Friday, October 21, 2016

BAHÇIVAN VE BEN

Bahçıvan beni bahçesine aldı. Muhteşem güzellikte bir bahçe bu. Akan sular; gölcükler; boy boy, çeşit çeşit ağaçlar; enfes kokulu, renk renk çiçekler; şarkı söyleyen güzel kuşlar; zıplayan tavşanlar;ağaçlara tırmanan sincaplar ve iştah kabartan meyveler var bahçede.

Çimenlerde yayılıp, çiçekleri koklayıp, ağaçların altında gölgelenirken, bu meyveleri yiyip, kuşları dinlemek istiyorum. Sonra bir anda bahçenin bazı bölümlerinde kurumaya yüz tutmuş bitkiler, temizlenmemiş yapraklar görüyorum. Bazı yerlerde asalak otlar almış başını gidiyor. Böyle giderse bahçeyi yok edecekler. Bir an duraksıyorum. Ne yapmam lazım?! Bahçıvan beni buraya bahçenin keyfini sürmeye mi yoksa bahçede çalışmaya mı gönderdi?

Bu çelişki içinde bahçenin ortasında olduğum yerde duruyorum. Bir taraftan karşımdaki muhteşem manzaraya bakıp mutlu olup, bir taraftan da yardım bekleyen yerleri düşünüp üzülüyorum. Ayağım ne tam olarak ileri, keyif mahalline gidiyor, ne de geri, iş mahalline. Bir kaç ot yolup, bir kaç bitkiye su verdikten sonra düşünüyorum yine "bahçıvan beni bahçeye niye aldı? Keyif sürmeye mi, bahçeye bakmaya mı?".


- Posted using BlogPress from my iPhone

Location:London,United Kingdom

Saturday, September 03, 2016

ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYORMUŞ

Londra metrosundayız. Yanımda orta yaşlı bir çift oturuyor. Oturduğumuz andan itibaren adamın konuşmalarından rahatsız oluruyorum. Sürekli karısını azarlıyor ve sesinin ayarını kontrol edemiyor.

Alkollü olduğu ve her an şiddete döneceği o kadar bariz ki diken üstündeyim.

Kollarından ellerine kadar olan dövmelerden ve aksanından eğitim ve sosyal düzeyinin düşük olduğunu anlamak zor değil.

Dikkatimi eşimle beraber oynamakta olduğumuz "Scrabble"a vermeye çalışıyorum ama o kadar tedirginim ki, kulağım tetikte, konsantre olmakta zorlanıyorum.

Karısından birinin telefonunu istiyor ama telefondaki kişi bunu tanımayınca hem adama küfrediyor hem de karısına kızıyor yanlış numara verdi diye. Karısı, kocası kızmasın diye sakin olmaya çalışıp numaranın doğru olduğunu gösteriyor. Yine başarısız bir görüşme yapıyor adam. Telefonda konuşması bile karşısındakini döver gibi. Etrafındakilerin ve nerede olduğunun farkında değil. Kadına girişecek diye ödüm kopuyor. Nihayet kadın arıyor aynı numarayı ve istedikleri kişiye ulaşıyorlar. Adam öyle öküzce konuşunca karşıdaki da tanımıyor tabii. Neyse kadın kurtardı.

Karısının adına üzülüyorum. Adamı kızdırmamak için alttan alıyor. Kimbilir ne kadar utanıyor herkesin içinde.

Küçükken, sarhoş olup eşlerini döven komşularımızı duyardım. Annem babama yalvarırdı gidip ayırması için. Çok sevdiğim amcaların, yine çok sevdiğim teyzeleri dövüyor olmaları gözlemci bir çocuk için ciddi bir travmaydı ve o travmanın etkilerini hala taşıdığımı bir kez daha gördüm.

Atalarımız ne güzel söylemiş; meret şişede durduğu gibi durmuyor. Bilmiyorsan içmeyi, içmeyeceksin!!! Alkol haram değil de günde bir kadeh olsaydı o kadehin boyutu fıçı kadar olurdu şimdiye. 😜

- Posted using BlogPress from my iPhone

Monday, May 23, 2016

BALIĞIN BAŞI

Hürriyet gazetesi yanımda oturuyor. Göz ucuyla bakıyorum. Elim gitmiyor. Korkuyorum göreceklerimden ve beni üzmesinden. Sonra "saçmalama! Bak bakalım ülkende neler oluyor. Zaten kaç yılda bir görüyorsun gazeteyi" diyor ve tereddütle ikiye katlı gazeteyi sıkıntı ile açıyorum. Daha ilk sayfadaki bir kaç başlığa göz atar atmaz katlayıp geri koyuyorum. Dayanamayacağım!! 😞😞 Kime kızacağımı da çok iyi biliyorum.

David Cameron "bu yavaşlıkla Türkiye AB'ye 3000 yılında ancak girer" demiş mesela. Nasıl anlayalım istersiniz? Türkiye'deki çoğunluğun Nasıl anlayacağını çok iyi tahmin ediyorum. Hemen kurban psikolojisi devreye girecek. Öz eleştirici yapılmayacak. Ben şöyle anladım; "bu medeniyet gelişimi hızı ile giderse, Türkiye ancak 3000 yılında AB standartlarına ulaşarak girmeye hak kazanır. O nedenle endişe etmeyin Avrupa'lı kardeşlerim".

Biz her lafı, her olayı kendine göre yorumlamayı seven bir halkız. Çuvaldızı hiç kendimize batırmayız. "Balık baştan kokar" lafını da suçu başkalarına atmak için çok iyi kullanırız. Halbuki mesela politikacılar baş değildir ki "onlar hata yapıyorsa halk ne yapsın" diyebilelim. Halk baştır, yöneticileri ise ayak. Baş nereye git derse ayak oraya gider. "Milletin Vekili'dir mesela, "Milletin Aslı" değildir.

O nedenle suçu başkasına atmayı bırak yurttaşım; kokan baş sensin! Senin içinden çıkıyor bütün başı bozuklar. Başka ülkeden ithal gelmiyor. Öz be öz yerli malı bunlar. Ne zaman ki sen kanunlara ve çevrendeki her şeye ve herkese saygılı olur, hakkını aramayı bilir, devletin deniz olan malından sebeplenme hayali kuran kerizlikten vazgeçersin, işte o zaman senin vekilin de, yöneticin de adam olur ve senden daha ileri medeniyet seviyesine erişmiş devletler de seni aralarına almakta yarış ederler. İşte o zaman "evet" ya da "hayır" deme seçeceğine sen sahip olursun.

Unutmadan, zamanında AB'ye davet edilen Türkiye idi ve Ecevit bu davete "hayır" derken Yunanistan "evet" demişti. Şimdi ise girmek için kapı tırmalıyoruz. Geçen zamanda aramızda oluşmuş olan medeniyet farkına bakın!

- Posted using BlogPress from my iPhone

Wednesday, April 20, 2016

JAPONYA'DAN KOMŞUM GELDİ




Izgara ve İzakaya. Biri Türkçe biri Japonca. Haklı olarak İngiliz arkadaşlar Izgara Restoranı Japon sanmışlar. Bir kaç km ötede de İzakaya var çünkü. Türkçe ve Japoncanın benzer diller olduğunu ve birbirimizin dilini kolay öğrenebileceğimizi öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Üstelik de çok geç öğrendiğim bir bilgi.

Japon harflerini düşününce iki dil arasında bir benzerlik olması pek olası gelmiyor, hele de korkumuzdan set inşa etmiş eski komşularımız Çinlilerin dili ile bir dil akrabalığımız olmayınca. Şimdi nasıl olup da Çin atlanıp, taa Japonya ile böyle bir benzerliğimiz olabilir? Japonca da eklemeli bir dil bizimki gibi. Kelimelerin sesleri de çok benziyor. Şimdilik Japonca öğrenmek yerine arkadaşıma Türkçe öğretiyorum 😀 Konuşmayı öğrenmek kolay olabilir ama Japonca yazmaya sıra gelince çuvallayacağımızdan eminim.

Japonlar görenek olarak da bize çok benziyor. Giden tabak boş gelmiyor mesela. Daha önce bir apartmanda otururken yemek yapar komşulara dağıtırdım. İngiliz komşum tabağımı yarım saat sonra yıkanmış olarak getirir ve teşekkür ederdi. 3 yıl boyunca tabağı hiç dolu getirmedi ama başka şeyler verirdi o da. Iraklı komşum ise tabağı boş göndermeyeceğim derken aylarca tutar sonra her birimizin tabağını öbürüne verir, kaybederdi. Bu noktada İngiliz komşumu daha takdir etmişimdir. Hintli ve Pakistanlılar da tabağı boş getirmemek konusunda aynı geleneğe sahipler.

Sokağımız Londra'ya çalışmaya gelen Japonların tercih ettiği bir sokak ve yan tarafımdaki eve sadece Japon kiracı alınıyor. 6 yılda 4 aile geldi. Her yeni taşınan Japon komşum ben daha "hoş geldiniz" diyemeden, ma-aile kapımda, mükemmel paketlenmiş bir kutu bisküvi ile belirir ve kendilerini tanıştırırlar. Şimdi karşımdaki evde de bir Japon aile var.

Genelde Japonlar çok çekingen ve saygılı insanlar olduklarından arkadaşlık kurmak kolay olmuyor ama karşımdaki komşum, kocası İngiliz olmasına rağmen kendisi İngiliz de kocası Japon gibi. Bu alışılmışın dışındaki Japon, Soko ile iyi arkadaş olduk. Paskalya tatilinde ailesini ziyarete gittiği Japonya'dan hediyelerle geldi. Ben de aynı dönemde Istanbul'a gitmiş olunca karşılıklı hediyeleştik.

Bizdeki prezantasyon eksikliği konusunda özür diledim. Paketleme konusunda ellerine su dökemeyiz. Çevre konusunda hassas biri olarak teker teker paketlenip güzel bir kutuya konmuş, üzerleri tekrar kağıtla kaplanmış, sonra ayrıca kutusu güzel bir kağıtla sarılmış bisküviler hoş görünse de beni strese soktuğundan bizim paketleme özrümüzden şikayetçi değilim aslında.


Hediye çantamdan küçük bir çay kutusu, bir paket yeşil çay, ipek bir fular ve pirinç krakerleri çıktı. Tepelerinde insan kafası figürleri olan bu nesnelerin ne olduklarını anlamakta zorlandım tabii. Diller benzer dedikse o kadar da değil!


Soko'nun babası da bana Japon işi lakör mouse pad göndermiş ve lakör üzerine bir kaç sayfa bilgi eklemeyi de unutmamış.



"Aa baban bana niye hediye gönderdi?!" diye sorunca, "sen de ona helva gönderdin ya" dedi. Unutmuşum. Bunu bir Batılıya yapsaydım böyle bir karşılık olmazdı. Yahudi arkadaşlarım hariç. Onlar da bize benziyorlar arkadaşlık ve aile konusunda.

Japon'larla ilgili başka bir şaşırdığım bilgi de erkeklerin karılarını çok dövdüğü idi. Soko bunun eski nesilde çok olduğunu hatta kadının erkeğin 3 adım gerisinde yürümek zorunda olduğunu anlatınca da güldüm. Bu benzerlik de olmayıversindi ama!

Sonra Soko ile bahçede oturup annemin pişirdiği kuymağı yedik. Soko restoranlarda bulamayacağını öğrendiği bir yemeği yeme şansına sahip olduğu için çok mutluydu. Telefonundan bana bir kaç yemek masası resmi gösterdi. Tokyo'dayken teyzeleri onu yemeğe davet edip en özel yemekleri pişirmişler. Aynen bizdeki gibi. Ben de o masalarda olmak istedim.

- Posted using BlogPress from my iPhone

Monday, April 18, 2016

Yaşlılara saygı ömrü uzatıyor

BBC 1'de geçen hafta ve bu hafta, iki bölüm halinde yayınlanan "How to Stay Young" (Nasıl Genç Kalınır" programında, genç kalabilmek üzerine yapılan araştırmalardan bahsedilirken, Amerika ve Japonya'da uzun yaşayan insanların bulunduğu yerler ziyaret edilerek ipucu bulunmaya çalışıldı.

http://www.bbc.co.uk/programmes/b0770cpf

Kaliforniya'daki Low Melinda kasabasındakiler 100 yaşında olup da hala dinç kalabilmelerini Vegan olmalarına bağladılar ve kuruyemişin sağlık için önemini vurguladılar. 100 yaşındaki kalp cerrahi çok etkileyici idi. 95 yaşına kadar ameliyat yapmış, 5 yıl önce evde daha dazla vakit geçirmek için emekli olmuş, aklı zehir gibi, hala araba kullanabilen bir asırlık dev. Kasabanın halkının başka bir önemli özelliği de Seventh Day Adventist mezhebine mensup olmaları. Veganlıkları da mezhepleri gereği.

Araştırmalara göre ette büyümemizi sağlayan bir hormon var. Ancak orta yaştan sonra bu hormon yaşlanmamızı hızlandırıyormuş. Acaba et yemediğim yılların bana bir faydası olmuş mudur?🤔

Ayrıca mercimek ve nohut gibi baklagiller yemenin de önemi çıktı ortaya. Baklagillerdeki inulin maddesi içimizdeki yağlanmayı engelliyormuş. Dışarıdan çok iyi ve zayıf görünüp yüksek iç yağına sahip olabilir mişiz. Buyrun bakalım!! Nasıl öğreneceğiz?!

Japonya, Okinawa sakinlerine göre ise insanların uzun yaşaması ve dinç olması toplumlarında yaşlılara gösterilen saygı. Tabii yaşam tarzı ve beslenmenin de önemi var. Okinawa'lılar bol miktarda mor tatlı patates tüketirlermiş. İçinde bulunan ve ona mor rengi veren anthocyanins maddesi de uzun yaşama etki ediyor olabilirmiş ancak program dışında, internette böyle bir iddia bulamadım. Mor patatesten çok böğürtlen bu maddeyi iki kat daha fazla taşıyor görünüyor.

Uzun ömürde genetikten çok yaşam tarzı ve beslenmenin önemli olduğu ve soframızda her renkten gıdaya yer vermemiz gerektiği belirtildi. Türkiye bu anlamda şanslı diyeceğim ama ülkemizdeki stres, sigara içme oranı ve hava kirliliği aleyhimize çalışıyor. Üstelik ortalıkta ömrünüzü kısa kesmeye azimli bir çok öfkeli varlık dolaşıyor.

Bu arada programda ne kadar uzun yaşayacağınızın göstergesi olarak gösterilen bir esneklik hareketi, yapan arkadaşlarıma zarar da verdi. Ben hiç bir yere tutunmadan ayaklarım çapraz olarak yere oturmayı başarabildim, ama kalmayı başaramadım. Oysa 60 yaşındaki arkadaşım her ikisini de rahatça yaptı ama yaparken de kasını çektirdi. Pilates hocamızdan fırça yedik bu nedenle. Her gördüğümüzü denemeden iyice bir düşünmek gerektiğine bir örnekti bu ama iş uzun yaşamak olunca mantık bir süre duruyor 😀

Programda bir çok ilginç bilgi vardı ancak bana en ilginç geleni Japonların "yaşlıya saygı" iddiası oldu. Yaşlılara saygının oldukça düşük olduğu bu ülkede ve olmayacak konularda Batı'ya hızla benzemeye çalışan Türkiye'de bunun etkilerini düşünmeden edemedim.


- Posted using BlogPress from my iPhone

Monday, March 21, 2016

TESETTÜR MAYOLARI M&S'DE

Tesettür ve tesettürlü sayısı İngiltere'de her gün artıyor. Bu eğilimi fark eden Yahudi yatırımlı Marks & Spencer mağazaları, İngiltere'de tesettür mayoları satmaya başlıyor.

















































http://www.modestkini.com/en

Türkiye dışına alternatif mayoları ilk çıkaran bendim, 10 yıl önce. O dönemde Türkiye dışında bu ürünler bilinmiyordu. BBC'de Kom ve Haşema şirketlerini anlatan bir belgesel bana bu fikri vermişti. Müşteriyi eğittim, ürün bilinci yerleştirdim. Aynı zamanda mal aldığım firmalardan daha az kapalı ürün yapmalarını istedim.

Bu tür mayoları sadece dindar Müslümanların aldığını sanma yanılgısı ise sadece Türklere mahsus. Ne yazık ki "laik" geçinen kesimimiz "Haşema" resminin ötesini göremiyor. Bu işi başlattığımda Türk arkadaşlarımdan tepki alırken İngilizler tarafından tebrik edilmiştim, çünkü eve hapsolmuş kadınlara havuza gidebilme ve çocuklarına havuzda eşlik edebilme özgürlüğü sunmuştum. Müşterilerimden aldığım teşekkür mesajları beni duygulandırmıştı. "Size çok teşekkür ederim bu ürünleri sattığınız için. Nihayet yüzmeye gidebileceğim" diyorlardı. Aşırı dindar Müslümanlardan tehdit aldığımı da ekleyeyim- ki aralarında kadınlar da vardı. Onlar da kadının hiç bir şekilde evden çıkmasını istemiyorlardı. Bazı müşterilerimin beni hayattan bezdirdiğini de eklemem lazım.

10 yıl içerisinde çok şey öğrendim. Mesela Amerika'da ciddi bir Hristiyan nüfusu Müslüman mağazalardan kıyafet alıyor, başka yerde bulamadığı için. Kliseye giderken giymek için özel eşarplar satılıyor. Yaka kapatıcı parçalar, uzun bedenli ve kollu tişörtler, kolları kapatan eldiven gibi parçalar, uzun elbiseler, paçalı iç çamaşırları, vs. Onlar da tam kapalı mayo giyiyorlar. Örtülü kadınlar diye bir grupları var. Kendileri gibi olmayan Hristiyanlar tarafından Müslüman sanılıp da hor görülmekten şikayet ediyor ve Müslüman kadınlara bu anlamda destek veriyorlar.

Kanser tedavisi gördüğü veya çok kilolu olduğu veya çok kilo verip de vücudu deforme olduğu veya sırf vücudundan utandığı veya yaşlı olduğu, güneş alerjisi olduğu için mutaassıp mayo alan müşterilerim oldu. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Hindu, Budist, Ateist, doktor, politikacı, ev hanımı, avukat, vs. her dinden, her kesimden müşteri. Yani bu ürünlerin dini ve ırkı yok. İngiltere'nin eski başbakanı Tony Blair'in karısı bile müşterim olmuştu. Dindar Katolik bir aile olduklarını hükümetten ayrılınca ilan etmişti Blair.

Yalnız dindar Yahudiler benden mayo alamadılar çünkü onların inancına göre kadının dizden yukarısının ayrık görünmemesi gerekiyor, yani mayonun boyu diz altına kadar inmeli. Olacaksa yanda yırtmaç olmalı. Bakalım M&S onlara da hitap eden mayolar satacak mı.

Kapıyı ben açtım ve o açık kapıdan bir sürü firma geldi geçti. Araplardan çok kar edeceğini sananlar hayal kırıklığına uğradılar, çünkü onlar özel havuzlarında örtünme ihtiyacı içinde değillerdi. Mal alıp da ödeme yapmak istemeyen mağazalar beni toptan satıştan nefret ettirdi. Sonra ürün resmi çalarak aynı kalite ürünü, hiç görmediği halde, üç kuruşa sattığını iddia eden Çinlilerle uğraştım. Şimdi ise büyükler işe el attı ve ben bu işten çıkıyorum. Ancak sanırım M&S sadece tam kapalı mayo satacak. Oysa pazarın ihtiyacı olan az kapalı mayolar. Fark ettinizse son yıllarda Avrupa mağazalarında etekli ve şortlu mayo modellerinde artış oldu. Haşema türü tam kapalı mayolara talep az. Bakalım ona ne zaman uyanırlar 😜

Hep demişimdir, fikirden para kazanılsa zengin olurdum 😀













- Posted using BlogPress from my iPhone

Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE

Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE

Location:TESETTÜR MAYOSU M&S'DE

Monday, March 14, 2016

KAÇ YAŞINDAKİ ÇOCUK EVDE YALNIZ KALABİLİR?

İngiltere bugün bunu konuşuyor. Geçen yıl 500 kişi çocuklarını ihmal etmek ve tehlikeye atmaktan dolayı tutuklanmış. Bu davalara konu olan en küçük çocuk 6 haftalık, en büyük çocuk da 15 yaşında imiş. Aradaki fark çok fazla, değil mi?

Şu anda kanunda çocuğu evde yalnız bırakabilme konusunda belli bir yaş sınırı yok. O nedenle ebeveynlerin bir referans kaynağı da yok. Çocuklarının tehlikede olup olmayacağına kendileri karar vermek zorunda ki, bu imkansız. 11 yaşındaki yeğenimle sürekli bu konuda sorun yaşarım, bende kaldığı zamanlarda. Ya evden, ya da arabadan çıkmak istemez. Kavga kıyamet ve çoğunlukla gideceğim yere geç kalarak çıkarız. O zaman bu ebeveynleri anlayabiliyorum.

Dünyanın her ülkesinde yalnız bırakılan çocukların başına gelen felaketleri biliriz. Örneğin; beni 3 yaşında kamyonda yalnız bırakan babam, ben arabanın vitesini boşaltıp da kamyonu göle doğru gönderince, kamyona yetişmek için koşmak ve beni bir daha araçlarda yalnız bırakmamak zorunda kalmıştı. Ben araba kullandığımı sanıyordum. Hedefimde bir göl olduğundan filan haberim yoktu. Bir babanın dehşetini düşünün, hem evladınız, hem de ekmek tekneniz felakete doğru hızla yol alıyor, çünkü siz haklı olarak 3 yaşındaki bir çocuğun kamyon kullanmaya yelteneceğini hiç düşünemiyorsunuz. İşte felaketler böyle hayal edilemeyen durumlarla geliyor.

Şimdi yaş limiti konusunda hukukta bir netlik oluşturulması konusunda kampanya başlatıldı. Tabii bu her o yastaki çocuk yalnız bırakılabilir anlamına gelmeyecek.


- Posted using BlogPress from my iPhone