Saturday, March 12, 2016

LONDRA'DA YAŞAMA BEDELİ PROTESTOSU

Oxford Circus istasyonundan çıkarken tantana karşıladı beni. Bir grup "Londra'da Yaşam Bedeli/Ücreti (London Living Wage" talebi ile protesto gösterisi yapıyordu. Londra'nın bu ünlü alışveriş caddesini seçmelerinde ve Top Shop mağazası önünde durmalarında bir abes görmedim. Oysa bulundukları her noktanın bir hedef olduğunu tahmin etmem gerekirdi. Demek ki Top Shop, Yaşam Ücreti Fonu'nun (Living Wage Foundation) belirlediği 9.40 sterlin saat ücretini ödemiyor. Asgari ücret saat başına £6.70 ve Londra'da yaşam çok pahalı olduğundan bir çok genç birlikte ev paylaşarak yaşamaya çalışmakta. Genç evli çiftler dahi başkaları ile ev paylaşmak zorunda kalabiliyorlar.



Hızla hedefimdeki mağaza Housr of Fraser'a gidip işimi hallediyor ve John Lewis'e geçiyorum. John Lewis buranın Boyner'i veya şu anda Istanbul'dakilerin alışık olduğu Debenhams'ın bir kaç gömlek üstü diyebileceğimiz, İngiliz sembolü olan bir çok katlı mağaza. Aynı zamanda bizim Makro Süpermarket sınıfında Waitrose süpermarket zincirleri sahibi. Bu şirketin en önemli özelliği personelini hisse sahibi yapması. O nedenle iş görüşmeleri çok sıkı geçiyor ama o sıkı dokunmuş elekten öyle kaçanlar oluyor ki bazen, parmak ısırtıyor.

Eşimle buluşacağım için koştura koştura giderken büyükelçimizin eşini görüp selamlıyorum. Bir kaç dakika sonra ödememi yaparken kıyamet kopuyor. Sirenler ve hoparlörle bağırmalar ortalığı yıkıyor. Anlıyorum ki Top Shop'un önündeki kortej harekete geçmiş. "Amma da gürültü geliyor caddeden" derken mağazanın yangın alarmı çalmaya başlıyor. Ben bir taraftan telefonda eşime laf anlatmaya çalışırken tehlikeyi de anlamaya çalışıyorum. Hoparlörlerden anons yapılıyor "lütfen asansörleri kullanmayın". Yürüyen merdivenlerin başına gelirken gürültü artıyor ve anlıyorum ki protestocular mağazanın içine girmişler. Kimse engel olmuyor. "Türkiye'de bunu yapabilirler miydi?" diye düşünmeden edemiyorum. Merdivenlerin başındaki görevliler bizi mağazanın arka tarafına yani göstericilerden uzağa yönlendiriyorlar. Çıkarken bir anonsa daha duyuyorum "sayın müşterilerimiz mağazadan çıkmak zorunda değilsiniz". Ben çıktım bile






Yolda niye John Lewis'i seçtiklerini düşünüyorum. Acaba onlar da mı asgari ücret ödüyorlar?! Gösteri amacına ulaştı. Kafama soru işaretini soktu işte 🤔




- Posted using BlogPress from my iPhone

Friday, March 11, 2016

JAPON ÇAYI

Japon komşum Soko'ya çaya davetliydim bugün. Kendisi bir kaç yıldır çay servis eğitimi alıyor ve bu eğitim 20 yıl sürebilirmiş. Annesi bir "Çay Uzmanı". Kafamın almadığı bir uzun süre bu, ama çay sadece içmek için değil, bütünüyle ruhsal ve kültürel bir tören onlarda.






İlk olarak törenle ve özel aletlerle hazırlanan "macha" çayını içiyoruz. Her kabın durduğu yer ve birbirine olan mesafesi konusunda kurallar mevcut. Sebebini anlamam uzun sürer. Soko'nun İngilizcesi anlatmaya yeterli değil. Bir gün fırsat bulursam okurum. Hemen buradaki Türk arkadaşlar için bir çay töreni organize etmek istiyorum ama yanaşmıyor. Daha fazla alet ve ona uygun bir ortam lazımmış. British Library'de her ay yapılan çaya gitmem daha uygunmuş. Öyle yapacağız artık.






























Kınaya benzeyen yeşil Macha (Maça) çayı tozu ile kaynar su traş firçasına benzeyen, bambudan yapılmış bir fırça yardımı ile köpürtülüyor. Bu kulpsuz çay tasının sunumu da belli kurallara bağlı.












Tasın bir ön yüzü, bir de arka yüzü var. Tasın ön tarafı konuğa bakacak şekilde konuğa veriliyor ama o ön taraftan içmiyorsunuz. Tası hafifçe iki defa avucunuzda döndürüp bir iki yudum alıyor, sonra geriye doğru çevirip tekrar içiyorsunuz. Son kalan bir kaç yudum çay birden içiliyor. Yani fondip! Macha çayı çok pahalı olduğundan sadece özel zamanlarda içiliyormuş. Bir çok kişinin tadını beğenmeyeceğine eminim. Ben böyle bitkilere meraklı olduğumdan "sağlık ve saygı" adına keyifle içtim.

Sonra bildiğimiz gibi demlenen yeşil çay içtik. Japon yeşil çayı epey sert. Bir kere servis edildikten sonra çaydanlıkta kalan yapraklara bir kez daha su dökülüyor ve ondan sonra hem çay içilmiyor hem de yapraklar ıskarta oluyor.

Masamızda Japon sadeliği vardı. Soko'nun hazırladığı sade bir çiçek aranjmanı ve bir kaç bisküvi. Bizim gibi masayı hınca hınç doldurup da "ah şunu deneyemedim" veya "şundan doyasıya yiyemedim" dedirtmiyorlar.












Mart'ın birinci günü kızlar günüymüş Japonya'da. Dolayısı ile masamızda bu güne özel bisküviler vardı. Bizim kağıt helva gibi bir malzemeden yapılmış malzeme in içine kırmızı fasulye ezmesi koyup yedik. Bu bisküvilerin bir kısmı istiridye kabuğu şeklindeydi. Japonya'da kadın simgesi istiridye kabuğu imiş.






Kızlar günü dolayısı ile etrafta Prens ve Prenses figürlerinden oluşan minyatür heykeller ve tablolar vardı. Resimlerde görebilirsiniz. Büyük figür prens yani erkek, minyon olan da Prenses hanım 😀

Japonların paketleme süslemedeki aşırı titizliği, her bir bisküviyi ayrı ayrı paketleme hastalığı "doğaya" zarar konusunda kafayı yiyen benim gibi birine çok hoş görünse de, aynısını yapmama engel oluyor. Biz sırası geldiğinde gazete kağıdına hediye paketleyen, birbirine verdiği hediyenin paketini özenle açıp "bunu tekrar kullanırız" diye kenara ayıran bir çiftiz.

Japon Türk ilişkileri bizim sokakta şu anda iyi gidiyor. İki ev arasında geleneksel yemekler el değiştiriyor. Daha çok yemek yapan taraf ben olduğum için, Türk yemeklerinin karşı tarafta çok beğeni kazandığını artık biliyoruz. Yoğurtlu çobana bile bayıldıklarına göre tamamdır bu iş.

Bir kaç yıl önce yan tarafta yaşayan Japon hanıma yemek verirdim. Bir gün resimlerini çekip bloguna koyduğunu söylediğinde paniklemiştim "ama görüntüleri güzel değil ki!" Bilseydim zeytinyağlı fasulyeyi verirken fasulyeleri tabağa güzelce dizerdim 😜 O herkesin çok beğendiğini söyledi. Bizim ev yemeklerimizin düzenlenmesi çok zor, çoğunlukla sıvı olduğu için. Kayınpederim Türkiye ziyareti sırasında "hiç bu kadar karışık görünen (itici demek istedi) ama güzel tadan yemekler görmedim" demişti.

Şimdi Japon komşumla Türk ve Japon yemek günü organize ediyorum. Sadece ailelerimize özel. 😀 Ben ondan, o da benden tarif alacak.


- Posted using BlogPress from my iPhone

Monday, May 11, 2015

KOYUN MU, ÇOBAN MI?

Perşembe günü Britanya'da seçimler vardı. Seçmenin yaklaşık %60'ı oy kullandı. Sandıklar saat 22.00'de kapandı. İlk sandık sayımı bir kaç saat içinde yapıldı ancak bütün sandıklarını sayımı ertesi gün öğle saatlerini buldu. Muhafazakarlar bütün koalisyon öngörülerini yıkıp, tek parti olarak iktidar olabilmek için yeterli sayının da ötesinde milletvekili çıkardılar. Sonuçlar belli olur olmaz, seçimlerden beklediği başarıyı bulamayan 3 büyük muhalefet partisinin (zaten 7 parti var) liderleri ard arda istifa ettiler. Üçü de "seçim sonuçlarının bütün sorumluluğu bana aittir. Özür diliyorum" diye açıklama yaptılar. Yani hiç evelemeden, gevelemeden adam gibi başları dik gittiler. Haa daha sonra yine onları seçerler mi? O parti üyelerine kalmış ama en azından onlar arkadaşlarına tekrar seçme hakkını verdiler; halkın önüne çıkıp özür dileyip, kimseye bok atmadan sorumluluğu üstlendiler.

Başbakan David Cameron 6 yıl önce partinin başına geldi, 5 yıl önce başbakan oldu ve seçimlerden önce, eğer tekrar seçilirse bir dönem daha başbakanlık yapıp sonra çekileceğini açıkladı. Yani şimdiden istifa etmiş sayılır. İşçi Partisi Başkanı Miliband 5 yıl önceki seçimlerden sonra istifa eden  Gordon Brown'ın yerine gelmişti ve bu seçimde de o başarısız olunca gitti. Liberal Parti Lideri Nick Clegg yine 5 yıl önceki seçimlerde parti başına geçmiş, koalisyonda Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmıştı ve bu seçimlerde yenilgiye uğrayınca istifa etti. Yani bu liderlerin hepsi taze. Turşu olmaya vakitleri olmamış insanlar ve buna rağmen hırs yapmadan "durun! Bende daha çok iş var. Bakın öğreniyorum" filan diye zırvalamadan bırakıverdiler kendilerini.

Zaten kendileri bırakmasalardı parti onları iterdi. Bizdeki gibi lider yönetmiyor partiyi sadece. Lideri yöneten unsurlar çok güçlü parti içinde. Öyle "Başbakan oldum istediğimi yaparım" falan da yok. Parti içinde güçlü olan kişiler ve birimler yönlendiriyor başbakanı da. Adamlar akıllı, yüzleri eskiyip de halktan ilgi göremeyeceklerini anlayınca perde arkasına geçiyor ve seçilme potansiyeli olan adayı öne geçiriyorlar. Sonra da parti politikalarını duruma göre ayarlayıp danışman ve kontrolör olarak devam ediyorlar ideallerini uygulamaya. Kısacası kısa günün karının hesabı yapılmıyor, uzun dönemde ülke çıkarının ve ideallerin gerçekleşmesinin hesabı yapılıyor.
Bize çok benziyor değil mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle onurla seçim yenilgisini sahiplenerek istifa eden kaç lider hatırlıyorsunuz? Ben net olarak kimseyi hatırlamıyorum. Neredeyse yarım asır Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş arasında dönmedi mi Türk politikası? Şimdi de 4 lider arasında dönüyor top. Bizim politikacılar yüzsüz. Bizim liderlik koltukları yapışkan. Ya kıçları yapıştığı, ya da fazla beslenip sıkıştıkları için kalkamıyorlar o koltuklardan. Hatta yetmiyor, adam Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına geçtiği halde iki pozisyonu da idare etmeye çalışıyor. Böyle bir aç gözlülük ve iktidar hırsı var bizim ülkemizde ve insanımızda. İnsanımızda çünkü o politikacılar da insan ve o toplumdan geliyorlar. Yani politikacılar toplumun yansıması.

Yoksa olay "ben lider olamayacaksam sen de olma. Öyleyse bu adam zaten oraya hasbel kader çıkmış, o devam etsİn" diyen hanedan zihniyeti mi?  Bence öyle, yoksa Kurtuluş Savaşını kazanıp İngilizleri İstanbul'dan çıkardığımızda Atatürk'ün bazı silah arkadaşlarının ve bir çok Meclis üyesinin Padişah'ı tekrar başa getirmek istemeleri nasıl açıklanabilir? Demokratik olmak düşünmeyi, irdelemeyi, eğriyi doğrudan ayırmayı, cesareti, sorumluluk almayı ve yenilgiyi onurla kabul etmeyi gerektirir. Bu niteliklere sahip olmak da ciddi bir bilgi birikimi, düşünme ve çalışma gerektirdiği gibi tehlike de içerir. Ee bu kadar sıkıntıya girmektense çobanlığı başkasına bırakıp, güdümde olmak her koyunun hayali değil midir? Seçilmek kadar seçmek de büyük sorumluluklar içeriyor çünkü.
Hangi çayırda otlayacağımı düşünmeme gerek yok. Nasılsa çoban beni bir yere götürecek. Orayı beğenmezsem, işte o zaman bir şeyler düşünürüm ama o kadar tembelim ki canıma tak edene kadar sesimi çıkarmam. 

"Sen söyle ben yapayım. Sonuç kötü olursa suçlayacağım biri olsun".

Thursday, May 07, 2015

İNGİLTERE'DE SEÇİMLER

İNGİLTERE'DE SEÇİMLER

Bugün İngiltere'de genel seçimler var. Yani hafta içi, Perşembe günü. Herkes her zamanki gibi işinde ve gücünde. Ülkede hayat durmuş değil.

Bugün yaklaşık 50 milyon Britanya'lı, 50.000 civarındaki oy merkezinde oy kullanarak 650 milletvekili ve 9.000 yerel yönetici seçecek. 

Oy merkezleri sabah 07:00'de açıldı ve akşam saat 10:00'da kapanacaklar. Bu saatler ülkedeki üretimin durmaması, normal hayatın sekteye uğramaması için, çalışanları düşünerek ayarlanmış. Oyunuzu sabah işe gitmeden veya akşam döndükten sonra kullanabilirsiniz. Biz oyumuzu Nisan ayında posta yolu ile kullandık. Dolayısı ile bugün bir koşturmacamız yok. Ayrıca seyahat planınız varsa oy kullanmak sizi engellemiyor çünkü ya posta yolu ile ya da internet üzerinden geniş bir zaman diliminde oy kullanabiliyorsunuz. İşte vatandaşın özel hayatına saygı ve vatandaşa kolaylık böyle bir şey. Oysa ben Türkiye seçimleri için oy kullanamayacağım çünkü İngiltere'deki Türk vatandaşlarına oy kullanma imkanı sadece 30-31 Mayıs tarihlerinde veriliyor ve ben o tarihlerde ülke dışında olacağım. 

Seçimler geldi ama biz ne bir bağırtı, ne slogan, ne seçim aracı, ne çevreyi kirleten bayraklar, ne de meydanlarda kulak çınlatan mitingler gördük. Gördüğümüz bilboardlar ise çok az sayıda ve çok dikkat çekmeyen unsurlardı. Eğer ilginiz yoksa, hele haberleri de izlemiyorsaniz -ki buradaki Türk nüfusun çoğunluğu İngiliz kanalı izlemez-, ülkede seçim olduğunu anlamanız çok zor olurdu. Naralar atılmadı, şarkılar söylenmedi, hoparlörlerle gürültü kirliliği yapılmadı. Sadece posta kutumuzdan bölgemizdeki adayların broşürleri atıldı. Bir kaç aday kapıları çalıp kendini tanıttı. O kadar.




Thursday, April 30, 2015

EN BÜYÜK DÜŞMANIM; MÜKEMMELİYETÇİLİK!

Artık yeter! Bu gün bu işi bir kaç dakikada bitiriyorum. Hep böyle olur zaten; bir işi çok iyi yapabilmek için erteler durur sonra ertelemekten bunalıp iki arada, bir derede yalap şalap bitirip sonuçtan memnun kalmam. Mükemmeliyetçinin açmazı da bu işte. Hem işi iyi yapmak için bin dereden su getireceksin, sonra bu etraftda dolanıp, hedefe vuramamaktan sıkılıp okunu rastgele sallayacaksın. Allah muhafaza bir tehlike ile karşı karşıya kalsam da tek kurşunum olsa ayvayı yemişim. Hedeften saptı mı o tek kurşun, bitmişsin.

Ne mi yazmaya çalışıyorum?! Son yazdığım yazının tarıhıne bakarsanız bundan 5 yıl önceye tekabül eder. 5yıl!!! 5 yıldır ben o son yazıdan sonra gelecek yazıyı yazmadığım için blogum bekliyor. Niye? Çünkü ben son yazıdan sonraki ilk yazımın ne üzerine olması gerektiğini belirlemiştim ama yazmadığım için ondan sonra başka konularda yazdığım her yazıyı biriktirdim. Bu nasıl bir açmazdır böyle?! İnsanın kendine hükmedememesi, zayıflığı ile başa çıkamaması çok yorucu bir durum.

İşte bu sabah hiç planlamadan daldım bu işi halletmeye. Çünkü çok bunalttı beni. Bir sorunun varlığını bilip de görmezden gelmeye çalışmak aynen bir köşede hayalet olduğunu bilip de yok farz etmeye çalışmaya benziyor. Bakmamaya çalışşsanızda içinizdeki korkuyu yok edemiyorsunuz. Oysa meseleyi üzerine atlayarak çözüp huzura kavuşmak mümkün. Yazıyorum işte, kırıyorum bu ataleti. Varsın yazılarım düzensiz konularla olsun. Olsun da saklandıkları yerlerden çıksınlar çünkü hepsi omuzlarımda bir yük gibi. Bu bana bir de çocukluğumdaki bir hikayeyi hatırlattı; hani maymum bir kadının başına yapışıyor ve yıllarca oradan inmiyordu. Bu mükemmeliyetçilik de öyle bir bela. İndiriyorum o maymunu başımdan.

İnsanın en güçlü tarafı aynı zamanda en zayıf tarafı olurmuş. Benimki de böyle. Mükemmeliyetçilik başarının düşmanıymıs. Kesinlikle doğru. Mükemmel olanlar başarılı oldu da, olmayan olmadı mı?

Thursday, December 09, 2010

“KURTLAR VADiSi” BBC’DE

BBC1’de yayınlanan “Waking the Dead (Ölüyü uyandırmak)” adlı dizi takip ettiğimiz bir kaç diziden biridir. Çözülemeyip rafa kaldırılmış cinayetleri çözer uzman polisler. Her bir konu birer saatlik iki bölüm halinde, iki hafta içinde yayınlanır. 


Televizyon izleme alışkanlığımız olmadığından bu diziyi sezonu bitip de DVD olarak yayınlandığında alır ve kendi programımıza göre izleriz. 8. Sezonun birinci bölümünü ancak izleyebildik. Çıplak bir kadının ormanda koşmasıyla başlayan görüntüler ve diğer kanıtlar kadının kaçırıldığını göstermekteydi. Polis koruması altına alınan kadının DNA örneği yıllar önceki bir çifte cinayet mahallinde bulunan DNA ile örtüşünce konu ekibimizin birimine aktarıldı ve öğrendik ki cinayet kurbanlarından biri olan genelev/gece klübünün sahibi  bir Türk adam. Bir kaç dakika sonra kadını kaçırmış ve ellerinden de kaçırmış olan ekibin kimliği de belirdi ekranlarda. Önce kötü görüntülü, kıllı, üç numara saç tıraşlı, esmer ve yapılı, kısacası tipik akdenizli görüntülü adamın bileğindeki dövmeye odaklandı kamera. “Hay Allah çok tanıdık bir şeyler var bu dövmede” derken eşim ekranı dondurdu ve beraber okuduk. Ortadaki kurt kafası resimin etrafında “Vadideki Kurt” yazmaktaydı. Yüzümde muzip bir gülümseme belirirken kahkahalarımı tutamadım ve Stuart’a açıklamayı yaptım. O da “Kurtlar Vadisi Irak” filmini izlediginden konuyu biliyordu ve o da gülmeye başladı. Derken kötü adamımız -ki adı Çoban oluyor- kadını ellerinden kaçırmış olmalarından POLAT’ın hiç hoşlanmayacağını diğer iki kötü adama söylüyor.

Artık net olarak anlıyoruz ki birileri Kurtlar Vadisi sizinden esinlenerek bu konuya hayat vermiş.  Vadideki Kurt Dogu Anadolu’daki bir mafya örgütü ve Polat da lideri olarak tanıtılıyor.
Fakat ayrıntılar komik. Çoban’ın elinde koca nazar boncuğu taneli, genelde araba camlarına veya duvara takmak için süs olarak üretilen 30’luk tesbih var. Anlaşıldığı kadarı ile adam nasıl tesbih çekildiğinden bi-haber. Tesbih o kadar komik duruyor ki dizinin bütün ciddiyeti beş paralık. Zaten adamın aksanından Türk olmadığı aşikar. “Ya Yunan ya da Israil’li” diyorum ancak adam Rus aksanı ile konuşuyor, Arap aksanı da değil. Genelde Arap aksanı yakıştırılır Türklere. Nedense “Gece Yarısı Ekspresi” adlı filmi anımsıyorum. Hiç izlemedim ama ordaki Türkleri Rumların canlandırdığı söylenmişti.

Diğer iki “Türk”ün de aksanı Türk değil ama nereye ait oldukları da belli değil. Türk olabilecek bir görüntüleri var. “Belki de burada doğmuş büyümüş Türklerdir” diye düşünüyorum ama bu savım da adamların zorla araya sokuşturulmuş 2-3 Türkçe cümleyi katletmesiyle suya düşüyor. Cümleleri anlayabilmek için geri gidip bir kaç defa dinlemek zorunda kalıyorum. “Bu herifler kesinlikle Türk değil. Peki yaklaşık 350 bin Türkün yaşadığı bu ülkede 3 tane Türk aktör yok mu?”. Daha önce izlediğim başka bir dizide oynayan Türk oyuncular vardı. Ciddiyeti ile bilinen BBC’nin böyle bir hata yapmasına ve Türklere uymayayan karakterler sergilemesine kızıyorum çünkü bu uygunsuzluklar dikkatimizi dağıtıyor ve konudan uzaklaşıyoruz. Bari adamları Türkçe konuşturmayın.

Dizinin bitiminde eşim bu karakterleri oynayanların isimlerini bulmaya yöneliyor çünkü ben “kesinlikle Türk değiller” diyorum. İsimleri not alıyorum ve araştırıyorum;
Alki David : Kıbrıslı Rum (Çoban karakterini oynayan). Yapımcılar da Rumlarla bizi birbirine çok yakın ırklar olarak görüyor olsa gerek, ancak bu adam Türk bile olsa Türk olmasına şaşardık.
Tam Mutu: Başka oyunlarda rol alması dışında hakkında hiç bir bilgi yok.
Sam Vincenti: Arap/İtalyan. Zaten en çok Türke benzeyen de buydu.
Jason Hunjan: Yine hakkında bilgi olmayan bir oyuncu. Fazla bir rolü olmadan, öldürülmüş adamı oynuyordu.

Polat karakteri hiç gösterilmedi. Kötü adamlar çok salakça hatalar yapıp polis tarafından öldürüldüler.
Kurtlar Vadisinden fikir alıp da bu diziye veren kim çok merak ettim. Onca başka isim olabilecekken neden “Vadideki Kurt” ismi seçilmişti?

Ümran Altunkaya
09/12/10
Londra

Saturday, January 23, 2010

HANİFE

28 Ağustos 1976 günü doğmuştu. Daha bir kaç günlüktü ilk gördüğümde. Samsun’dan, babaannemin yanından geri getirmişti beni babam. 10 yaşında, artık bebekleri daha iyi anlayacak bir yaşta olduğum için çok büyülenmiş ve onu hemen sahiplenmiştim. Okulun ilk günü arkadaşlarımı eve kardeşimi göstermeye getirmiştim gururla. Bebek çok nadirdi ya bizim mahallede!
Daha 7 günlükken babam Libya’ya gitti. Zorluklar yılı oldu o yıl bizim için. Babamın gönderdiği paranın bize ulaşması 3 ayı buluyordu. Ona rağmen her gün gazete almak ve orada okuduğum sağlıklı beslenme metodlarını küçük kardeşime uygulamakta ısrar ediyordum. Kızlar da peşimden ... O bizim oyuncağımız olmuştu.
Bazen hamile kadınlar gelir “ay Fatma abla şu senin kıza bakmaya geldim. Belki benim çocuğum da onun gibi güzel olur” deyip onu seyrederlerdi.
Bir gün az kalsın boğuluyor, başka bir gün az kalsın bir arabanın altında kalıyordu.
Bir yıl sonra babam Libya’dan döndüğünde onu kendine alıştırmak için çikolatalarla beslemişti. Hepimiz hala çocuktuk ama onu hiç kıskanmamıştık.
Bir sabah mutfakta onu buzdolbaına su dolu şişeler koyarken bulduğumda o 7, bense 17 yaşındaydık. “Bunlara sakın kimse dokunmasın” dedi.
“Ne yapacaksın onları?”
“Pazarda su satacağım yarın”
Bunu duyan annemin gözleri yuvalarından fırladı.
“Çingene mi olacak bu çocuk ne! Rezil edecek bizi. Yardım et Allahım!”
“Sakın bir şey söyleme anne. Bırak yapsın. Kendine güvenini kırma çocuğun” dedim. Girişimciliği ve cesaretine hayran olmuştum.
Ertesi gün semtimizin en büyük pazarıydı. Hanife şişesini ve bardağını alıp yola çıktı. Şimdi düşünüyorum da acaba bu gün kim o yaştaki çocuğunu pazara tek başına bırakır? Benim tanıdığım hiç kimse, ama o zamanlar şimdikinden çok farklıydı.
O gün boyunca Hanife bir kaç tur yaptı pazara. Küçük elleri ancak küçük şişeler taşıyabiliyordu. Akşam eve elinde küçük bir kesekağıdı ile geldi ve “anne bunu sana aldım” deyip anneme verdi. Bütün gün kazandığı ile anneme yarım kilo üzüm almıştı. Annemin en sevdiği meyveyi...
Ertesi hafta sokaktaki kendi yaşıtı bütün çocukları örgütledi ve kendi bayiileri şeklinde pazarın belli noktalarına yerleştirdi. Kendisi de parasını ödemeyen müşterilerden tahsilat yapma ve bayilerine su yetiştirme görevini aldı. Akşamları paraları toplayıp herkese payını verdi. Kendi payına düşenle her seferinde anneme bir hediye alıp geldi.
Bu su satma işi kaç hafta sürdü hatırlamıyorum. Sanırım yaz bitene kadar ama onun girişimci ruhu hiç durmadı. Lise yıllarında okulda jeton ve promosyon malzemesi satarak ve öğretmenler odasından öğretmen çağırmaya para alarak sürdürdü girişimciliğini.


Yıllarca etek giymedi (okul hariç). Saçlarını kısacık kesip oğlan çocuğu gibi dolaştı ancak genç kız olduğunda çirkin ördek yavrusu müthiş bir kuğuya dönüşmüştü. Beğenen çok ama yaklaşmaya cesaret eden azdı. Caddedeki mağazalardan birinde çalışan bir çocuk aşık olmuş ama açılmaya çekinip babasını babama göndermişti. Büyük hata! Hanife çıldırdı. Onun aklında evlenmek yoktu ve üstelik o gelenekselliği hep red etmişti. Gitti, çocuğu buldu ve yakasına yapıştı. Gerisini anlatmaya gerek yok. Çocukcağız bin kere pişman olmuştu.



 Fotoğrafçılığa çok meraklıydı ve dolayısı ile de komik kılıklara girip fotoğraf çekmeye...






Hayatının baharında, daha 25 yaşında, tam 8 yıl önce bu gün, 18 ay süren mücadelenin ardından, sabaha karşı kaybettik Hanifemi. Hasreti, acısı hiç bir zaman dinmedi. Sadece üstünü örttük.

Huzur içinde uyusun (eğer uyuyorsa).

 



Monday, January 18, 2010

HAYATIMIN BOZ-YAP’INDAN GİTTİ BİR PARÇA DAHA

Bir koca çınar daha devrildi bu sabah. Aslında o kadar da koca değildi. Daha sonbaharındaydı yaşamının. Kışına girmemişti. Çalınmıştı onun kışı çok önce, daha baharındayken ömrünün.

Katı bir laik ama bir o kadar da geleneksel, köyden çıkmasına rağmen İstanbul şivesi ile konuşan bir Cumhuriyet öğretmeniydi O. Öğretmenliğin kutsal ve saygın bir meslek olduğu bir dönemde yetişmişti. Öğretmenlik yaptığı köy ve mahallelerde saygın biriydi. Kahveye girdiğinde “hoca” diye saygıyla karşılanırdı. Sadece çocukların değil büyüklerin de hocasıydı.

Çocukluğumda bir süre bizimle beraber yaşamıştı. Daha 5 yaşımdaydım. O nedenle farklıydı yeri. O zamanlar onun kitaplarından öğrenmiştim harfleri yazmayı. Yine o zamanlar nişanlanışının heyecanı sarmıştı aileyi. Yengemi görmeye götürmüşlerdi beni. Dayım çok yakışıklıydı gözümde, yengem de çok güzel. Bir öğretmene layık bir gelindi. Damat tarafı olarak onurluyduk.

Bize çok yakın oturdular yıllarca. Ateşli tartışmalarımız oldu ama birbirimizi hep başka sevdik kızsak da. Tahammül edemediği şeyler cehalet ve hurafelerdi.

Sanat yönü gelişmişti. Saz, kemençe çalar, güzel resim yapardı. Bu yeteneği ona öğretmenlik mesleği eski onurlu yerini kaybettiğinde ve öğretmenler unutulduğunda yardımcı olmuştu. Gözümün önünde kısacık bir sürede tepetaklak olmuştu öğretmenlerin toplumdaki yeri. Saygınlığını yitirmiş, geçim kaygısında ideallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı öğretmenler. Kimi pazarcılık, kimi taksi şöförlüğü yamaya başladığında dayım çok zorlanmıştı. Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta öğretmenlik onuru vardı. O da öğretmenlik onurunu en az zedeleyecek işi, tabelacılığı seçti. En azından bir sanat yapıyordu.

O arada gırtlak kanseri oldu ve sesini kaybetti. Gittikçe agresifleşti. Beyninde tümör bulundu. Kapılarında bekledik, ağlaştık. “Ben hayatim boyunca her şeyi çocuklarımın iyiliği için yaptım” demişti bana ameliyat öncesi. Öyle ya gitmek vardı da dönmek olmayabilirdi. Kurtardı ama ilaçlar onu yürüyen bir bitkiye döndürdüler. O tartışmalar bitti, dalgalar duruldu, o ateşli idealist adam gitti.

Okumak için köyünden her gün kilometrelerce öteye kar, yağmur demeden yürümüş, dereler geçmiş bir çocuk; Erzurum öğretmen okulunun yatakhanesinde kış sabahları yorganını duvara diklemiş bir genç, köy çocuklarına umut vermiş bir öğretmendi.
Evet yorganını duvara diklemişti çünkü ranzasının üstünde yatan çocuk gece altına kaçırdığında onun yorganı ıslanır ve soğuktan donmuş olurdu o kış sabahlarında. Sobalarını onlar kalkmadan önce yakacak bir anaları yoktu başlarında. Yine ıslak yorganların altına girerlerdi akşam olunca. Öyle şartlarda okumuştu o zamanın öğretmenleri. İkisi benim dayılarımdı; Mustafa ve Ali Kemal Kara. Ailenin en küçük erkek çocuklarıydılar.

Mustafa dayımı 1989 yılında kanserden kaybetmiştik. Yine Londra’daydım o zaman. Çok sevdiğim dayımın kaybı gurbette yıkmıştı beni. Ali Kemal dayımın zedelenmiş beyni geçen hafta oynadı son oyununu. Bir haftalık bir uykuya yattı ve bu sabah başka bir alemde uyandı. En genç iki erkek kardeş büyüklerinden önce göçtüler. Belki de o Erzurum kışlarında, öğretmen olmak uğruna feda etmişlerdi ömürlerinin önemli yıllarını.

“Ağlama” diyor kardeşim “biliyorduk böyle olacağını”. Ağlıyorum. Hayatımın boz-yapından eksilen bir parçaya, bir daha göremeyeceğim o sevgili yüze, onu bir kez daha görememiş olmaya, onun hakkında öğrenmemiş olduklarıma, sormadığım sorulara, alamadığım cevaplara, onunla geçirmediğim zamana ağlıyorum.

Yolun açık, melekler seninle olsun dayıcığım.

Friday, January 15, 2010

KOMŞUM AÇKEN....

Nasıl bir başlık atacağımı bilemedim bu yazıya. Öyle bir başlık olmalıydı ki dikkati çeksin. Çeksin de insanlar izlesin. Ne de olsa görüntü sözden etkili. Tekrardan zarar gelmez. Hayat kavgasında hafızamız cok kısa kalıyor.
Aşağıda bağlantısı olan film 2006 yılındaki Berlin Film Festivalinde açılan bir kısa film yarışması davetinin sonucunda ortaya çıkmış. Film konusu YİYECEK, TAT ve AÇLIK. 3600 film başvurusundan sadece 32 tanesi gösterilmek için seçilmiş. Aşağıdaki film ise en başarılı olarak aralarından sıyrılmış. Öyle saçma sapan, “art house” kasıntısı bir film değil; 6 dakikalık gerçek bir hikaye. İnsan olanı insanlığından utandıran bir gerçeklik bu.
Ben kıtlık kuşağından gelmiyorum ancak çok şanslı bir çocuk olarak o kuşaktan gelme büyüklerimle çok fazla vakit geçirmiş ve öğrettiklerini hiç unutmamışımdır. Onlar sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile parmaklarını ıslatıp toplar ve yerlerdi. Tabakta bir tek pirinç tanesi bırakılmazdı. Her şey ölçülü kullanılır, hic bir şey ziyan edilmezdi. Lahananın yaprakları dolma, sapları turşu olurdu. Tabağında yemek bırakan azarlanırdı. Bir de “tabağı sünnetlemek” diye bir şey vardı. Tabak son ekmek lokması ile öyle bir sıyrılırdı ki pırıl pırıl olurdu. Zaten öyle bilmem kaç çeşit yemek yapılmazdı çünkü çok yemenin sağlığa zararlı ve günah olduğuna inanılırdı. Anneanneme yeni bir giysi almak da mümkün değildi. Eskileri yamar yamar öyle giyerdi.
O zamanlar Afrika’daki açlardan kimsenin haberi yoktu, ama büyüklerimiz kendi açlıklarını iyi hatırlıyorlardı. Onlar toprak işleyen,ancak toprağın onlara cömert davranmadığı insanlardı. Onlar için her bir tane, binlerce tane demekti ve altın kadar değerliydi.
Bunlar bende o kadar etkili oldu ki hala bir şeyleri çöpe atarken elim titrer, görebildiğim sürece ışığı açmam, her şeyi atmadan önce bir süre bekletir ve “acaba bununla başka ne yapabilirim” diye düşünürüm. Eski giysilerin düğmelerini keser saklarım, kalanını toz bezi yaparım. Oldukça sinir bozucu olduğunu itiraf edeyim. Bu güne kadar yaptığım hiç bir harcamanın keyfini bu nedenle sürememişimdir. Bu nedenle İngiltere’de hayır kurumlarının işlettiği ikinci el mal satan mağazaları çok takdir ediyorum. Keşke Türkiye’de de olsa. Burada en zengin semtlerde bile var ve kimse ikinci el almaktan utanmıyor. Devlet bile destekliyor. Amaç geri dönüşüm. Peki benim halkımın kasıntısı ne?
Üniversitede Malthus’un kıtlık teorisini okuduğumuzda “tamam işte bak herkes biliyor” dedim ama baktım ki bana çok mantıklı gelen bu yaklaşımı ekonomistler çok kötümser bulmuşlar. Efendim dünyamızda hepimize yetecek kadar gıda varmış. Hadi buyrun bakalım şimdi niye ağız değiştirdiniz? “Dünyamız bu nüfusu besleyecek kapasiteye sahip değilmiş”. Malthus bunu 18. Yüzyılın ortasında gördüğünden beri ne yapıldı? Yapılan şey açık; sorumsuz savurganlık! Bu savurganlığın sonucu; aç kalan milyonlar. Biz çok yediğimiz için aç kalan milyonlar. Burada en büyük suç Amerika’lılarda, çünkü dünyanın en çok tüketen halkı hala onlar.
Biz ne yapabiliriz? Yapabilecegimiz birinci EN EN BASİT sey daha az tüketmektir. Unutmayalim ki dünyamızın üretimi sınırlı. Biz çok tükettikçe geliri düşük olanların hakkından yiyoruz ya da biz fazla tükettiğimiz icin fiyati çok yüksek oluyor onlar için. Aç insanların ülkesinin üretimi daha fazla para yapmak için bizim gibi savurganların ülkesine satılıyor. İkinci en basit şey ise daha az çocuk yapmak. Dünya nüfusunun tehlikeli boyutlara ulaştığı konusu bu günlerde çok konuşuluyor.
http://www.cultureunplugged.com/play/1081/Chicken-a-la-Carte

Thursday, January 07, 2010

YILBAŞI SONRASI LONDRA


Beyaz ve soğuk bir yeni yıla girdi İngiltere. Özellikle Londra alışık değil bu beyazlığa.
Dün bilgisayarımın başında yazarken gözüm pencereye, lapa lapa yağan kara takıldı. Bir süre izledim ve izlerken fark ettim ki yıllardır karı böyle izlememişim. Ya penceresi olmayan bir ofiste geçmiş yıllarım, ya da arkamı pencereye dönerek çalışmışım. Baharlar ve yazlar gibi karlar da gelip geçmiş hayatımdan, ben farkında olmadan. İşten yarılma sebeplerimden biri de bu olmasına rağmen hala kendimi bırakıp karı izlemekte zorlandığımı, kendimi çalışmak zorunda hissettiğimi fark etmek düşündürücüydü.
Bütün gün ve gece haberlerde havanın ne kadar soğuk ve tehlikeli olduğundan bahsedildi. İnsanlar birbirlerini işe gitmek için motive ettiler. Kar bahane olmamalıydı, çünkü İngiltere’de bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Bizde de hep böyle olur, değil mi?!
Bu sabah dışarı çıktığımda yine karın yıllardır görmediğim bir yüzünü gördüm; buz tutmuş kaldırımlar ama öyle böyle değil. Bir Istanbul çocuğu olarak böyle buz hatırlamıyorum kaldırımlarda. Bizde diz boyu kar olur ama şehrin ortasında bu kadar buzlanma olmaz. Arada bir yüzünü gösteren güneş oynuyor bu oyunu. Erimeye başlayan kar biraz sonra gelen arktik soğukla buz haline geçiyor.
Kaymamaya dikkat ederek yollarda ilerlerken dışarı atılmış çam ağaçlarını görüyorum. Dün, yani 06 Ocak geleneksel olarak yılbaşı süslemelerinin söküldüğü tarih. Dolayısı ile çam ağaçları da çöplerde yerlerini almış bulunuyorlar.
Noel sonrası çöpleri çoktan temizlendi. Torbalarca hediye kutusu ve hediye paketi çöp kamyonlarına yüklendi. Yüreğim acımadı dersem yalan olur. Eğer benden paket yapılmamış bir hediye alırsanız bilin ki pintiliğimden veya görgüsüzlüğümden değil, doğaya acıdığımdandır. Her ne kadar dikkatli olunmaya çalışılsa da Noel ve yılbaşları bu konuda çok acımasız oluyor. Allahtan ikinci el mağazaları var. İstenmeyen hediyeler oralarda yerlerini aldılar bile. Beğenilen hediyer ise çoktan kullanılmaya başlandı. Benim en favori hediyem kayınvalidemin kendi elleri ile kapak yaptığı ve içinde kendi yemek tariflerinin olduğu yemek kitabı. Bütün çocuklarına birer tane yapmış. Kayınpederim de tarifleri bilgisayarda yazıp basarak katkıda bulunmuş.
26 Aralık’da başlayan geleneksel yılbaşı indiriminden geriye artıklar kaldı. 27 Aralık’da farkında olmadan büyük mağazalardan birine girdiğimizde kalabalığı görünce bir kaç dakika donup kalmıştım. Çoğunuz bilir, bazı mağazaların önünde insanlar geceden uyku tulumları ile sıraya giriyorlar. Allah akıl versin.
Bir kaç düşme tehlikesinden sonra eve varıyorum. TV’de haberler yine kardan bahsediyor.  Bizim haberlerden tek farkı binaların mimarisi ve insanların görüntüsü, yoksa şikayetler hep aynı; “belediyenin elinde tuz stoğu kalmadı. Yeni stoğun gelmesi Ocak ortasını geçecek”. Bazı yerlerde gaz kesilmiş. Bazı yerlere süt ve ekmek gibi temel gıdalar ulaşamamış. Bir pansiyonda yılbaşını kutlayan 30 kişi orada mahsur kalmıştı. Onlar kurtuldu mu bilmiyoruz. Doğal olarak trafik kazaları var. Yetkililer mecbur kalmadıkça trafiğe çıkılmamasını öneriyorlar. Veliler ve işverenler okulların tatil edilmesinden şikayetçi. 20 km yürüyerek işine giden çalışan TV’de takdir ediliyor. İşe gitmeyip evde kalanlara ateş püskürülüyor.
...ve bütün bunların arasında 2010 yılının ilk ayı sessizce ilerliyor.                        

Thursday, December 24, 2009

LONDRA’DA NOEL

Haftalar önce mağazalar, caddeler ve evler süslendi. Halk çocuklarını alarak Noel süslemelerini görmek üzere caddelere çıktı. Leicester Square’e her yıl olduğu gibi mini bir lunapark kuruldu. HydePark’da bir Winter Wonderland (Kış Hayal Dünyası) açıldı. Son bir kaç haftadır yaklaşan Noelin şarkılarını dinledik sokaklarda. Noel için özel konserler, gösteriler düzenlendi. TV’lerde Noele özel programlar sıralandı.


Iki hafta önce Londra’nin en ünlü alış veriş caddeleri Oxford Street ve Regents Street araç trafiğine kapatıldı ,geleneksel olarak. Caddeler Noel şarkıları söyleyen ve yardım toplayan çeşitli gruplarla ve ürün tanıtımı yapanlarla doldu. Hatta bir yatak şirketi yatak bile koymuştu caddenin ortasına. Salvation Army bandoları Selfridges ve Fortnum and Mason mağazları önünde çalıyorlardı.

Ünlü oyuncak mağazası Hamleys’in önünde öyle uzun kuyruklar oluşmuştu ki, müşterileri gruplar halinde içeri alıyorlardı. Şaşmamak lazım çünkü aylar öncesinden bu Nole’de mağazaların kriz dolayısı ile yeterli oyuncak stoğu yapmadıkları duyurulmuştu. Herkes çocuğunun istediği oyuncağı almakta kararlıydı.

Hediyeler alındı. Eşler hediyeleri birbirlerinden ve çocuklarından gizlice paketledi ve Noel ağaçlarının altına yerleştirdiler. Postalar yoğun çalıştı ve uzak diyarlardan hediye paketlerini bekleyenlere ulaştırdılar. Milyonlarca Noel kartı alındı ve postalandı.


Son iki hafta boyunca TV’lerde değişik Noel yemeklerinin nasıl pişirileceği üzerine programlar yapıldı. Bunların arasına tarihi Noel yemeklerinin eklenmesi de unutulmadı. İşyerleri ve arkaşdaş gurupları Noel yemekleri ve partileri organize ettiler.

Yine bu dönem ülkemizin İngilizce’deki adı Turkey’nin en çok kullanıldığı dönem. Her yerde hindi reklamları, hindi tarifleri, hindi sohbetleri ...

Londra bu yıl beyaz bir Noel bekliyordu. Londra’da nadiren kar yağıyor. Geçen hafta ortası başlayan karyağışı heyecan yaratmıştı. Kar haftasonu kesildi. Pazartesi akşamı tekrar lapa lapa yağmaya başlayınca umutlar arttı. Küçük yeğenimle postaneye gidip gelene kadar yerler bembeyaz olmuştu. Noel süslemelerine çok yakışacaktı ancak ertesi gün ince bir buza dönüşüp hayalleri yıktı. Şimdi güneşli bir Noel bekleniyor.
Tabii bu Londra’da böyle yoksa Britanya’nın pek çok yerinde tren seferleri felce uğramış durumda. Aynen bizim bayramlarda olduğu gibi uçak, otobüs ve tren seferlerinde aksamalar ve yollarda kazalar var. Euro Star bir kaç gündür anons yapıyor “bileti olmayan istasyona gelmesin. Bütün trenler dolu” diye. Haberlerde, ailesine ulaşmak için yola çıkıp yolda kalmış insanlarin feryatlarını izliyoruz.

Türkiye’de biz bayram tatilini bir yerde geçirmek için yollara düşerdik, ancak buradaki yolculukların çoğunluğu Noeli geçirmek için ailelere ulaşmak üzere yapılıyor. Dolayısı ile parçalanmış batılı aile inancımızı bir ölçüde yıkıyor.

Bu gün Noel arefesi. İş yerleri yarım gün çalışıyor. Bazı ofisler bu hafta hiç çalışmadı bile. Günlerdir geç saatlere kadar çalışan eşim de bu gün erken gelecek ama onun erken dediği saat yine akşam 18:00. Bu gün özel bir heyecanımız var; çok sevdiği Noel kekini bu akşam yiyeceğiz, çünkü yarın Noel yemeğine bir arkadaşa davetliyiz.

Yarın sabah Noel. Herkes sabah erkenden kalkıp hediyelerini açacak. Özel Noel kahvaltısından sonra bütün aile öğleyin Noel yemeği için toplanacak.

Yarın sabah biz de hediyelerimizi açtıktan sonra eşimin ailesini arayacağız. Ondan sonra da bizi almaya gelecek olan arkadaşımızla onlara Noel yemeği için hareket edeceğiz. Noel günü toplu taşıma çalışmadığı için geceyi de orada geçireceğiz.

Yarından sonra artık Noel ateşi sönmüş olacak. Ortalık hediye paketleri, hediyesini beğenen ve beğenmeyenlerle, yemek artıkları, şişmiş midelerle ve yeni umutlarla dolu olacak.

Thursday, December 17, 2009

İYİ GÜN DOSTU

Arkadaşım Zeliha kansere yakalandığında bazı keşifler yapmıştı arkadaşları ve kendisi ile ilgili. Etrafındaki bir çok sözde arkadaşı uzaklaştırmıştı hayatından. Çok güzel bir yorum yapmıştı “fark ettim ki” demişti “gerçek dost seninle sevinebilendir. Üzülmüş numarası yapmak çok kolay ama sevinme numarası yapılamaz. O nedenle hemen anlaşılır kişinin samimi olarak sevinip sevinmediği. Beni yıllarca aramayan sormayan insanlar hastalandığımı duyduklarında birden ortaya çıkıp ah vah etmeye başladılar. Benim onların acımasına değil moral desteğine ihtiyacım vardı oysa”.
Bu anlamlı saptama üzerine ben de çok düşündüm sonradan. Doğru ya bu tür insanlar zor durumdaki başkalarına sözde acıyarak aslında kendi iyi durumlarını kutlarlar, avunurlar. Karşılarındaki zavallının durumuna bakarak kendilerini güçlü ve verici hissederler. Bu da bir tür vampirliktir. Tabii bu herkes için geçerli değildir ancak kimin samimi, kimin yapmacık olduğunu üzüntü paylaşma meselesinde ayırd etmek gerçekten zordur.
Sevinç meselesine gelince iş biraz daha farkli bir renk alıyor. İnsanoğulları olarak bizler bir takım zayıflıklarla yaratılmışız ve tekamüle bu zayıflıkları yenerek yükselmemiz hedeflenmiş. Kolay bir iş değil tabii ki, çünkü içinizdeki bir kuvvete karşı mücadele ediyorsunuz ve bilinç altınız ne derseniz deyin bilincinizden çok daha güçlü.
Önce arkadaşlarınıza güzel bir haber verdiğinizi düşünün; bu terfi , ödül, evlilik, yeni bir ev, yeni bir araba, hamilelik, mezuniyet, egzotik bir gezi, v.s. olabilir. Hepimizin hayatında bu tür durumlar olmuştur. Arkadaşlarınız nasıl tepki gösterdi? Kaç tanesi sizinle samimi olarak kutlamaya ve kutlama organizasyonunda yer almaya girişti? Kaç tanesi sizi destekledi ve güç verdi? Kaç tanesi sadece tebrik edip geri çekildi? Kaç tanesi size konunun olumsuz yanlarını anlatarak sevincinizi kursağınızda bırakmaya çalıştı ve hatta sizden uzaklaştı? Kaç yıldır tanıdığınızı sandığınız kaç arkadaşınızda anlam veremediğiniz tutumlar gördünüz? Ve hiç ummadığınız kaç arkadaşınız sizin mutluluğunuzu paylaşmaya koştu?
Şimdi arkadaşınızın size yukarıdaki haberlerden birini verdiğini düşünün. Nasıl hissettiniz? Siz daha düşük bir pozisyondayken arkadaşınızın terfi etmesine, sizin daha bir eviniz yokken arkadaşınızın ev almasına, siz bebek diye yanarken arkadaşınızın hamile kalmasına, siz daha becerememişken arkadaşınızın iyi derece ile mezun olmasına, siz bekarken veya mutsuz bir evliliğiniz varken arkadaşınızın mutlu bir evlilik yapmasına gerçekten sevinebildiniz mi?
Bazıları çok ileri giderek sizi kararınız veya elde ettiğiniz başarının seviyesi ile ilgili olarak eleştirirler. Bazen bu eleştiri sizin sevindiğiniz olaya/kişiye/kuruma yöneltilir. Yeni terfi ettiğiniz pozisyonun aslında o kadar da önemli olmadığını duyarsınız. O kabul edildiğiniz okul da aslında çok iyi değildir. Aldığınız dereceye de pek fazla sevinmeyin çünkü çok daha iyisini başaranlar tanınmaktadır. Sevgili koca adayınız veya kocanız da aslında öyle matah biri değildir. Ya şişkodur, ya yaşlıdır, ya kısadır, ya keldir, ya fakirdir, ya da iyi bir işi yoktur. Sanki kendisi koluna takıp gezecektir. Siz çok mutlusunuzdur ama arkadaşınız sizin mululuğunuza kördür.
Bazen arkadaşlar birbirleri hakkında çok yüksek standartlar belirlerler birbirlerinin haberi olmadan ve bir taraf o standarda uymadığında akde vefasızlık oluşur.
Kısacası insanoğlu karşısındakinin sevincini, ya kıskançlığıyla ya da kendi kişisel değerleri ile ölçer ve ona göre tepki verir. Kıkançlık ve hayal kırıklığı çok güçlü duygular olduğundan sevinmiş rolü yapmak gerçekten zor hale gelir. Ne dersiniz? Var mı böyle hikayeleriniz?

18/12/09
Londra

Wednesday, November 11, 2009

ŞEHİTLERİMİZ İÇİN

Bu gün 11 Kasım, İngiltere’de “anma günü” (popy day) olarak bilinen gün. Bu gün 1. Dünya Savaşının bittiği tarih olarak kabul ediliyor ve 11 Kasım’da bütün savaşlarda ölen asker ve siviller anılıyor. İki hafta boyunca, bizde Mehmetçik Vakfına denk gelen “British Legion”, kagıtttan gelincikler satarak yardım topluyor. TV spikerleri ve bütün önce gelen kişiler yakalarına bu gelincikleri takıyorlar. Aynı şekilde sivil halk da yakasına gelinciklerini takıyor. Halk bütünleşiyor.
Şu anda İngiliz BBC1 kanalında anma töreni Westminster Klisesinden canlı olarak gösteriliyor. Kraliçe, devlet yetkilileri, muhalefet, v.s. bu törende hazır. Papaz İncil’den bölümler okuyor, ilahiler söyleniyor ve dualar ediliyor. Akabinde askeri tören yapılıyor.
Bu tören içimi buruyor ve yıllardır sorduğum bir soruyu yine aklıma getiriyor. Bu defa yazmadan edemiyorum. Koskoca İngiltere devleti şehitlerini klisede anabiliyor da biz neden kendi şehitlerimiz için devlet törenini bir camiide ruhlarına Fatiha okuyarak yapamıyoruz? Neden Atamızın ruhuna dualar gönderemiyor ve sadece soğuk bir tören yapıyoruz. Ülkemizi kurtaran o büyük adam bir duayı hak etmiyor mu? Haydi devlet töreninden vazgeçtim, neden ülke çapında camilerde dualar okunmuyor. Biz az mı insanımızı yitirdik savaşta? Buna engel olan nedir? Milletimizn %99’unun Müslüman olduğunu mu bilmiyoruz? Kendi şehitlerimizin ruhuna aleni olarak dua okuyamayacak kadar mı yabancıyız kendi dinimize? Laiklik dinsizlik, inançsızlık mı demek? Madem o kadar laiktik niye hala kendi şehitlerini kilisede anabilen batılı toplumların medeniyet seviyesine çıkamadık? Bizi dinimizi medeni bir şekilde uygulamaktan alıkoyan nedir?
Bana sakın “irtica hortlar” demeyin. İrtica ölmedi ki hortlasın. Haydi biraz gerçekçi olalım artık. İrtica ile baş etmenin yöntemi dinini red etmek olamaz.
Bana sakın “ama aramızda Müslüman olmayanlar da var” demeyin. İngiliz’lerin arasında Müslümanlar ve Hindular yok muydu? Hiç kimsenin bir duaya itirazı olmaz.
Dindarsınızdır, değilsinizdir, konu bu değil. Konu toplumun çoğunluluğunun ne olduğudur. Askerlerimiz kendilerini Allah’ın koruyacağına inanarak ve şehitlik mertebesini hedef alarak “Allah Allah” naraları ile düşman üstüne yürümüşlerdir. Kurşun yağmuru altında namazlarını kılmışlardır. Şimdi biz bu inanmış insanlardan, inandıkları Allah önünde, bir teşekkürü ve “Allah sizden razı olsun” sözlerini neden esirgiyoruz?

London
11/11/2009

Friday, September 11, 2009

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?!

Bir kaç yıl önce içinde bulunduğum bir konu ile ilgili yapılan abartılı ve yanlış haberler sonrasında Türk gazetelerini nadiren okur oldum. Biraz önce de sel haberleri için bakayım derken Hürriyet'in kendilerine kesilen cezaya AB tepkisini dile getiren haberini acaba başka gazeteler de yayınlamış mı, yani bu haber acaba ne kadar gerçektir diye Milliyet'e bir göz atayım dedim. Bir baktım "Flash Haber" bölümünde "Türk doktorlar İngiltere'yi karıştırdı" diye bir başlık var. Şaşırdım çünkü son günlerde burada ortalığı karıştıran bir Türk doktor duymadım-ki her sabah 2 saat ve her akşam 1 saat BBC haberlerini izliyorum. Kaçırmam imkansız. Daha haberi açarken haberin içerigini tahmin ettim.

Taze bir habermiş gibi anlatılan bu konu 1 yıl öncesine aittir ve yine bir sabah BBC'yi izlerken duyup, söz konusu hastaneye ilk benim haber verdiğim bir durumdur. Yani bu kadar yakından biliyorum olayı. Üstelik BBC yaptığı hatayı anlayıp konuyu akşam haberlerine koymamıştır bile.
Gerçi bu konu gözüme yıllar önce de sokulmuştu ama o zaman bunu bir defalık bir hata sanmıştım. Bir gazete ile yaptığım röpörtaj bir kaç ay sonra başka bir gazetede ve değitirilerek yayınlanmıştı ve dolayısı ile verilen bilgiler o gün için doğru değildi. Araştırdığımda röpörtajı yapan gazetecinin, söz konusu gazeteye geçtiğini ve sayfa doldurmak için haberi biraz değiştirip yayınladığını öğrenmiştim. Adam fırçayı yedi ama iş işten geçmişti.
Yine Pizza Hut’da Insan Kaynakları Müdürü iken verdiğim bir röportajda Restoran Müdürü maaşları abartılı yazılınca c.v. yağmuruna maruz kalmıştık. C.V. toplamak güzel de, yanlış beklentilere ve sektördeki diğer yabancı firmaların telefonlarına cevap vermeye çalışmak hoş olmamıştı çünkü bu yanlış haberle pisyadaki ücret dengesinin zarar görme tehlikesi vardı.
Kimbilir bu gazeteler ve TV’ler baska kaç haberi böyle yayınlıyor ve kaç haberi abartıyorlar.
Bir süre önce Avustralya yapımı, bir Aktuel Haber programının perde arkasını konu alan bir dizi izledim. İlgilenenler için adı “Front Line”. Dizi, güldürme amacı ile biraz abartı taşısa dahi asıl amacı haberlerin nasıl kanalın amacına göre değiştirilip, saptırıldığını göstermekti. İşte bu dizi beni duyduğum ve okuduğum haberlerin arkasında neler dönüp de bize bu şekilde gelmiş olabileceği konusunda tekrar düşünmeye sevk etti.
Üstüne bir de, TV’lerdeki haber komedisi ile dalga geçen ünlü Amerikan shovu “The Daily Show With Jon Steward” izledim ve Amerikan halkının TV kanalları ile nasıl etkin olarak yönlendirilip uyutulduğuna tanık oldum. Olay öyle bir boyutta ki herhangi bir sağlık güvencesi olmayan 30 milyon Amerikan bile Obama’nın herkese ücretsiz sunulacak bir sağlık programına destek vermekte zorlanıyor çünkü kendilerine gelecek fayda sürekli perdeleniyor. Niye mi? Herkes ücretsiz sağlık hizmeti alırsa devleşmiş sigorta şirketleri para kazanamaz da ondan. Biz yine medyanın elinde henüz o kadar oyuncak değiliz, ama Amerika’da bu oyunu en iyi oynayan şirket artıkTurkiye’de de var.
Unutmayalım ki medya sansasyon yaratırsa ve kendi çıkarı doğrultusunda destek alırsa para kazanır. Onların da yapmaya çalıştığı bu, ancak biz de bunu böyle bilerek haberleri okur ve dinlersek yanlış yönlenmekten korunuruz. Artık gazetelerde okuduğum ve TV’de duyduğum her habere şüphe ile bakar oldum ve bu bakış hem beni rahatlattı hem de farklı bir bakış açısı kazandırdı. Düşünün kimbilir bu uydurma veya bayat haberler kimlerin hayatlarını nasil etkiliyor.
Bari eski haberi, yeni bir gelişme ile veriyormuş gibi yapın da bizi salak yerine koymayın.

Basın özgürlüğüymüş! Hah!

Friday, August 21, 2009

KOCAMI NASIL YEDİRİRİM?

Çoğu kadının önemli sorunlarındandır çocuğuna nasıl yemek yedirecegi. Yemek derken sağlıklı, doğru dürüst gıdaları kasdediyorum. Ortalık da bu konuda akıl veren haberler ve uzmanlarla doludur da kimse kadınlara kocasına nasıl sağlıklı yemek yedirebileceği konusunda akıl vermez. Gülmeyin! Ciddi bir konu bu. Yok mu aranız da “yahu ne pişirsem de bu adam yese, yoksa hasta olup başıma dert olacak” diye düşünen?

Doğal olarak bu durumda hedefiniz ‘yesin de büyüsün’ değil, ‘yesin de hasta olmasın’. Dünyanın her yerinde erkeklerin sağlıklarına kadınlara göre çok daha az dikkat ettikleri bilinir. Bakın zaten en çok erkekler ölüyor. Hastalıktan öldüremiyorlarsa kedilerini, başka bir yolunu bulup ölüme koşuyorlar. İstatiklere göre de kocalar karılarından önce ölüyorlar. Eh ben de ömrümün önemli bir kısmını yalnız geçirmiş biri olarak hayatımın sonunda da uzun bir dönemi yalnız geçirmek istemiyorum. Evet! Evet! Biliyorum, kime ne olacağı belli olmaz, ama bu beni durdurmaz.

Adami multu etmekten öte bir şey bu. Ben sağlıklı olmasını hedefliyorum ama benim kocam sağlıklı beslenmemeye doğarken yemin etmiş gibi. Çerez türü mineral yönünden zengin gıdaları ağzına sürmez. Fasulye, mısır türü taneli şeylere hiç tahammülü yok. (Gitti benim caanım zeytinyağlı barbunyam, kısırım). Sulu soslu gıdalari sevmez.(Türlü, zeytinyağlı fasulye, sulu köfte camdan aşağı). Pilavla arası yok; zaten ben de sevmem. Makarnayı sevmez. Çorbanın belli türünü sever. Su içemez. Taze sebze ile arası yok. Allahtan bir kaç kaşık salata yiyebiliyor. Meyve derseniz hak getire.
Peki ne yer bu adam? Peynir ve margarine bulanmış ekmek... Yani benim, geniş bir kadın olsam, ‘akşama ne pişirsem’ derdim aslında yok. Her akşam önüne ekmek, peynir koysam bir gün şikayet etmez. Hani ‘damat kaynata toprağından olur’ derler ya, benimki de babamın toprağından olmuş. Babama da pilav ve yoğurdu her gün verseniz sesini çıkarmazdı ama o dağ gibi adam şimdi diabetik.

Aynı bir çocuğa yemek yedirmek için yapılan numaralara başvuruyorum resmen. Yemediği gıdaları çorba veya püre halinde çaktırmadan vermeye çalışıyorum ancak her zaman başarılı olmuyor. Fındık fıstık gıbı şeyleri gizli verme şansım sıfır. Bazen de hiç beklemediğim bir anda -ki bu ya yemeğe misafirlerimiz olduğunda ya da biz bir yerde misafir olduğumuzda oluyor- bakıyorum ağzına sürmeyeceği yemeyi kaşık kaşık götürüyor. Aynen bir çocuğa yapar gibi hiç tepki göstermiyorum; yeter ki yesin.

Böyle bir adamın vitamin de almayacağını tahmin edersiniz. Tabii beni tanıyanlar da eksik beslenmesini dengelemek için onun boğazından aşağı vitaminleri zorlayacağımı tahmin ederler. Tabletleri mızıldana mızıldana yutardı. Şimdi bir yolunu buldum ve çok mutluyum. Tesadüfen suda çözülen türden vitaminler aldım. Ona vermeyecektim ama yine de kendime bakıp onu ihmal etmiş olmayı vicdanım kabul etmediği için bir tablet ziyan etmek pahasına verdim. Sonuç? Bayıldı! Hayır gerçek anlamda değil. İçecek formunda vitamine bayıldı benim adam. Şimdi vitamin saatini dört gözle bekliyor. Artık ona nasıl vitamin içereceğimi bulduğum için çok mutluyum. Böylece su da içmiş oluyor. Bir taşla iki kuş! 

Vallahi şakası yok bu işin. Aynen böyle oluyor. Kocanız varsa çocuğa ihtiyacınız var mı?

Friday, February 13, 2009

KOCANIZ SİZİ KİMİNLE ALDATSIN İSTERSİNİZ?

Bir süredir DVD’den, eski bir BBC dizisini izliyoruz, “Bed Time Stories (Yatma Vakti Hikayeleri)”. Üç tane birbirine bitişik evin, yine birbirine bitişik yatak odalarında, yatma vakti konuşulanları dinleyerek hayatlarının genelini anlamaya çalışıyoruz kahramanların.
Evlerden biri 30’lu yaşlarının başlarında bir çifte ait. 6 aylık da bir bebekleri var. Kadını hep yatak odasında pijamaları ve hayatından bezmiş hali ile görüyoruz. Bebek hayatından çok şey götürmüş.
Koca ise odaya hep işten direkt geliyor. “Demek ki uzun saatler çalışıyor” diyorum. İlk beş bölüm boyunca konuşmalar hep aynı konu üzerinde dönüyor. Kadın kocasının kendisini iş yerindeki bir kadın ile aldattığına inanıyor. Konuşmalardan bu konunun daha önce çok sorun yarattığını, kadının psikolojik tedavi gördüğünü ve teşhisin, “hamilelik sonrası depresyona bağlı paranoya” olduğunu anlıyoruz. Kadıncağız ne kadar uğraşsa da kendini şüphelenmekten alamıyor.
Koca ise ne kadar masum görünüp “vallahi kimse yok. Sen yine paranoya yapıyorsun” dese de arada yaptığı telefon konuşmaları içimize kurt düşürüyor. Bir de sürekli, olur olmaz saatte arayan Graham adında bir patronu var.
Kadın hızını alamayıp kocasının iş arkadaşlarına bir yemek veriyor ve iki arada bir derede, şüphelendiği kadını kenara çekip direkt “kocamla yatıyor musun?” diye soruyor. Bizim kadının psikolojik durumu herkesçe malum ki, suçlanan kadın gayet sakin “hayır” diyor. Bizimki de rahatlıyor ancak şüpheler tekrar saldırıyor. O değilse başkası ama ille de biri var diye paralıyor kendini. Adam da aynı şekilde “yok” diye ciddi bir savunmada. Bir kadın olarak kadını anlamaya çalışıyor ve bir bebekle eve hapsolmuş hali ile empati kurmaya uğraşıyorum. Bir taraftan da kocasına bu kadar yüklenerek evliliğini tehlikeye attığı için kızıyorum.

Derken son bölüm... Koca eve geldiğinde bizim kadının elinde bir biberon var. Kocasına hevesle “bu gün düşündüm ve paranoya yaptığıma karar verdim. O nedenle bebek biberona alışır alışmaz ilaç almaya başlayacağım. Birisi olduğunu fikrini kafamdan atmam lazım, çünkü birisi yok”. İşte orada yıkıcı darbe gelir; koca “hayır birisi var” der.
Kadın gibi ben de şoktayım, çünkü kadının paranoyak olmasını tercih ederdim. Kadının ilk sorusu doğal olarak “kim? Melisa mı?”. “Hayır”. “Ofisteki başka bir kadın?” . “Hayır”. “Peki kim o zaman?”
Bu sorunun cevabı daha da trajik; “Graham!”. Hani şu zırt pırt arayan patron vardı ya, işte o! Tuhaf bir rahatlama yaşıyorum ve hatırıma bir kaç arkadaşımın benzer anıları geliveriyor. Bir duygu fırtınası var orada. Ne hissettiğine karar vereme, daha doğrusu hissettiklerinin uygun olup olmadığına ilişkin bir karkagaşa var.
Kadın kahramanımızın ilk sözleri “iyi. En azından hasta olmadığımı öğrenmiş oldum.Demek ki paranoyak değilmişim” oluyor ve haklı olarak pozitif bir sonuç çıkarmaya çalışıyor bu durumdan. Koca “hayır” diyor, “bu olay son 3 gündür var. Ben de kendimi yeni keşfettim. Yani sen daha önce paranoya yaptın”.
Kendimi hemcinsimin yerine koyup hissetmeye çalışıyorum. Öncelikle koca karısını bir başka kadınla aldatmamış, yani karısı ile ilgili bir sorun yok. Yaniiii, kadın hatalı değil. Kimse kalkıp da ona “kocanı kaçırdın çaçaron!” gibi laflar edemez. Kadını n bu durumda kocasını elinde tutabilme imkanı ayın kırmızı doğması kadar olası. Kadının yaptığı veya yapmadığı hiç bir şey bu duruma sebep olmamış. Kadın suçsuz yani. Anlaştık mı?!
Bir de fark ettim ki kadın kendini böyle bir durumda çok daha güçlü hisseder çünkü kendisinden kaynaklanan bir sebeple yuvası yıkılmadığından öyle ayılıp bayılıp bunalımlara da giremeyecektir. Hakikaten şöyle bir hayal edin bakın, kocanızın sizi başka bir kadın için terk etmesi ile başka bir erkek için terk etmesi arasında ne kadar fark var. Siz hayatınızı başka kadınlarla rekabet ederek geçirmişsiniz. Rakibiniz hiç bir zaman bir erkek olmamış ki mağlup hissedesiniz. Kendinize “ben ne yaptım?” sorusunu sorabilme hakkınız otomatik olarak elinizden alındığından kendinizi sefil edebilme potansiyelini z de zayıf.
Bir zamanlar bir arkadaş çok sevdiği ve çok iyi anlaştığını düşündüğü kocası kendisini terk edince çok üzülmüştü. Adam, istediği hayatın bu olmadığına, tek başına, teknelerde, denizlerde, sorumsuz ve tek başına bir hayat istediğine karar vermiş. İşini, eviniı ve hatta giysilerini bırakıp doğaya göçmüş. Ortada bir kadın filan yok. Dedim “niye üzüyorsun kendini bu kadar? En azından başka bir kadın için terk etmemiş seni. Sorun onda, sende değil. Senden kaynaklanan bir durum değil ki bu, dolayısı ile değiştirebileceğin bir şey de yok. O zaman üzülmek niye?”.
Tabii ki doğal olarak hayatın ciddi anlamda değişmesi bir huzursuzluk getirecektir ama bu hiç bir zaman bir başka bir hemcinsimizin bize tercih edilmesi kadar ağır ve yaralayıcı olmayacaktır. Ne dersiniz?