Monday, January 18, 2010

HAYATIMIN BOZ-YAP’INDAN GİTTİ BİR PARÇA DAHA

Bir koca çınar daha devrildi bu sabah. Aslında o kadar da koca değildi. Daha sonbaharındaydı yaşamının. Kışına girmemişti. Çalınmıştı onun kışı çok önce, daha baharındayken ömrünün.

Katı bir laik ama bir o kadar da geleneksel, köyden çıkmasına rağmen İstanbul şivesi ile konuşan bir Cumhuriyet öğretmeniydi O. Öğretmenliğin kutsal ve saygın bir meslek olduğu bir dönemde yetişmişti. Öğretmenlik yaptığı köy ve mahallelerde saygın biriydi. Kahveye girdiğinde “hoca” diye saygıyla karşılanırdı. Sadece çocukların değil büyüklerin de hocasıydı.

Çocukluğumda bir süre bizimle beraber yaşamıştı. Daha 5 yaşımdaydım. O nedenle farklıydı yeri. O zamanlar onun kitaplarından öğrenmiştim harfleri yazmayı. Yine o zamanlar nişanlanışının heyecanı sarmıştı aileyi. Yengemi görmeye götürmüşlerdi beni. Dayım çok yakışıklıydı gözümde, yengem de çok güzel. Bir öğretmene layık bir gelindi. Damat tarafı olarak onurluyduk.

Bize çok yakın oturdular yıllarca. Ateşli tartışmalarımız oldu ama birbirimizi hep başka sevdik kızsak da. Tahammül edemediği şeyler cehalet ve hurafelerdi.

Sanat yönü gelişmişti. Saz, kemençe çalar, güzel resim yapardı. Bu yeteneği ona öğretmenlik mesleği eski onurlu yerini kaybettiğinde ve öğretmenler unutulduğunda yardımcı olmuştu. Gözümün önünde kısacık bir sürede tepetaklak olmuştu öğretmenlerin toplumdaki yeri. Saygınlığını yitirmiş, geçim kaygısında ideallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı öğretmenler. Kimi pazarcılık, kimi taksi şöförlüğü yamaya başladığında dayım çok zorlanmıştı. Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta öğretmenlik onuru vardı. O da öğretmenlik onurunu en az zedeleyecek işi, tabelacılığı seçti. En azından bir sanat yapıyordu.

O arada gırtlak kanseri oldu ve sesini kaybetti. Gittikçe agresifleşti. Beyninde tümör bulundu. Kapılarında bekledik, ağlaştık. “Ben hayatim boyunca her şeyi çocuklarımın iyiliği için yaptım” demişti bana ameliyat öncesi. Öyle ya gitmek vardı da dönmek olmayabilirdi. Kurtardı ama ilaçlar onu yürüyen bir bitkiye döndürdüler. O tartışmalar bitti, dalgalar duruldu, o ateşli idealist adam gitti.

Okumak için köyünden her gün kilometrelerce öteye kar, yağmur demeden yürümüş, dereler geçmiş bir çocuk; Erzurum öğretmen okulunun yatakhanesinde kış sabahları yorganını duvara diklemiş bir genç, köy çocuklarına umut vermiş bir öğretmendi.
Evet yorganını duvara diklemişti çünkü ranzasının üstünde yatan çocuk gece altına kaçırdığında onun yorganı ıslanır ve soğuktan donmuş olurdu o kış sabahlarında. Sobalarını onlar kalkmadan önce yakacak bir anaları yoktu başlarında. Yine ıslak yorganların altına girerlerdi akşam olunca. Öyle şartlarda okumuştu o zamanın öğretmenleri. İkisi benim dayılarımdı; Mustafa ve Ali Kemal Kara. Ailenin en küçük erkek çocuklarıydılar.

Mustafa dayımı 1989 yılında kanserden kaybetmiştik. Yine Londra’daydım o zaman. Çok sevdiğim dayımın kaybı gurbette yıkmıştı beni. Ali Kemal dayımın zedelenmiş beyni geçen hafta oynadı son oyununu. Bir haftalık bir uykuya yattı ve bu sabah başka bir alemde uyandı. En genç iki erkek kardeş büyüklerinden önce göçtüler. Belki de o Erzurum kışlarında, öğretmen olmak uğruna feda etmişlerdi ömürlerinin önemli yıllarını.

“Ağlama” diyor kardeşim “biliyorduk böyle olacağını”. Ağlıyorum. Hayatımın boz-yapından eksilen bir parçaya, bir daha göremeyeceğim o sevgili yüze, onu bir kez daha görememiş olmaya, onun hakkında öğrenmemiş olduklarıma, sormadığım sorulara, alamadığım cevaplara, onunla geçirmediğim zamana ağlıyorum.

Yolun açık, melekler seninle olsun dayıcığım.

3 comments:

Ayla T. said...

Ölümler benim de canımı çok acıtır.Başınız sağolsun.

Umran Altunkaya said...

Tesekkurler. Allah hepimize sağlıklı bir ömür nasip etsin

Servis said...

Blogunuzu sürekli takip ediyoruz.Bambustor olarak bu paylaşımları yaptığınız için teşekkür ederiz.