde, koltuğuna yapışıp neredeyse evine gitmeyecek, gerçek hayattan bihaber ve multu olmayan bir insanlar grubu... Biz ise burada ülkemizi ve milletimizi tanıtabilmek, haklarını koruyabilmek uğruna kendimizi parçalıyoruz. Ingilizlerin deyimi ile ”who gives a shit!” Aynen böyle baktılar bana insanlar orada. Onlar için daha önemli şeyler var, kazandığı pozisyonu kaybetmemek (ne anlamda olursa olsun), herkesten daha iyi olmak/görünmek gibi. Aileni ve sağlığını ihmal etmek uğruna...

6 haftalık ve çok yoğun geçen bir geziden sonra şimdi, 2. memlekete vasıl oldum ve sabaha karşı konser veren kuşların cıvıltıları ile sakin bir ortama uyanmanın keyfini sürüyorum Londra’da. Huzur var havada! Korna sesleri olmadan, toz kalkmadan, arabalar ve insanlar üzerime çıkmadan yürüyebilmenin keyfini yaşıyorum. TV’de arada bir de olsa düzgün programlar izleyebilmenin keyfini sürüyorum ve soruyorum ”Istanbul’daki kuşlar nereye gittiler? Yoksa ötmeyi mi unuttular? Yoksa, yoksa gürültüden duyulmaz mı oldular artık?”

Ümran Altunkaya
10 Mart 2007
Londra

2 comments:

Gulbin said...

Umran'cim, ellerine saglik, surekli dusunup de dile getiremediklerimi acikca yaziya dokmussun.. benim de her Turkiye'ye gittigimde yuregim parcalaniyor, gorduklerime cok uzuluyorum, ama ne yapabilirimi dusunuyorum.

sevgiler
Gulbin

Emel said...

Umran super bende 7 aydir Italyada ayni duygular icindeyim.Istanbulu degil arkadaslarimi ozluyorum.Soylediklerine de tamamen katiliyorum. kalemine saglik...