Saturday, January 23, 2010

HANİFE

28 Ağustos 1976 günü doğmuştu. Daha bir kaç günlüktü ilk gördüğümde. Samsun’dan, babaannemin yanından geri getirmişti beni babam. 10 yaşında, artık bebekleri daha iyi anlayacak bir yaşta olduğum için çok büyülenmiş ve onu hemen sahiplenmiştim. Okulun ilk günü arkadaşlarımı eve kardeşimi göstermeye getirmiştim gururla. Bebek çok nadirdi ya bizim mahallede!
Daha 7 günlükken babam Libya’ya gitti. Zorluklar yılı oldu o yıl bizim için. Babamın gönderdiği paranın bize ulaşması 3 ayı buluyordu. Ona rağmen her gün gazete almak ve orada okuduğum sağlıklı beslenme metodlarını küçük kardeşime uygulamakta ısrar ediyordum. Kızlar da peşimden ... O bizim oyuncağımız olmuştu.
Bazen hamile kadınlar gelir “ay Fatma abla şu senin kıza bakmaya geldim. Belki benim çocuğum da onun gibi güzel olur” deyip onu seyrederlerdi.
Bir gün az kalsın boğuluyor, başka bir gün az kalsın bir arabanın altında kalıyordu.
Bir yıl sonra babam Libya’dan döndüğünde onu kendine alıştırmak için çikolatalarla beslemişti. Hepimiz hala çocuktuk ama onu hiç kıskanmamıştık.
Bir sabah mutfakta onu buzdolbaına su dolu şişeler koyarken bulduğumda o 7, bense 17 yaşındaydık. “Bunlara sakın kimse dokunmasın” dedi.
“Ne yapacaksın onları?”
“Pazarda su satacağım yarın”
Bunu duyan annemin gözleri yuvalarından fırladı.
“Çingene mi olacak bu çocuk ne! Rezil edecek bizi. Yardım et Allahım!”
“Sakın bir şey söyleme anne. Bırak yapsın. Kendine güvenini kırma çocuğun” dedim. Girişimciliği ve cesaretine hayran olmuştum.
Ertesi gün semtimizin en büyük pazarıydı. Hanife şişesini ve bardağını alıp yola çıktı. Şimdi düşünüyorum da acaba bu gün kim o yaştaki çocuğunu pazara tek başına bırakır? Benim tanıdığım hiç kimse, ama o zamanlar şimdikinden çok farklıydı.
O gün boyunca Hanife bir kaç tur yaptı pazara. Küçük elleri ancak küçük şişeler taşıyabiliyordu. Akşam eve elinde küçük bir kesekağıdı ile geldi ve “anne bunu sana aldım” deyip anneme verdi. Bütün gün kazandığı ile anneme yarım kilo üzüm almıştı. Annemin en sevdiği meyveyi...
Ertesi hafta sokaktaki kendi yaşıtı bütün çocukları örgütledi ve kendi bayiileri şeklinde pazarın belli noktalarına yerleştirdi. Kendisi de parasını ödemeyen müşterilerden tahsilat yapma ve bayilerine su yetiştirme görevini aldı. Akşamları paraları toplayıp herkese payını verdi. Kendi payına düşenle her seferinde anneme bir hediye alıp geldi.
Bu su satma işi kaç hafta sürdü hatırlamıyorum. Sanırım yaz bitene kadar ama onun girişimci ruhu hiç durmadı. Lise yıllarında okulda jeton ve promosyon malzemesi satarak ve öğretmenler odasından öğretmen çağırmaya para alarak sürdürdü girişimciliğini.


Yıllarca etek giymedi (okul hariç). Saçlarını kısacık kesip oğlan çocuğu gibi dolaştı ancak genç kız olduğunda çirkin ördek yavrusu müthiş bir kuğuya dönüşmüştü. Beğenen çok ama yaklaşmaya cesaret eden azdı. Caddedeki mağazalardan birinde çalışan bir çocuk aşık olmuş ama açılmaya çekinip babasını babama göndermişti. Büyük hata! Hanife çıldırdı. Onun aklında evlenmek yoktu ve üstelik o gelenekselliği hep red etmişti. Gitti, çocuğu buldu ve yakasına yapıştı. Gerisini anlatmaya gerek yok. Çocukcağız bin kere pişman olmuştu.



 Fotoğrafçılığa çok meraklıydı ve dolayısı ile de komik kılıklara girip fotoğraf çekmeye...






Hayatının baharında, daha 25 yaşında, tam 8 yıl önce bu gün, 18 ay süren mücadelenin ardından, sabaha karşı kaybettik Hanifemi. Hasreti, acısı hiç bir zaman dinmedi. Sadece üstünü örttük.

Huzur içinde uyusun (eğer uyuyorsa).

 



Monday, January 18, 2010

HAYATIMIN BOZ-YAP’INDAN GİTTİ BİR PARÇA DAHA

Bir koca çınar daha devrildi bu sabah. Aslında o kadar da koca değildi. Daha sonbaharındaydı yaşamının. Kışına girmemişti. Çalınmıştı onun kışı çok önce, daha baharındayken ömrünün.

Katı bir laik ama bir o kadar da geleneksel, köyden çıkmasına rağmen İstanbul şivesi ile konuşan bir Cumhuriyet öğretmeniydi O. Öğretmenliğin kutsal ve saygın bir meslek olduğu bir dönemde yetişmişti. Öğretmenlik yaptığı köy ve mahallelerde saygın biriydi. Kahveye girdiğinde “hoca” diye saygıyla karşılanırdı. Sadece çocukların değil büyüklerin de hocasıydı.

Çocukluğumda bir süre bizimle beraber yaşamıştı. Daha 5 yaşımdaydım. O nedenle farklıydı yeri. O zamanlar onun kitaplarından öğrenmiştim harfleri yazmayı. Yine o zamanlar nişanlanışının heyecanı sarmıştı aileyi. Yengemi görmeye götürmüşlerdi beni. Dayım çok yakışıklıydı gözümde, yengem de çok güzel. Bir öğretmene layık bir gelindi. Damat tarafı olarak onurluyduk.

Bize çok yakın oturdular yıllarca. Ateşli tartışmalarımız oldu ama birbirimizi hep başka sevdik kızsak da. Tahammül edemediği şeyler cehalet ve hurafelerdi.

Sanat yönü gelişmişti. Saz, kemençe çalar, güzel resim yapardı. Bu yeteneği ona öğretmenlik mesleği eski onurlu yerini kaybettiğinde ve öğretmenler unutulduğunda yardımcı olmuştu. Gözümün önünde kısacık bir sürede tepetaklak olmuştu öğretmenlerin toplumdaki yeri. Saygınlığını yitirmiş, geçim kaygısında ideallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı öğretmenler. Kimi pazarcılık, kimi taksi şöförlüğü yamaya başladığında dayım çok zorlanmıştı. Bir tarafta geçim derdi, bir tarafta öğretmenlik onuru vardı. O da öğretmenlik onurunu en az zedeleyecek işi, tabelacılığı seçti. En azından bir sanat yapıyordu.

O arada gırtlak kanseri oldu ve sesini kaybetti. Gittikçe agresifleşti. Beyninde tümör bulundu. Kapılarında bekledik, ağlaştık. “Ben hayatim boyunca her şeyi çocuklarımın iyiliği için yaptım” demişti bana ameliyat öncesi. Öyle ya gitmek vardı da dönmek olmayabilirdi. Kurtardı ama ilaçlar onu yürüyen bir bitkiye döndürdüler. O tartışmalar bitti, dalgalar duruldu, o ateşli idealist adam gitti.

Okumak için köyünden her gün kilometrelerce öteye kar, yağmur demeden yürümüş, dereler geçmiş bir çocuk; Erzurum öğretmen okulunun yatakhanesinde kış sabahları yorganını duvara diklemiş bir genç, köy çocuklarına umut vermiş bir öğretmendi.
Evet yorganını duvara diklemişti çünkü ranzasının üstünde yatan çocuk gece altına kaçırdığında onun yorganı ıslanır ve soğuktan donmuş olurdu o kış sabahlarında. Sobalarını onlar kalkmadan önce yakacak bir anaları yoktu başlarında. Yine ıslak yorganların altına girerlerdi akşam olunca. Öyle şartlarda okumuştu o zamanın öğretmenleri. İkisi benim dayılarımdı; Mustafa ve Ali Kemal Kara. Ailenin en küçük erkek çocuklarıydılar.

Mustafa dayımı 1989 yılında kanserden kaybetmiştik. Yine Londra’daydım o zaman. Çok sevdiğim dayımın kaybı gurbette yıkmıştı beni. Ali Kemal dayımın zedelenmiş beyni geçen hafta oynadı son oyununu. Bir haftalık bir uykuya yattı ve bu sabah başka bir alemde uyandı. En genç iki erkek kardeş büyüklerinden önce göçtüler. Belki de o Erzurum kışlarında, öğretmen olmak uğruna feda etmişlerdi ömürlerinin önemli yıllarını.

“Ağlama” diyor kardeşim “biliyorduk böyle olacağını”. Ağlıyorum. Hayatımın boz-yapından eksilen bir parçaya, bir daha göremeyeceğim o sevgili yüze, onu bir kez daha görememiş olmaya, onun hakkında öğrenmemiş olduklarıma, sormadığım sorulara, alamadığım cevaplara, onunla geçirmediğim zamana ağlıyorum.

Yolun açık, melekler seninle olsun dayıcığım.

Friday, January 15, 2010

KOMŞUM AÇKEN....

Nasıl bir başlık atacağımı bilemedim bu yazıya. Öyle bir başlık olmalıydı ki dikkati çeksin. Çeksin de insanlar izlesin. Ne de olsa görüntü sözden etkili. Tekrardan zarar gelmez. Hayat kavgasında hafızamız cok kısa kalıyor.
Aşağıda bağlantısı olan film 2006 yılındaki Berlin Film Festivalinde açılan bir kısa film yarışması davetinin sonucunda ortaya çıkmış. Film konusu YİYECEK, TAT ve AÇLIK. 3600 film başvurusundan sadece 32 tanesi gösterilmek için seçilmiş. Aşağıdaki film ise en başarılı olarak aralarından sıyrılmış. Öyle saçma sapan, “art house” kasıntısı bir film değil; 6 dakikalık gerçek bir hikaye. İnsan olanı insanlığından utandıran bir gerçeklik bu.
Ben kıtlık kuşağından gelmiyorum ancak çok şanslı bir çocuk olarak o kuşaktan gelme büyüklerimle çok fazla vakit geçirmiş ve öğrettiklerini hiç unutmamışımdır. Onlar sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile parmaklarını ıslatıp toplar ve yerlerdi. Tabakta bir tek pirinç tanesi bırakılmazdı. Her şey ölçülü kullanılır, hic bir şey ziyan edilmezdi. Lahananın yaprakları dolma, sapları turşu olurdu. Tabağında yemek bırakan azarlanırdı. Bir de “tabağı sünnetlemek” diye bir şey vardı. Tabak son ekmek lokması ile öyle bir sıyrılırdı ki pırıl pırıl olurdu. Zaten öyle bilmem kaç çeşit yemek yapılmazdı çünkü çok yemenin sağlığa zararlı ve günah olduğuna inanılırdı. Anneanneme yeni bir giysi almak da mümkün değildi. Eskileri yamar yamar öyle giyerdi.
O zamanlar Afrika’daki açlardan kimsenin haberi yoktu, ama büyüklerimiz kendi açlıklarını iyi hatırlıyorlardı. Onlar toprak işleyen,ancak toprağın onlara cömert davranmadığı insanlardı. Onlar için her bir tane, binlerce tane demekti ve altın kadar değerliydi.
Bunlar bende o kadar etkili oldu ki hala bir şeyleri çöpe atarken elim titrer, görebildiğim sürece ışığı açmam, her şeyi atmadan önce bir süre bekletir ve “acaba bununla başka ne yapabilirim” diye düşünürüm. Eski giysilerin düğmelerini keser saklarım, kalanını toz bezi yaparım. Oldukça sinir bozucu olduğunu itiraf edeyim. Bu güne kadar yaptığım hiç bir harcamanın keyfini bu nedenle sürememişimdir. Bu nedenle İngiltere’de hayır kurumlarının işlettiği ikinci el mal satan mağazaları çok takdir ediyorum. Keşke Türkiye’de de olsa. Burada en zengin semtlerde bile var ve kimse ikinci el almaktan utanmıyor. Devlet bile destekliyor. Amaç geri dönüşüm. Peki benim halkımın kasıntısı ne?
Üniversitede Malthus’un kıtlık teorisini okuduğumuzda “tamam işte bak herkes biliyor” dedim ama baktım ki bana çok mantıklı gelen bu yaklaşımı ekonomistler çok kötümser bulmuşlar. Efendim dünyamızda hepimize yetecek kadar gıda varmış. Hadi buyrun bakalım şimdi niye ağız değiştirdiniz? “Dünyamız bu nüfusu besleyecek kapasiteye sahip değilmiş”. Malthus bunu 18. Yüzyılın ortasında gördüğünden beri ne yapıldı? Yapılan şey açık; sorumsuz savurganlık! Bu savurganlığın sonucu; aç kalan milyonlar. Biz çok yediğimiz için aç kalan milyonlar. Burada en büyük suç Amerika’lılarda, çünkü dünyanın en çok tüketen halkı hala onlar.
Biz ne yapabiliriz? Yapabilecegimiz birinci EN EN BASİT sey daha az tüketmektir. Unutmayalim ki dünyamızın üretimi sınırlı. Biz çok tükettikçe geliri düşük olanların hakkından yiyoruz ya da biz fazla tükettiğimiz icin fiyati çok yüksek oluyor onlar için. Aç insanların ülkesinin üretimi daha fazla para yapmak için bizim gibi savurganların ülkesine satılıyor. İkinci en basit şey ise daha az çocuk yapmak. Dünya nüfusunun tehlikeli boyutlara ulaştığı konusu bu günlerde çok konuşuluyor.
http://www.cultureunplugged.com/play/1081/Chicken-a-la-Carte

Thursday, January 07, 2010

YILBAŞI SONRASI LONDRA


Beyaz ve soğuk bir yeni yıla girdi İngiltere. Özellikle Londra alışık değil bu beyazlığa.
Dün bilgisayarımın başında yazarken gözüm pencereye, lapa lapa yağan kara takıldı. Bir süre izledim ve izlerken fark ettim ki yıllardır karı böyle izlememişim. Ya penceresi olmayan bir ofiste geçmiş yıllarım, ya da arkamı pencereye dönerek çalışmışım. Baharlar ve yazlar gibi karlar da gelip geçmiş hayatımdan, ben farkında olmadan. İşten yarılma sebeplerimden biri de bu olmasına rağmen hala kendimi bırakıp karı izlemekte zorlandığımı, kendimi çalışmak zorunda hissettiğimi fark etmek düşündürücüydü.
Bütün gün ve gece haberlerde havanın ne kadar soğuk ve tehlikeli olduğundan bahsedildi. İnsanlar birbirlerini işe gitmek için motive ettiler. Kar bahane olmamalıydı, çünkü İngiltere’de bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Bizde de hep böyle olur, değil mi?!
Bu sabah dışarı çıktığımda yine karın yıllardır görmediğim bir yüzünü gördüm; buz tutmuş kaldırımlar ama öyle böyle değil. Bir Istanbul çocuğu olarak böyle buz hatırlamıyorum kaldırımlarda. Bizde diz boyu kar olur ama şehrin ortasında bu kadar buzlanma olmaz. Arada bir yüzünü gösteren güneş oynuyor bu oyunu. Erimeye başlayan kar biraz sonra gelen arktik soğukla buz haline geçiyor.
Kaymamaya dikkat ederek yollarda ilerlerken dışarı atılmış çam ağaçlarını görüyorum. Dün, yani 06 Ocak geleneksel olarak yılbaşı süslemelerinin söküldüğü tarih. Dolayısı ile çam ağaçları da çöplerde yerlerini almış bulunuyorlar.
Noel sonrası çöpleri çoktan temizlendi. Torbalarca hediye kutusu ve hediye paketi çöp kamyonlarına yüklendi. Yüreğim acımadı dersem yalan olur. Eğer benden paket yapılmamış bir hediye alırsanız bilin ki pintiliğimden veya görgüsüzlüğümden değil, doğaya acıdığımdandır. Her ne kadar dikkatli olunmaya çalışılsa da Noel ve yılbaşları bu konuda çok acımasız oluyor. Allahtan ikinci el mağazaları var. İstenmeyen hediyeler oralarda yerlerini aldılar bile. Beğenilen hediyer ise çoktan kullanılmaya başlandı. Benim en favori hediyem kayınvalidemin kendi elleri ile kapak yaptığı ve içinde kendi yemek tariflerinin olduğu yemek kitabı. Bütün çocuklarına birer tane yapmış. Kayınpederim de tarifleri bilgisayarda yazıp basarak katkıda bulunmuş.
26 Aralık’da başlayan geleneksel yılbaşı indiriminden geriye artıklar kaldı. 27 Aralık’da farkında olmadan büyük mağazalardan birine girdiğimizde kalabalığı görünce bir kaç dakika donup kalmıştım. Çoğunuz bilir, bazı mağazaların önünde insanlar geceden uyku tulumları ile sıraya giriyorlar. Allah akıl versin.
Bir kaç düşme tehlikesinden sonra eve varıyorum. TV’de haberler yine kardan bahsediyor.  Bizim haberlerden tek farkı binaların mimarisi ve insanların görüntüsü, yoksa şikayetler hep aynı; “belediyenin elinde tuz stoğu kalmadı. Yeni stoğun gelmesi Ocak ortasını geçecek”. Bazı yerlerde gaz kesilmiş. Bazı yerlere süt ve ekmek gibi temel gıdalar ulaşamamış. Bir pansiyonda yılbaşını kutlayan 30 kişi orada mahsur kalmıştı. Onlar kurtuldu mu bilmiyoruz. Doğal olarak trafik kazaları var. Yetkililer mecbur kalmadıkça trafiğe çıkılmamasını öneriyorlar. Veliler ve işverenler okulların tatil edilmesinden şikayetçi. 20 km yürüyerek işine giden çalışan TV’de takdir ediliyor. İşe gitmeyip evde kalanlara ateş püskürülüyor.
...ve bütün bunların arasında 2010 yılının ilk ayı sessizce ilerliyor.                        

Thursday, December 24, 2009

LONDRA’DA NOEL

Haftalar önce mağazalar, caddeler ve evler süslendi. Halk çocuklarını alarak Noel süslemelerini görmek üzere caddelere çıktı. Leicester Square’e her yıl olduğu gibi mini bir lunapark kuruldu. HydePark’da bir Winter Wonderland (Kış Hayal Dünyası) açıldı. Son bir kaç haftadır yaklaşan Noelin şarkılarını dinledik sokaklarda. Noel için özel konserler, gösteriler düzenlendi. TV’lerde Noele özel programlar sıralandı.


Iki hafta önce Londra’nin en ünlü alış veriş caddeleri Oxford Street ve Regents Street araç trafiğine kapatıldı ,geleneksel olarak. Caddeler Noel şarkıları söyleyen ve yardım toplayan çeşitli gruplarla ve ürün tanıtımı yapanlarla doldu. Hatta bir yatak şirketi yatak bile koymuştu caddenin ortasına. Salvation Army bandoları Selfridges ve Fortnum and Mason mağazları önünde çalıyorlardı.

Ünlü oyuncak mağazası Hamleys’in önünde öyle uzun kuyruklar oluşmuştu ki, müşterileri gruplar halinde içeri alıyorlardı. Şaşmamak lazım çünkü aylar öncesinden bu Nole’de mağazaların kriz dolayısı ile yeterli oyuncak stoğu yapmadıkları duyurulmuştu. Herkes çocuğunun istediği oyuncağı almakta kararlıydı.

Hediyeler alındı. Eşler hediyeleri birbirlerinden ve çocuklarından gizlice paketledi ve Noel ağaçlarının altına yerleştirdiler. Postalar yoğun çalıştı ve uzak diyarlardan hediye paketlerini bekleyenlere ulaştırdılar. Milyonlarca Noel kartı alındı ve postalandı.


Son iki hafta boyunca TV’lerde değişik Noel yemeklerinin nasıl pişirileceği üzerine programlar yapıldı. Bunların arasına tarihi Noel yemeklerinin eklenmesi de unutulmadı. İşyerleri ve arkaşdaş gurupları Noel yemekleri ve partileri organize ettiler.

Yine bu dönem ülkemizin İngilizce’deki adı Turkey’nin en çok kullanıldığı dönem. Her yerde hindi reklamları, hindi tarifleri, hindi sohbetleri ...

Londra bu yıl beyaz bir Noel bekliyordu. Londra’da nadiren kar yağıyor. Geçen hafta ortası başlayan karyağışı heyecan yaratmıştı. Kar haftasonu kesildi. Pazartesi akşamı tekrar lapa lapa yağmaya başlayınca umutlar arttı. Küçük yeğenimle postaneye gidip gelene kadar yerler bembeyaz olmuştu. Noel süslemelerine çok yakışacaktı ancak ertesi gün ince bir buza dönüşüp hayalleri yıktı. Şimdi güneşli bir Noel bekleniyor.
Tabii bu Londra’da böyle yoksa Britanya’nın pek çok yerinde tren seferleri felce uğramış durumda. Aynen bizim bayramlarda olduğu gibi uçak, otobüs ve tren seferlerinde aksamalar ve yollarda kazalar var. Euro Star bir kaç gündür anons yapıyor “bileti olmayan istasyona gelmesin. Bütün trenler dolu” diye. Haberlerde, ailesine ulaşmak için yola çıkıp yolda kalmış insanlarin feryatlarını izliyoruz.

Türkiye’de biz bayram tatilini bir yerde geçirmek için yollara düşerdik, ancak buradaki yolculukların çoğunluğu Noeli geçirmek için ailelere ulaşmak üzere yapılıyor. Dolayısı ile parçalanmış batılı aile inancımızı bir ölçüde yıkıyor.

Bu gün Noel arefesi. İş yerleri yarım gün çalışıyor. Bazı ofisler bu hafta hiç çalışmadı bile. Günlerdir geç saatlere kadar çalışan eşim de bu gün erken gelecek ama onun erken dediği saat yine akşam 18:00. Bu gün özel bir heyecanımız var; çok sevdiği Noel kekini bu akşam yiyeceğiz, çünkü yarın Noel yemeğine bir arkadaşa davetliyiz.

Yarın sabah Noel. Herkes sabah erkenden kalkıp hediyelerini açacak. Özel Noel kahvaltısından sonra bütün aile öğleyin Noel yemeği için toplanacak.

Yarın sabah biz de hediyelerimizi açtıktan sonra eşimin ailesini arayacağız. Ondan sonra da bizi almaya gelecek olan arkadaşımızla onlara Noel yemeği için hareket edeceğiz. Noel günü toplu taşıma çalışmadığı için geceyi de orada geçireceğiz.

Yarından sonra artık Noel ateşi sönmüş olacak. Ortalık hediye paketleri, hediyesini beğenen ve beğenmeyenlerle, yemek artıkları, şişmiş midelerle ve yeni umutlarla dolu olacak.

Thursday, December 17, 2009

İYİ GÜN DOSTU

Arkadaşım Zeliha kansere yakalandığında bazı keşifler yapmıştı arkadaşları ve kendisi ile ilgili. Etrafındaki bir çok sözde arkadaşı uzaklaştırmıştı hayatından. Çok güzel bir yorum yapmıştı “fark ettim ki” demişti “gerçek dost seninle sevinebilendir. Üzülmüş numarası yapmak çok kolay ama sevinme numarası yapılamaz. O nedenle hemen anlaşılır kişinin samimi olarak sevinip sevinmediği. Beni yıllarca aramayan sormayan insanlar hastalandığımı duyduklarında birden ortaya çıkıp ah vah etmeye başladılar. Benim onların acımasına değil moral desteğine ihtiyacım vardı oysa”.
Bu anlamlı saptama üzerine ben de çok düşündüm sonradan. Doğru ya bu tür insanlar zor durumdaki başkalarına sözde acıyarak aslında kendi iyi durumlarını kutlarlar, avunurlar. Karşılarındaki zavallının durumuna bakarak kendilerini güçlü ve verici hissederler. Bu da bir tür vampirliktir. Tabii bu herkes için geçerli değildir ancak kimin samimi, kimin yapmacık olduğunu üzüntü paylaşma meselesinde ayırd etmek gerçekten zordur.
Sevinç meselesine gelince iş biraz daha farkli bir renk alıyor. İnsanoğulları olarak bizler bir takım zayıflıklarla yaratılmışız ve tekamüle bu zayıflıkları yenerek yükselmemiz hedeflenmiş. Kolay bir iş değil tabii ki, çünkü içinizdeki bir kuvvete karşı mücadele ediyorsunuz ve bilinç altınız ne derseniz deyin bilincinizden çok daha güçlü.
Önce arkadaşlarınıza güzel bir haber verdiğinizi düşünün; bu terfi , ödül, evlilik, yeni bir ev, yeni bir araba, hamilelik, mezuniyet, egzotik bir gezi, v.s. olabilir. Hepimizin hayatında bu tür durumlar olmuştur. Arkadaşlarınız nasıl tepki gösterdi? Kaç tanesi sizinle samimi olarak kutlamaya ve kutlama organizasyonunda yer almaya girişti? Kaç tanesi sizi destekledi ve güç verdi? Kaç tanesi sadece tebrik edip geri çekildi? Kaç tanesi size konunun olumsuz yanlarını anlatarak sevincinizi kursağınızda bırakmaya çalıştı ve hatta sizden uzaklaştı? Kaç yıldır tanıdığınızı sandığınız kaç arkadaşınızda anlam veremediğiniz tutumlar gördünüz? Ve hiç ummadığınız kaç arkadaşınız sizin mutluluğunuzu paylaşmaya koştu?
Şimdi arkadaşınızın size yukarıdaki haberlerden birini verdiğini düşünün. Nasıl hissettiniz? Siz daha düşük bir pozisyondayken arkadaşınızın terfi etmesine, sizin daha bir eviniz yokken arkadaşınızın ev almasına, siz bebek diye yanarken arkadaşınızın hamile kalmasına, siz daha becerememişken arkadaşınızın iyi derece ile mezun olmasına, siz bekarken veya mutsuz bir evliliğiniz varken arkadaşınızın mutlu bir evlilik yapmasına gerçekten sevinebildiniz mi?
Bazıları çok ileri giderek sizi kararınız veya elde ettiğiniz başarının seviyesi ile ilgili olarak eleştirirler. Bazen bu eleştiri sizin sevindiğiniz olaya/kişiye/kuruma yöneltilir. Yeni terfi ettiğiniz pozisyonun aslında o kadar da önemli olmadığını duyarsınız. O kabul edildiğiniz okul da aslında çok iyi değildir. Aldığınız dereceye de pek fazla sevinmeyin çünkü çok daha iyisini başaranlar tanınmaktadır. Sevgili koca adayınız veya kocanız da aslında öyle matah biri değildir. Ya şişkodur, ya yaşlıdır, ya kısadır, ya keldir, ya fakirdir, ya da iyi bir işi yoktur. Sanki kendisi koluna takıp gezecektir. Siz çok mutlusunuzdur ama arkadaşınız sizin mululuğunuza kördür.
Bazen arkadaşlar birbirleri hakkında çok yüksek standartlar belirlerler birbirlerinin haberi olmadan ve bir taraf o standarda uymadığında akde vefasızlık oluşur.
Kısacası insanoğlu karşısındakinin sevincini, ya kıskançlığıyla ya da kendi kişisel değerleri ile ölçer ve ona göre tepki verir. Kıkançlık ve hayal kırıklığı çok güçlü duygular olduğundan sevinmiş rolü yapmak gerçekten zor hale gelir. Ne dersiniz? Var mı böyle hikayeleriniz?

18/12/09
Londra

Wednesday, November 11, 2009

ŞEHİTLERİMİZ İÇİN

Bu gün 11 Kasım, İngiltere’de “anma günü” (popy day) olarak bilinen gün. Bu gün 1. Dünya Savaşının bittiği tarih olarak kabul ediliyor ve 11 Kasım’da bütün savaşlarda ölen asker ve siviller anılıyor. İki hafta boyunca, bizde Mehmetçik Vakfına denk gelen “British Legion”, kagıtttan gelincikler satarak yardım topluyor. TV spikerleri ve bütün önce gelen kişiler yakalarına bu gelincikleri takıyorlar. Aynı şekilde sivil halk da yakasına gelinciklerini takıyor. Halk bütünleşiyor.
Şu anda İngiliz BBC1 kanalında anma töreni Westminster Klisesinden canlı olarak gösteriliyor. Kraliçe, devlet yetkilileri, muhalefet, v.s. bu törende hazır. Papaz İncil’den bölümler okuyor, ilahiler söyleniyor ve dualar ediliyor. Akabinde askeri tören yapılıyor.
Bu tören içimi buruyor ve yıllardır sorduğum bir soruyu yine aklıma getiriyor. Bu defa yazmadan edemiyorum. Koskoca İngiltere devleti şehitlerini klisede anabiliyor da biz neden kendi şehitlerimiz için devlet törenini bir camiide ruhlarına Fatiha okuyarak yapamıyoruz? Neden Atamızın ruhuna dualar gönderemiyor ve sadece soğuk bir tören yapıyoruz. Ülkemizi kurtaran o büyük adam bir duayı hak etmiyor mu? Haydi devlet töreninden vazgeçtim, neden ülke çapında camilerde dualar okunmuyor. Biz az mı insanımızı yitirdik savaşta? Buna engel olan nedir? Milletimizn %99’unun Müslüman olduğunu mu bilmiyoruz? Kendi şehitlerimizin ruhuna aleni olarak dua okuyamayacak kadar mı yabancıyız kendi dinimize? Laiklik dinsizlik, inançsızlık mı demek? Madem o kadar laiktik niye hala kendi şehitlerini kilisede anabilen batılı toplumların medeniyet seviyesine çıkamadık? Bizi dinimizi medeni bir şekilde uygulamaktan alıkoyan nedir?
Bana sakın “irtica hortlar” demeyin. İrtica ölmedi ki hortlasın. Haydi biraz gerçekçi olalım artık. İrtica ile baş etmenin yöntemi dinini red etmek olamaz.
Bana sakın “ama aramızda Müslüman olmayanlar da var” demeyin. İngiliz’lerin arasında Müslümanlar ve Hindular yok muydu? Hiç kimsenin bir duaya itirazı olmaz.
Dindarsınızdır, değilsinizdir, konu bu değil. Konu toplumun çoğunluluğunun ne olduğudur. Askerlerimiz kendilerini Allah’ın koruyacağına inanarak ve şehitlik mertebesini hedef alarak “Allah Allah” naraları ile düşman üstüne yürümüşlerdir. Kurşun yağmuru altında namazlarını kılmışlardır. Şimdi biz bu inanmış insanlardan, inandıkları Allah önünde, bir teşekkürü ve “Allah sizden razı olsun” sözlerini neden esirgiyoruz?

London
11/11/2009

Friday, September 11, 2009

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?!

Bir kaç yıl önce içinde bulunduğum bir konu ile ilgili yapılan abartılı ve yanlış haberler sonrasında Türk gazetelerini nadiren okur oldum. Biraz önce de sel haberleri için bakayım derken Hürriyet'in kendilerine kesilen cezaya AB tepkisini dile getiren haberini acaba başka gazeteler de yayınlamış mı, yani bu haber acaba ne kadar gerçektir diye Milliyet'e bir göz atayım dedim. Bir baktım "Flash Haber" bölümünde "Türk doktorlar İngiltere'yi karıştırdı" diye bir başlık var. Şaşırdım çünkü son günlerde burada ortalığı karıştıran bir Türk doktor duymadım-ki her sabah 2 saat ve her akşam 1 saat BBC haberlerini izliyorum. Kaçırmam imkansız. Daha haberi açarken haberin içerigini tahmin ettim.

Taze bir habermiş gibi anlatılan bu konu 1 yıl öncesine aittir ve yine bir sabah BBC'yi izlerken duyup, söz konusu hastaneye ilk benim haber verdiğim bir durumdur. Yani bu kadar yakından biliyorum olayı. Üstelik BBC yaptığı hatayı anlayıp konuyu akşam haberlerine koymamıştır bile.
Gerçi bu konu gözüme yıllar önce de sokulmuştu ama o zaman bunu bir defalık bir hata sanmıştım. Bir gazete ile yaptığım röpörtaj bir kaç ay sonra başka bir gazetede ve değitirilerek yayınlanmıştı ve dolayısı ile verilen bilgiler o gün için doğru değildi. Araştırdığımda röpörtajı yapan gazetecinin, söz konusu gazeteye geçtiğini ve sayfa doldurmak için haberi biraz değiştirip yayınladığını öğrenmiştim. Adam fırçayı yedi ama iş işten geçmişti.
Yine Pizza Hut’da Insan Kaynakları Müdürü iken verdiğim bir röportajda Restoran Müdürü maaşları abartılı yazılınca c.v. yağmuruna maruz kalmıştık. C.V. toplamak güzel de, yanlış beklentilere ve sektördeki diğer yabancı firmaların telefonlarına cevap vermeye çalışmak hoş olmamıştı çünkü bu yanlış haberle pisyadaki ücret dengesinin zarar görme tehlikesi vardı.
Kimbilir bu gazeteler ve TV’ler baska kaç haberi böyle yayınlıyor ve kaç haberi abartıyorlar.
Bir süre önce Avustralya yapımı, bir Aktuel Haber programının perde arkasını konu alan bir dizi izledim. İlgilenenler için adı “Front Line”. Dizi, güldürme amacı ile biraz abartı taşısa dahi asıl amacı haberlerin nasıl kanalın amacına göre değiştirilip, saptırıldığını göstermekti. İşte bu dizi beni duyduğum ve okuduğum haberlerin arkasında neler dönüp de bize bu şekilde gelmiş olabileceği konusunda tekrar düşünmeye sevk etti.
Üstüne bir de, TV’lerdeki haber komedisi ile dalga geçen ünlü Amerikan shovu “The Daily Show With Jon Steward” izledim ve Amerikan halkının TV kanalları ile nasıl etkin olarak yönlendirilip uyutulduğuna tanık oldum. Olay öyle bir boyutta ki herhangi bir sağlık güvencesi olmayan 30 milyon Amerikan bile Obama’nın herkese ücretsiz sunulacak bir sağlık programına destek vermekte zorlanıyor çünkü kendilerine gelecek fayda sürekli perdeleniyor. Niye mi? Herkes ücretsiz sağlık hizmeti alırsa devleşmiş sigorta şirketleri para kazanamaz da ondan. Biz yine medyanın elinde henüz o kadar oyuncak değiliz, ama Amerika’da bu oyunu en iyi oynayan şirket artıkTurkiye’de de var.
Unutmayalım ki medya sansasyon yaratırsa ve kendi çıkarı doğrultusunda destek alırsa para kazanır. Onların da yapmaya çalıştığı bu, ancak biz de bunu böyle bilerek haberleri okur ve dinlersek yanlış yönlenmekten korunuruz. Artık gazetelerde okuduğum ve TV’de duyduğum her habere şüphe ile bakar oldum ve bu bakış hem beni rahatlattı hem de farklı bir bakış açısı kazandırdı. Düşünün kimbilir bu uydurma veya bayat haberler kimlerin hayatlarını nasil etkiliyor.
Bari eski haberi, yeni bir gelişme ile veriyormuş gibi yapın da bizi salak yerine koymayın.

Basın özgürlüğüymüş! Hah!

Friday, August 21, 2009

KOCAMI NASIL YEDİRİRİM?

Çoğu kadının önemli sorunlarındandır çocuğuna nasıl yemek yedirecegi. Yemek derken sağlıklı, doğru dürüst gıdaları kasdediyorum. Ortalık da bu konuda akıl veren haberler ve uzmanlarla doludur da kimse kadınlara kocasına nasıl sağlıklı yemek yedirebileceği konusunda akıl vermez. Gülmeyin! Ciddi bir konu bu. Yok mu aranız da “yahu ne pişirsem de bu adam yese, yoksa hasta olup başıma dert olacak” diye düşünen?

Doğal olarak bu durumda hedefiniz ‘yesin de büyüsün’ değil, ‘yesin de hasta olmasın’. Dünyanın her yerinde erkeklerin sağlıklarına kadınlara göre çok daha az dikkat ettikleri bilinir. Bakın zaten en çok erkekler ölüyor. Hastalıktan öldüremiyorlarsa kedilerini, başka bir yolunu bulup ölüme koşuyorlar. İstatiklere göre de kocalar karılarından önce ölüyorlar. Eh ben de ömrümün önemli bir kısmını yalnız geçirmiş biri olarak hayatımın sonunda da uzun bir dönemi yalnız geçirmek istemiyorum. Evet! Evet! Biliyorum, kime ne olacağı belli olmaz, ama bu beni durdurmaz.

Adami multu etmekten öte bir şey bu. Ben sağlıklı olmasını hedefliyorum ama benim kocam sağlıklı beslenmemeye doğarken yemin etmiş gibi. Çerez türü mineral yönünden zengin gıdaları ağzına sürmez. Fasulye, mısır türü taneli şeylere hiç tahammülü yok. (Gitti benim caanım zeytinyağlı barbunyam, kısırım). Sulu soslu gıdalari sevmez.(Türlü, zeytinyağlı fasulye, sulu köfte camdan aşağı). Pilavla arası yok; zaten ben de sevmem. Makarnayı sevmez. Çorbanın belli türünü sever. Su içemez. Taze sebze ile arası yok. Allahtan bir kaç kaşık salata yiyebiliyor. Meyve derseniz hak getire.
Peki ne yer bu adam? Peynir ve margarine bulanmış ekmek... Yani benim, geniş bir kadın olsam, ‘akşama ne pişirsem’ derdim aslında yok. Her akşam önüne ekmek, peynir koysam bir gün şikayet etmez. Hani ‘damat kaynata toprağından olur’ derler ya, benimki de babamın toprağından olmuş. Babama da pilav ve yoğurdu her gün verseniz sesini çıkarmazdı ama o dağ gibi adam şimdi diabetik.

Aynı bir çocuğa yemek yedirmek için yapılan numaralara başvuruyorum resmen. Yemediği gıdaları çorba veya püre halinde çaktırmadan vermeye çalışıyorum ancak her zaman başarılı olmuyor. Fındık fıstık gıbı şeyleri gizli verme şansım sıfır. Bazen de hiç beklemediğim bir anda -ki bu ya yemeğe misafirlerimiz olduğunda ya da biz bir yerde misafir olduğumuzda oluyor- bakıyorum ağzına sürmeyeceği yemeyi kaşık kaşık götürüyor. Aynen bir çocuğa yapar gibi hiç tepki göstermiyorum; yeter ki yesin.

Böyle bir adamın vitamin de almayacağını tahmin edersiniz. Tabii beni tanıyanlar da eksik beslenmesini dengelemek için onun boğazından aşağı vitaminleri zorlayacağımı tahmin ederler. Tabletleri mızıldana mızıldana yutardı. Şimdi bir yolunu buldum ve çok mutluyum. Tesadüfen suda çözülen türden vitaminler aldım. Ona vermeyecektim ama yine de kendime bakıp onu ihmal etmiş olmayı vicdanım kabul etmediği için bir tablet ziyan etmek pahasına verdim. Sonuç? Bayıldı! Hayır gerçek anlamda değil. İçecek formunda vitamine bayıldı benim adam. Şimdi vitamin saatini dört gözle bekliyor. Artık ona nasıl vitamin içereceğimi bulduğum için çok mutluyum. Böylece su da içmiş oluyor. Bir taşla iki kuş! 

Vallahi şakası yok bu işin. Aynen böyle oluyor. Kocanız varsa çocuğa ihtiyacınız var mı?

Friday, February 13, 2009

KOCANIZ SİZİ KİMİNLE ALDATSIN İSTERSİNİZ?

Bir süredir DVD’den, eski bir BBC dizisini izliyoruz, “Bed Time Stories (Yatma Vakti Hikayeleri)”. Üç tane birbirine bitişik evin, yine birbirine bitişik yatak odalarında, yatma vakti konuşulanları dinleyerek hayatlarının genelini anlamaya çalışıyoruz kahramanların.
Evlerden biri 30’lu yaşlarının başlarında bir çifte ait. 6 aylık da bir bebekleri var. Kadını hep yatak odasında pijamaları ve hayatından bezmiş hali ile görüyoruz. Bebek hayatından çok şey götürmüş.
Koca ise odaya hep işten direkt geliyor. “Demek ki uzun saatler çalışıyor” diyorum. İlk beş bölüm boyunca konuşmalar hep aynı konu üzerinde dönüyor. Kadın kocasının kendisini iş yerindeki bir kadın ile aldattığına inanıyor. Konuşmalardan bu konunun daha önce çok sorun yarattığını, kadının psikolojik tedavi gördüğünü ve teşhisin, “hamilelik sonrası depresyona bağlı paranoya” olduğunu anlıyoruz. Kadıncağız ne kadar uğraşsa da kendini şüphelenmekten alamıyor.
Koca ise ne kadar masum görünüp “vallahi kimse yok. Sen yine paranoya yapıyorsun” dese de arada yaptığı telefon konuşmaları içimize kurt düşürüyor. Bir de sürekli, olur olmaz saatte arayan Graham adında bir patronu var.
Kadın hızını alamayıp kocasının iş arkadaşlarına bir yemek veriyor ve iki arada bir derede, şüphelendiği kadını kenara çekip direkt “kocamla yatıyor musun?” diye soruyor. Bizim kadının psikolojik durumu herkesçe malum ki, suçlanan kadın gayet sakin “hayır” diyor. Bizimki de rahatlıyor ancak şüpheler tekrar saldırıyor. O değilse başkası ama ille de biri var diye paralıyor kendini. Adam da aynı şekilde “yok” diye ciddi bir savunmada. Bir kadın olarak kadını anlamaya çalışıyor ve bir bebekle eve hapsolmuş hali ile empati kurmaya uğraşıyorum. Bir taraftan da kocasına bu kadar yüklenerek evliliğini tehlikeye attığı için kızıyorum.

Derken son bölüm... Koca eve geldiğinde bizim kadının elinde bir biberon var. Kocasına hevesle “bu gün düşündüm ve paranoya yaptığıma karar verdim. O nedenle bebek biberona alışır alışmaz ilaç almaya başlayacağım. Birisi olduğunu fikrini kafamdan atmam lazım, çünkü birisi yok”. İşte orada yıkıcı darbe gelir; koca “hayır birisi var” der.
Kadın gibi ben de şoktayım, çünkü kadının paranoyak olmasını tercih ederdim. Kadının ilk sorusu doğal olarak “kim? Melisa mı?”. “Hayır”. “Ofisteki başka bir kadın?” . “Hayır”. “Peki kim o zaman?”
Bu sorunun cevabı daha da trajik; “Graham!”. Hani şu zırt pırt arayan patron vardı ya, işte o! Tuhaf bir rahatlama yaşıyorum ve hatırıma bir kaç arkadaşımın benzer anıları geliveriyor. Bir duygu fırtınası var orada. Ne hissettiğine karar vereme, daha doğrusu hissettiklerinin uygun olup olmadığına ilişkin bir karkagaşa var.
Kadın kahramanımızın ilk sözleri “iyi. En azından hasta olmadığımı öğrenmiş oldum.Demek ki paranoyak değilmişim” oluyor ve haklı olarak pozitif bir sonuç çıkarmaya çalışıyor bu durumdan. Koca “hayır” diyor, “bu olay son 3 gündür var. Ben de kendimi yeni keşfettim. Yani sen daha önce paranoya yaptın”.
Kendimi hemcinsimin yerine koyup hissetmeye çalışıyorum. Öncelikle koca karısını bir başka kadınla aldatmamış, yani karısı ile ilgili bir sorun yok. Yaniiii, kadın hatalı değil. Kimse kalkıp da ona “kocanı kaçırdın çaçaron!” gibi laflar edemez. Kadını n bu durumda kocasını elinde tutabilme imkanı ayın kırmızı doğması kadar olası. Kadının yaptığı veya yapmadığı hiç bir şey bu duruma sebep olmamış. Kadın suçsuz yani. Anlaştık mı?!
Bir de fark ettim ki kadın kendini böyle bir durumda çok daha güçlü hisseder çünkü kendisinden kaynaklanan bir sebeple yuvası yıkılmadığından öyle ayılıp bayılıp bunalımlara da giremeyecektir. Hakikaten şöyle bir hayal edin bakın, kocanızın sizi başka bir kadın için terk etmesi ile başka bir erkek için terk etmesi arasında ne kadar fark var. Siz hayatınızı başka kadınlarla rekabet ederek geçirmişsiniz. Rakibiniz hiç bir zaman bir erkek olmamış ki mağlup hissedesiniz. Kendinize “ben ne yaptım?” sorusunu sorabilme hakkınız otomatik olarak elinizden alındığından kendinizi sefil edebilme potansiyelini z de zayıf.
Bir zamanlar bir arkadaş çok sevdiği ve çok iyi anlaştığını düşündüğü kocası kendisini terk edince çok üzülmüştü. Adam, istediği hayatın bu olmadığına, tek başına, teknelerde, denizlerde, sorumsuz ve tek başına bir hayat istediğine karar vermiş. İşini, eviniı ve hatta giysilerini bırakıp doğaya göçmüş. Ortada bir kadın filan yok. Dedim “niye üzüyorsun kendini bu kadar? En azından başka bir kadın için terk etmemiş seni. Sorun onda, sende değil. Senden kaynaklanan bir durum değil ki bu, dolayısı ile değiştirebileceğin bir şey de yok. O zaman üzülmek niye?”.
Tabii ki doğal olarak hayatın ciddi anlamda değişmesi bir huzursuzluk getirecektir ama bu hiç bir zaman bir başka bir hemcinsimizin bize tercih edilmesi kadar ağır ve yaralayıcı olmayacaktır. Ne dersiniz?

Wednesday, September 03, 2008

ARAPLAR’IN TÜRKLER’LE DERDİ NE?

Fatih Sultan Muhammed kimdir biliyor musunuz? ‘Fatih Sultan’ adini çok iyi tanıyor olmasanız bu soruya cevabınız ‘hayır’ olurdu sanırım. Londra’da çocuklara yönelik İslami video filmleri satan bir dükkandaki bir videonun kapağında gördüm bu ismi. Kapakta Fatih Sultan Mehmet’in çok iyi bildiğimiz at üzerindeki bir resmi vardı. ‘Neden adı böyle yazılmış? Diye alıp arkasını okudum. Arkadaki özette Fatih Sultan Mahmut’un ne kadar önemli bir İslam kahramanı olduğundan ve Konstantinapol’u nasıl Bizans’tan alarak İslam topraklarına kattığından bahsediliyor. Osmanlı olduğu araya sıkıştırılmış. Kaç tane çocuk Konstantinapol’ün bu günkü Istanbul olduğunu bilir? Kac çocuk Osmanlı’nın Türk olduğunu bilir? Buradaki çocukların hiç biri bilmez. Öyleyse neden bu kelime kullanılmış? Bence Türk olduğu anlaşılmasın diye. Yoksa böyle bir açıklama aptallık olur.

Bengladeşli genç bir adam Türk olduğumuzu öğrenince ‘ben bu yıl hacda çok Türk gördüm. Maaşallah Türkler artık İslama dönmeye başladılar’ dedi ve nevrim döndü ama öfkeli çıkış fayda etmez diye alttan almaya ve Türklerin yıllardır hacca gittiğini anlatmaya çalıştım. Adamın gözlerindeki ifade benim kendi halkımı tanımadığımı düşündüğünü gösteriyordu. Sanırısınız ki Mekke’de yıllardır gelen Türk’lerin kaydını tutan o da, o kadar emin konuşuyor.

Lübnan’lı dükkan sahibi Türkiye’yi ne kadar sevdiğinden bahsediyor. ‘Orada kendimi çok rahat hissediyorum. Çok benziyoruz. Müslüman ülke ama bize okulda böyle öğretmemişlerdi’ diyor. ‘Bize okulda Osmanlı’nın kana susamış canavar olduğu, malımızı mülkümüzü sömürdüğü ve bize çok zarar verdiği, Türklerin Müslüman olmadığı anlatıldı. Ne zaman ki Kur’an kursuna gittim, orada hoca bize Osmanlı sayesinde nasıl dinimizi koruduğumuzu ve yaydığımızı anlattı. Varlığımızı Osmanlı’ya borçlu olduğumuzu anlattı’ diye ekliyor. O arada yanında çalışan kız söze atlıyor ‘ama Atatürk dini yasaklamış, kadınların başını zorla açtırmış’. Haydaa!! İş mi yapacağız, millete tarih dersi mi vereceğiz!

Bunu söyleyen ilk Lübnan’lı o değil. 2 yıl önce de yazmıştım. Bir konferansda tanıştığım Dr. Fadi Hakura şevkle Türkiye’nin AB’ye girmesinin Avrupa’ya faydalarını anlatmış ve Türkiye’nin gelişimini övmüştü. Ona göre Türkiye’nin AB’ye girmesinin İslam dünyasına büyük faydası olacaktır. Kendisini istasyonda yakaladığımda sormadan edemedim ‘nasıl oluyor da bir Arap olarak Türkiye’yi övüyorsunuz?’. O zaman da o anlatmıştı ‘ben Kuveyt’de büyüdüm ve okulda bize 3 düşman öğretildi; İsrail, İran ve Türkiye. Ben bir Türk düşmanı olarak büyüdüm taa ki bir araştırma yaparken yanlış bildiğimi öğrenen kadar’. Şimdi Dr. Hakura İngiltere’de TV’lere ‘Türkiye uzmanı’ olarak demeçler veriyor.

Suudi bir kadın anlatıyor ‘ben Türkiye’ye giderken annem beni uyardı. Türkler Müslüman olduklarını sanırlar ama onlar gerçek Müslüman değillerdir dikkatli ol diye. Oysa Istanbul’a geldiğimde manzara bambaşkaydı ve hemen annemi aradım; buradakiler de bizim kadar Müslüman dedim.

Mısır’lı bir bayan müşterim ‘Atatatürk öldü de Türkler kurtuldu. Atatürk’ü Amerika başa getirdi ki İslami ortadan kaldırsın’. Tahmin edeceğiniz gibi kısa bir tarih dersi verdim kendisine ama yıllarca yıkanmış kafasına ne kadar nüfüz etti bilmiyorum. Açıkcası bu tür durumlar için özel bir yaklaşım gerek çünkü ciddi bir önyargıya karşı mücadele var.

Bir süredir, işim nedeni ile İngiltere’deki Müslüman kesimle görüşmelerim oluyor ve bu vesile ile öğrendiklerim ve gözlemlediklerime inanmakta zorlanıyorum. 3 defa Suudi Arabistan’a gitmiş ve 1 yıl Libya’da çalışmış olan babam hep söyler ‘Araplar Türkleri hiç sevmez’ diye ama ben bunu hep abartı ve etkisiz olarak algılayıp üstünde fazla durmamışımdır. Artık gerçek olduğunu biliyorum. Araplar Türkleri sevmiyor ve hatta Müslüman olarak bile görmüyorlar. Babam ve arkadaşları Türkiye’de camii olduğunu göstermek için Türkiye’den resimli kitaplar bile getirtmişler.

Eniştem Arap olduğu için bilirim, gün geçmez ki gazetelerinde Türkiye hakkında bir haber olmasın. Onlar bizim ülkemizin politikasını ve ekonomisini bizden iyi bilirler ve favori hükümetleri dindar olanlardır. AKP’nin kazandığı son seçimi sabaha kadar ağlayarak izleyen Katar’lı bir kadınla bile tanıştım. Kolumu sıkıp beni tebrik etti. Ne durumda kaldığımı düşünün.

Müslüman kesimin organize ettiği fuar türü aktivitelere katılıyorum, ancak henüz başka bir Türk ne müşteri ne de satıcı olarak bu organizasyonlara katılmadı, çünkü bizi kendilerinden görmüyorlar.

Türk kadınlarının tesettür yaklaşımını bile fazla modern bulup, ‘Türk usulü’ diye tanımlayanlar var. İlle onlar gibi etekleriniz yerleri süpürecek sonra o pisliğe bulanmış eteklerle Allah’ın huzurunda namaza duracaksınız. Bir Pakistan’lı kadının dediği gibi ‘Araplara göre kendilerinden başka hiç kimse doğru Müslüman değil’, ama Türkler hiç birine göre Müslüman değil.

Fas’lılar Osmanlı onların ülkesine egemen olamadı diye böbürlenirken, Fransa’nın etkilerini övüçle taşıyorlar.

Şimdi sakın ‘aman Araplar bizi kendilerinden görse ne olur görmese ne olur’ demeyin. En azından dindaşız ve onlarla uzun bir geçmişimiz var. Neden bizi bu kadar yanlış tanısınlar? Neden yok yere düşmanımız olsunlar? Neden İngiltere’ye akan milyonlarca dolarlık Arap turizmi Türkiye’ye akmasın?

Peki neden Araplar Türkleri sevmiyor veya hakkımızda yanlış fikirlere sahipler? Benim kendimce cevaplarım var ama yönlendirme yapmadan yorumu okuyucularıma bırakmak ve bu konuda bir tartışma başlatmak istiyorum.

Friday, August 08, 2008

TOPUK KÖLELERİ

İncecik topuklar üzerinde yaylanıyor bacakları. ‘Ha kırıldı ha kırılcak’ diye endişe ile bakıyorum. Her adımda ya bacağı ya ayakkabının topuğu yaylanıyor.

-Derdin nedir kızım, niye böyle eziyet ediyorsun kendine?, diye soruyorum içimden ve cevap geliyor. Ardından kafamdaki iki ben tartışmaya başlıyorlar.
-Hah!! Sanki sen giymedin mi? Niye olduğunu biliyorsun
-Evet biliyorum. Ya boyunun kısalığından ya da şık ve seksi görünme çabasından. Aman yok şimdi kendime böyle eziyet edemem. Hem ben giyerken böyle yaylanmıyordum. En azından kaldırabilecek kadar topuk giyiyordum.
-O nedenle mi ayaklarında şimdi seni delirten ağrılar var?
- Hmm. Evet ama insan belli bir pozisyonda olunca modayı takip etmek zorunda hissediyor. Yoksa insanlar ona göre davranıyor. Şimdi giymiyorum mesela çünkü gerek yok.
-Ama giyebilseydim isterdin giymeyi, değil mi?
-Belki ama zaten belim rahatsız o kadar yüksekliği kaldıramam. Alıştım rahat ayakkabılar giymeye. Nasıl ayaklarıma eziyet etmişim o kadar yıl. Parmaklarım ezilip, bükülürken o kadar yolu nasıl yürümüşüm. O kadar saat o topuklarla ayakta nasıl ders vermişim. Tabii onlar bana varis ve kemik eğilmesi olarak geri döndüler. Bedenime bu kadar eziyet etmeye ne hakkım varmış?! O zaman bunları düşünmemiş ve el aleme karşı hoş görünmeye çalışmış olmanın bedelini ödüyor şimdi ayaklarım. Bilinç altımızı esir almış modanın kölesi olmanın bedelini ödüyor ayaklarım. Erkeklere nasıl özenirdim rahat ayakkabı giyebiliyorlar diye. Şimdi azıcık ağrıyı, sıkıntıyı kaldıramıyorum. Eskiden kıyafetime göre ayakkabı seçerdim şimdi ayakkabıma göre kıyafet seçiyorum. Bir kıyafet arahtsı edecek ayakkabı gerektiriyorsa hemen vazgeçiyorum. Artık rahatım daha önemli.
-Öyleyse eskileri niye atmıyorsun.
-Kıyamıyorum hepsi çok pahalı ayakkabılar. Belki bir gün giyerim. Hani şöyle kısa süreli bir davette filan.
-Kaç çift ayakkabın var biliyor musun?
-Hayır. Sanırım 50 çiftden fazla. Tabii her renk ve her duruma göre ayakkabı lazımdı. Yüksek topuk, alçak topuk, spor, v.s. Kariyer kadınıydık ya... Bayağı bir servet yatırmışım onlara haa! Gerçi ben çok şanslıydım yine de çünkü bazı arkadaşlarım, eşleri veya erkek arkadaşları öyle istiyor diye veya boyları çok kısa olduğu için sürekli topuklu giyiyorlardı.
-Peki şimdi niye ihtiyac duymuyorsun?
-Hem artık bir ofiste çalışmıyorum, hem de burada insanlar dış görünüşe Türkler kadar önem vermiyor. Önemli olan ayağını değil beynini ve yüreğini neyle donattığın. Aslında suç sadece bende de değildi. Sivri burun modası geldiğinde çok üzülmüştüm. Benim gibi ayağı taraklı olanlar için kabus gibiydi. Evet aslında ben modanın bir kölesiydim. Sivri burunların ve yüksek topukların kölesi. Şimdi de kölelikten kalma yara izlerimle yaşıyorum ve onun için bu önümde yayalanan bacaklara acıyorum. O gidiyor, bense döndüm.

Tuesday, July 29, 2008

BİR YASTIKTA KOCAYIN İNŞALLAH !!??

Bu söz her söylendiğinde hep ‘acaba yeni nesil niye böyle söylendiğini biliyor mu?’ diye merak ederdim. Derken bir açıklama gerekliliğini en son kendi tebriklerimi kabul ederken fark ettim. Bir arkadaş ‘bir yastıkta kocayın. Öyle derlerdi değil mi? Ne demekse?’ deyince geçmişe bir yolculuk yapma gereği ortaya çıktı.

Onun durumunda olanlar ve coktandir simdiki yastiklarda uyumaya alismis olanlar icin bir hatirlatma yapayim. Efendim (yaşlanıyorum galiba) bazilariniz belki hatirlar eskiden uzun uzun yastiklar vardi. Tek kisi icin tek kisilik cift kisi icin cift kisilik boyutlarda olurdu. Hani kenarlarına sarma veya kaneviçe işlenmiş, açıkta kalan kenar kısımları renk renk saten başlıklarla kapatılmış, bonbon şekeri gibi yüklüklerde üst üste sıralanmış, gelin kızın çeyizinin vazgeçilmnez ve sayıya göre zenginlik göstergesi olan, kimi pamuk, kimi yün, hatta bazı fakir yerlerde ot doldurulmus yastıklar... Dini nikah yapılırken gelinin ceyizinde getirdiği yorgan, yatak, hali sayısına eklenen değerli yastıklar... Kız tarafının sayısı ile övündüğü yastıklar... Hatırladınız mı?

İşte bu yastıklarda karı koca bir yastığı paylaşarak uyuduğu için atalarımız ‘bir yastıkta kocayın’, yani ‘küsüp darılıp da ayrı yastıklarda uyumayın, hep sevgi ve mutluluk içinde aynı yastıkta yaşlanın’ anlamında bu sözü söylemişlerdir. Artık TV vasıtası ile hepimizin beynine kazınmış bir görüntüdür; eşine kızan taraf yastığını kapıp odadan çıkar. Tabii bu şimdiki yastıklarla yapılabilen bir harekettir. İşin komik tarafı bu gün kullandığımız tip yastıkların adı, başlangıçta ‘küstüm yastığı’ idi. Tarzını çok iyi açıklayan bir isim değil mi?

Ben açıkcası bu yeni yestıkları ciftleri birbirinden uzaklaştıran unsurlar olarak görüyorum. En basitinden paylaştıkları alanlardan birini kaybetmiş durumdalar. Aynı yastığı paylaşmanın da bir samimiyeti, yakınlaştırıcı etkisi vardı. Belki de bu nedenle Fransızlar hala bu romantik yastık stilini kullanıyorlar.

Her şeyde olduğu gibi medeniyet, eşleri bile yatakta bireyselleştirmeyi başardı. Herkesin ayrı, kişisel bir yastığı var.

Evet artık ‘küstüm yastıkları’nda uyuyoruz ama hala evlenen kişilere ‘bir yastıkta kocayın’ diye dilekte bulunuyoruz, bir yastıkta kocayamayacak olmalarına rağmen. Önemli bir çelişki ama niyet hala aynı. Yoksa artık ‘bir yatakta kocayın’ mı desek, yataklar ayrılana kadar? J

Monday, June 30, 2008

STRES VE İMAN

STRES VE İMAN

İnternet yolu ile bana ulaşan aşağıdaki yazıdaki babanin ettiği sözü cok beğendim. Baba ‘strese girenin imanından şüphe ederim’ demiş. Bir tokat etkisi yaratti bende bu söz.

Hayatımda önemli değişiklikler yapma kararını almamda çok etkili olan bir sözü hatırlattı bana. 2003 yılıydı. O yıl, yıllardan beri beynimi kemiren kurumsal hayata veda edip, her şeye boşverip özgürlüğe yelken açmak ve kendi işimi yapmayı denemek arzusunu gerçekleştirme isteğim had safhaya ulaşmıştı. Stres yaptığım konu ise gelecek endişesi. Bir Türk için çok normal çünkü bizim geleceğimizin tek garantisi kendi kişisel emeğimizle yaptığımız birikimlerdir, eğer çok zengin bir aileniz yok ise. Avrupa’daki gibi devlete güvenerek sırt çantanızı alıp gezmeye gidemezsiniz. İşe artık tahammülüm kalmamış ama kendimi bir bilinmeze de atmaya korkuyorum. Ya olmazsa!? Ya çok kötü durumda kalırsam?!

Bilmeyenler için açıklamayı uygun görüyorum; Ingiltere’deki otel odalarında (en azından 5 yıldızlı olanlarda) mutlaka bir İncil bulunur. O zamana kadar hiç açıp bakmamıştım. O defa otel odasında dinlenirken İncil’li elime aldım ve bastan bir sayfayı açarak okumaya başladım ve bir cümleden sonra okumayı bıraktım çünkü aradığımı bulmuştum. Şimdi cümleyi harfi harfine hatırlamıyorum ama kabaca Hz. İsa takipçilerine şöyle sesleniyordu ‘şu sokak serçelerini görmez misiniz? Onlar endişe ediyorlar mı da siz endişe edersiniz? Onların ekmeğini veren tanrı sizin ekmeğinizi mi vermeyecek?’
Evet benim beklediğim cevap buydu! Tanrıya güven ve kendini ona bırak; ‘Onun her işinde bir hayır vardır’! Ben de öyle yaptım. O günden sonra bana bir rahatlama ve güven geldi. Artık gelecekten korkmamaya ve önüme gelenleri kendim için hayırlı görmeye başladım. O içimdeki güven gerçekten olayları lehime geliştirdi ve ben düşündüğüm tarihten önce işimdem ayrıldım ve hiç planda olmayan bir şekilde İngiltere’ye yerleştim. Hala kendi işimi yapmaya çabalıyorum. Yine stress yaptığım zamanlar oluyor ama kurumsal hayatta yaşadıklarımla kıyaslanamaz. Kazancım bıraktığım maaşımın kıyısından geçemez ama özgürlüğümün bedeli yok.

Bir de evlilik konusu stress faktörüydü. Bekarlığınız sadece sizin veya ailenizin değil tüm cevrenizin sorunudur Türkiye’de ve siz bu konuyu stress yapmaya mecbur edilirsiniz çünkü çok bilmişler bunu bir başarısızlık gibi önünüze serip sürekli hatırlatarak mutluluğunuza engel olmaya çalışırlar. Yıllarca yurt dışında çalışmayı istemememin ardında da ‘çevremi değiştirirsem artık hiç evlenemem fikri’ yatıyordu. En sonunda ‘yeter artık. Belki benim için bekarlık hayırlıdır. Allah’ın her işinde bir hayır vardır. Belki de evlenmemem gerekiyor. Öyleyse niye kendime stress yapıyorum ki?’ deyip omuzu silkip rahata erdiğimde eşimle tanıştım; hem de İngiltere’de!
Demek ki neymiş; yaratana güven gerisini merak etme sen!
:-) Baba çok güzel bir söz etmiş de oğlu manayı tam çıkaramamış gibi geldi bana. "Bir konuda sıkıntıya düşüyorsak Allah'ın o işi bizim lehimize çözeceğine veya Allah'ın bize o konuda yardım edeceğine inanmadiğimiz için imanımızdan şüphe edilir" deseydi babasının sözüne daha yakın olurdu gibime geliyor yoksa çoğunluk imtihan edildiği icin strese girmiyor, bu işi çözemediği veya çözemeyeceğini düşündüğü icin strese giriyor.

Yanılıyor muyum?

Stresle baş etme yöntemleri ile ilgili olaral Brahma Kumaris Derneğinin bu konudaki ücretsiz seminerlerini öneririm.

Umran
London 30 Haziran 2008

... ve işte size bahsettiğim yazı. Sait Beyin değindiği noktalar da stres yaptığımız konularda rahata ermemiz için geçerli sebepler veriyor ama inanan biri değilseniz sizin için üzgünüm. Aksi takdirde faydalı bulacağınıza inanıyorum.
--------------------------
Strese girenin imanından şüphe ederim!'Az' konuşan fakat 'öz'konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz' konuşmalar daha kısa olur. Bir kaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamıniçinde dolandı söylediði cümle. 'Strese girenin imanından þüphe ederim!' demişti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile,kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sı kıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından þüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi. * * * * * * * * *Stres, halkIn bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor. Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor. Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyordersiniz? Okuyup, ibret almamız için deðil mi? Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu?Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?Hz.İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız. 'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
* * * * * * * *
Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu.Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamıniçinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum. Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz.Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de.
Sait ÇAMLICA

Sunday, June 24, 2007

Ingiliz parlemeterin gözü ile AB'nin Türkiye'ye bakışı

Bir Ingiliz muhazafakar parti milletvekilinin Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesiyle ilgili yorumlarini sizlerle paylaşmak üzere Türkçe’ye çevirdim. Ingilizcesi de metnin sonundadır.

Umarım bazılarımızın anlatmak için kendini parçaladığı gerçekleri bir yabancı parlementerin ağzından okumak fayda edecektir. Bırakalım artık bu sonu hüsran olacak rüyayı. Kendimize daha akılcı, daha sağlam yollar bulalım, eğer derdimiz bir birliğe dahil olmaksa. Bizi isteyen, bizi yücelten ülkelere yanaşalım. Ya da tek başımıza olalım. Zaten tek başımızayız ve çok başına olmak istediklerimiz merhametsiz bir ananın, kucağına yatmaya çalışan çocuğunu iteklemesi gibi itekliyor bizi herkesin gözü önünde. Amaç AB’yi kullanarak ülke içinde reform yapmaksa da başka yollar bulalım. Kolumuz kırılıp yen içinde kalmıyor. Herkes görüyor rezilliğimizi.

Haydi bitsin bu utanç!

Ümran
24 Haziran, 2007, Istanbul

BİR İNGİLİZ PARLEMENTERDEN İLGİNÇ YORUMLAR

Zavallı Türkler her yönden şassızlar. Müslüman inancının simgelerini yasaklasalar faşist; izin verseler köktendinci olacaklar.

Bir kez daha, Avrupa’lı politikacıların, Gladstone’un hos olmayan deyimiyle “Türkleri pılısı pırtısıyla, Avrupa’dan atmak” konusunda kararlı olduklarını görüyoruz. “Her türlü gelişmeyi – cumhurbaşkanı adayının eşinin baş örtüsü üzerindeki muğlak tartışmayı bile- Türkiye’nin AB için başvurusunu ertelemek için bir mazeret olarak kullanacaklardır.

Bir gün bize, Ankara’nın Kürtler için daha fazlasını yapması gerektiği söylenir, başka bir gün Kıbrıs konusunda yaygaracı olduğu, bir başka gün ise 1915 Ermeni katliamı için yerlerde sürünmesi gerektiği. Bütün bu itirazlar temelsiz değildirler, fakat Türkiye’ye diğer üyelerden ne kadar farklı muamele yapıldığını görmek çarpıcıdır. Hiç kimse Belçika’dan Kongo’da yaptıkları ile yüzleşmesini veya Fransa’dan Cezair için özür dilemesini istemez.

Ankara özellikle Kıbrıs konusunda mağdur durumdadır ve haklıdır da; Kıbrıs’lı Türkler AB’nin birleşme teklifini oylayarak kabul ettiler, fakat ondan beri izole edildiler; Kıbrıs’lı Rumlar red oyu verdiler, fakat kucaklandılar. Bazı Türk korkulu tartışmalar tamamen aptalca. Geçen ay AB Parlementerleri Ankara’ya, politikaya daha fazla kadın sokmaları konusunda efelendiler- Türkiye ilk kadın başbakanını 14 yıl önce seçmiş olmasına ve 27 AB üyesinden sadece 18 tanesi bu güne kadar bir kadın tarafından yönetilmiş olmasına rağmen.

Sorun, Brüksel’in gerçek itirazını net olarak ortaya koymaması- ki o da basit olarak çok sayıda Türk nüfusun olmasıdır. Yeniden ısıtılmış AB anayasasına göre oy ağırlıkları nüfusa göre belirleniyor. Türkiye hali hazırda Almanya dışında tüm ülkelerden daha büyük, ve Avrupa küçülürken Türkiye artıyor. AB liderleri, kıtalarının liderliğini iddialı, vatansever Müslüman bir millete teslim etmemekte kararlılar: Biliyorlar ki bu Avrupa federalizminin sonu olur.

Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin kabulu konusunda referandum sözü verdiler, kamuoyu değerlendirmeleri de sırasıyla %70-80 “hayır” gösterdiğine göre, durum öyle olacak. Fakat hiç kimse bunu söylemek istemiyor. Ve böylece, Avrupa liderleri parmaklarini arkalarında çaprazlayıp (yalan söyleme işaretidir) ve er geç bir üyelikten söz ederken ve reformcu Türkler, üyeliğe hazırlık görüntüsü altında milli serbestleşme kriterlerini uygulabilmek için onlara inanmış gibi davranırken, bir sessiz sinema oyunu devam ediyor .

Baştan “hayır” denebilirdi. Türkleri bir on yıl daha süründürmek, dış politikalarını onları küçük düşürecek şekilde değiştirmeleri için üzerlerinde baskı kurmak, hukuk sistemlerini yeniden yapılandırtmak, 10,000 sayfa AB kuralını zorlamak ve sonra- /sonra/- onlara hareket çekmek çok daha kötü.

AB, korkuyle eşleştirdiği şeyi yaratma riskini alıyor: kapı eşiğinde dışlanmış bir Müslüman nüfus. Türkler geleneksel olarak bölgede bizim en güçlü müttefiğimiz oldular. Avrupa’nın cenahlarını önce Bolşevizme ve şimdi de İslamizme karşı 90 yıldır korumaktalar. Bundan daha iyisini hak ediyorlar.
Daniel Hannah, Muhafazakar Parti, Güney Doğu İngiltere Milletvekilidir

INTERESTING COMMENTS FROM A BRITISH MP
The poor Turks are damned either way. If they ban the symbols of Muslim devotion, they're fascists; if they allow them, they're fundamentalists.Once again, we see Europe's politicians determined, in Gladstone 's unhappy phrase, "to turn the Turk, bag and baggage, out of Europe ." They will seize on any development - even an abstruse row about the presidential nominee's wife's headscarf - as an excuse to defer Turkey 's application for EU membership.
One day we are told that Ankara needs to do more for its Kurds, the next that it is being obstreperous over Cyprus , the next that it should grovel about the 1915 Armenian massacres. Not all these objections are baseless, but it is striking to see how differently Turkey is being treated from other members. No one asks the Belgians to face up to what they did in the Congo , or the French to apologise for Algeria .
Ankara is especially aggrieved about Cyprus , and with reason: Turkish Cypriots voted to accept the EU's reunification deal, but have since been isolated; Greek Cypriots voted to reject it, but have been embraced. Some Turkosceptic arguments are plain silly. Last month, MEPs hectored Ankara about getting more women into politics - this despite the fact that Turkey elected its first female head of government 14 years ago, while 18 out of the 27 EU members have never been led by a woman.

The trouble is that Brussels won't come clean about its real objection which is, quite simply, that there are too many Turks. Under the reheated EU constitution, voting weights are to be determined by population. Turkey is already larger than every state except Germany ; and, while Europe is shrinking, Turkey is teeming. EU leaders are determined not to hand the leadership of their Continent to an assertive, patriotic Muslim nation: they know it would mean an end to Euro-federalism. France and Austria have promised referendums on Turkish accession and, since opinion polls suggest "No" votes of 70 and 80 per cent respectively, that would seem to be that. But no one wants to say so. And so the charade continues, with EU leaders crossing their fingers behind their backs and canting about eventual membership, while reformist Turks pretend to believe them so as to be able to carry out a measure of domestic liberalisation under the guise of preparing for membership. It would have been one thing to say "No" at the outset.

How much worse to string Turks along for perhaps another ten years, imposing humiliating foreign policy climbdowns on them, making them restructure their legal system, forcing 10,000 pages of EU rules on them and then - /then/- flicking two fingers at them. The EU risks creating the thing it purports to fear: a snarling, alienated Muslim population on its doorstep. Turk have traditionally been our strongest allies in the region. They guarded Europe 's flank for 90 years, first against Bolshevism and now against Islamism. They deserve better than this.
Daniel Hannan is a Conservative MP for South East England

Thursday, June 14, 2007

TURKIYE AVRUPA’DA ISIN NE?

Bu yaziyi alelacele, Turkce karakter bulmaya calismadan yaziyorum. Zira hakarete ugramis bir milletin bireyi olarak su anda kizginim.

Sayin Sarkozy “Turkiye’nin Avrupa Birligi’nde yeri yok” demis. Bak! Bak! Bak!! Merak edenler okusun baksin. Parcaladigi baska edebiyati tercume etmeye gerek yok. http://euobserver. com/9/24260/ ?rk=1 Ustelik galiba annesi de Osmanli tarafindan korunmaya alinmis bir Yahudi ailesinden. Nedir bilmem ama aksam haberlerde tavirlarini izledigimde hic de akli selim bir adam izlenimi uyandirmadi ben de. Ayrica Fransizlar’a tesekkur borcluyuz cunku acikca soyluyorlar niyetlerini ve dolayisi ile digerlerininkini. Saniyor muyuz ki diger ulkeler ayni fikirde olmasalar Fransa’ya bu sozleri soyletirler? Iyi polis, kotu polis basari ile oynaniyor. Biz hala onumuze konan uydurma sorunlari cozecegiz de iceri girecegiz diye gobek catlatalim.
Adam hakli da kardesim! O kadar gozumuze soktular, avaz avaz bagirdilar “sizi istemiyoruz! Siz Muslumansiniz” diye ama biz inatla kapilarinda dilenip rezil ediyoruz kendimizi. Neymis; standartlarimizi yukseltecekmisiz! Standartlarimizin yukselmesi gerektigini biliyoruzsak nereye yukselmesi gerektiginiz de biliyoruz demektir. Buna yapabilmek icin ille Avrupa tarafindan tokatlanmamiz mi lazim? Ustune bir de para veriyoruz ama her seyi cok bilen politikacilarimiz ve burokratlarimizin cogu Ingilizce konusamadigi icin verdiklerimizin karsiligini alabilecegimiz projeleri kaciriyoruz. Peki ne icin para odemis oluyoruz? Hakarete maruz kalip, rezil olmak icin!

Onsan sonra da “adamlar ilimli Islami destekliyorlar” diye saf saf siritip kendimizi bir is yapmis zannediyoruz. Basimizin uzerinde dolasmakta olan beladan haberimizin olmamasi icin ya cok saf ya da cok aptal olmamiz lazim.

Ille de bir birlige gireceksek bulalim baska bir birlik. Hatta kendi birligimizi yaratalim Turki Cumhuriyetleri ile. Avrupa ve Amerika onlari kanatlari altina almak icin cirpinirken bizim onlara arka donmemiz pek anlasilir bir durum degil. Tabii buyuk babamiz boyle emretmediyse!

Haydi artik vatani satmaktan, milleti rezil etmekten vazgecelim, yuzumuzu gercek dostlara donelim. Gercek dost bulamiyorsak da kendi kendimize yetmenin yollarini arayalim. Assagilandigimiz yeti gari!!

Adamlarin gizli mesaji acik “Turkiye Avrupa’da isin ne?”

Sunday, May 20, 2007

DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK MÜ YURDU DÖRT BAŞTAN?????

Allah razı olsun aşağıdaki bilgileri bir araya getiren kişiden! Yıllardır bildiğimiz ama eldeki veri ile destekleyemediğimiz bir yaramızdı demiryolu. Bağrımıza vurulmuş bir bıçak yarasıdır ki kanar durur.
Neden Marshall yardımının demiryollarımızı yok etmeye yönelik olduğunu kaç kişi düşünmüştür acaba ve kaç politikacı bu yanlıştan dönmeye çalışmıştır? Sorun değil; nasılsa Türk ha bire doğuruyor; bir kısmı trafik kazasında ölmüş kimin umurunda. Onlar kendi ülkelerinde toplu taşıma için en güvenli ve ekonomik yöntemi kullanırlarken, arabaları, otobüsleri ve kamyonları satabilecekleri ahmaklar lazımdı. Türkiye’nin taşımacılık probleminin çözümünün daha fazla yol yapmak olmadığını anlamak için çok zeki olmaya gerek yok?
Ikinci dünya savaşı sonunda neredeyse dünyanın en zengin ülkesi durumunda olan Turkiye'nin hazinesindeki altın ve dövizi başka nasıl alabilirlerdi ki?! Bizi hızlı bir enflasyona başka nasıl mahkum edip Dünya Bankasını işimize sokabilirlerdi ki? Peki Marshall yardımına gerçekten ihtiyacımız var mıydı acaba? Hakkımızı helal eder miyiz bunları yapanlara? Peki ya onları seçenlere? Nankörlük ederek, kendilerini kurtarmak için savaşmış kişilere sırt dönenlere? Onlar yüzünden çekmiyor muyuz bu cezayı bugün de?
İşte hepsi asağıda verilmiş. Bu yazıyı özellikle karaterlerini düzelterek ve kendi yorumlarımı mavi renkle ekleyerek, bloguma koyuyorum ki kaybolmasın. İhtiyaç duyulduğunda arayan kolayca bulsun, çünkü çok değerli bir araştırmanın sonuçları bunlar. Bunu bir vatani görev sayıyorum. Keşke hazırlayan kişinin de adı olsaydı. Ne yazik ki bu tür mailleri gönderirken, gereksiz kişilerin isimlerini silmezken gerekli olanı siliyorlar.
Ümran Altunkaya
19 Mayıs 2007, Istanbul
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazıyı çocuklarınıza okutun ve/veya okumaları için saklayın. Varliklarını koruyabilmenin, buradaki özet bilgileri önemsemelerinden geçtigini de vurgulayın. KARA, DEMİR VE HATTA DENİZYOLU *Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshal yardımının bir şartı oldugunu (Marshall yardımına ne kadar ihtiyacımız vardı ve neden böyle bir şart kondu?), *Türkiye'de %95 olan karayolu taşımacılığı payının; ABD'de %43 oldugunu, (St,tse.mart 2002 ) *Türkiye'nin ulaşım ana planının olmadığını, *2050 yılında, Japon uzmanların yaptığı çalışmaya göre, Ankara-Istanbul arasında yılda 60 milyon yolcu taşınacağını (hangi otobüsle ve hangi otoyolda?), *Mevcut durumdaki, Ankara-Istanbul demiryolu hattının Abdülhamit zamanında 725 km olarak yapılmış olduğunu, *Abdülhamit zamanında yapılan demiryolunun, yolu yapan yabancı şirketler tarafından, demiryolunun geçtiği yerlerdeki maden imtiyazı hakkından yararlanmak için bilinçli olarak uzatıldığını, Atatürk'ün 1936 yılında bu yolun düzeltilmesini istediğini (emperyalist devletler her sömürgelerinde aynı taktiği uygulamışlardır), *Istanbul, Ankara arasında elektrikli tren projesinin 1959 yılında hazırlandığını, *1976 yılında Demirel tarafından 411 km olarak ihalesi yapılan Ankara-Ýstanbul Hızlı Tren hattının % 40'ının tamamlandığını, ancak bunun bitirilmesinin engellendiğini, Mesut Yılmaz'ın "bu hattı tamamlamayacağız" diye bir açıklaması olduğunu ve iktidar olduğu yıllarda da bu hattın tamamlanması için çalışma yaptırmadığını, *8 Haziran 2003 tarihinde, AKP'nin Ankara-Istanbul hızlı tren hattını tamamlamak yerine, Abdülhamit zamanından kalan 725 km lik hattı modernize edecek şekilde Alarko ile ortak Ispanyol şirketiyle bir anlaşma imzaladığını, *Bu hattın Ankara-Eskişehir arası için 600 milyon dolarlık bir harcama yapılacağını ve bu projenin hızlı tren ile bir ilgisi olmadığını,aksine hızlı treni engellemek için bir aldatmaca olduğunu, *Ankara-Istanbul arasında, Prof. Dr. Ilyas Yılmazer'in bir elektrikli demiryolu projesi hazırlamış olduğunu; bu projeye göre 395 Km olacak demiryolunun, boru tipi türbin ile Mudurnu çayından elde edilecek elektrikle,yani bedava enerjiyle çalışacağını ve bu bedava enerjiyle günde 96 sefer yapılabileceğini (yabancı ülkelere teknoloji ve çözüm uygulaması görmeye giden siyasilerimiz nereye bakıyorlar acaba?), *Atatürk zamanında 4.075 km demiryolu yapıldığını, bundan sonraki 65 yılda ise sadece 1.510 km demiryolu yapılabildiğini, *1950 yılında %50 oranında olan demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında %5 e düştüğünü, *Tokyo'da yüksek hızlı trenlerin (200 km/s), 1964 yılında çalışmaya başladığını ve bugüne kadar bu trenlerin hiç kaza yapmadığını (bizimki kaza yaptı ve hızlı tren hülyası bitti), *Izmir-Denizli arasının (300 km) 27 yıl önce otobüsle 5, trenle 6 saat, günümüzde ise bu mesafenin otobüsle 3,5 saat, trenle yine 6 saat (ort. hız 50 km /saat) olduğunu, *ABD, Fransa ve Japonya'da 450 km/s hız yapan trenlerin hava yolu taşımacılığıyla rekabet ettiklerini, (St,TSE.mart 2002 ) *Artık 600 km hız yapan elektrikli trenlerin kullanılmaya başlandığını, 800 km hız yapan elektrikli trenlerin ise deneme aşamasında olduğunu, *Türkiye'de yılda 10-12 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü, (St, tse.mart 2002 ) *Türkiye'de % 7 si trenle yapılan taşımacılığın, elektrikli trenle yapılan taşıma olarak %30 çıkarılması durumunda, yıllık 36 milyar dolar tasarruf edileceğini, (Prof. Dr. Atıf Ural), (Tasarruf dış borcu ödemek yani daha az bağımlı demek olur. Haşaaa!!) *AKP'nin acil eylem planında söz konusu olan 15 bin km yolun yapılabilirlik (fizibilite) çalışmasının, jeolojik ve jeofizik etütlerinin, şehir içi geçiş planlarının, bilimsel değerlendirmesinin olmadığını, (Prof. Dr. Atıf Ural) ,(şimdiki başbakan RTE'nin, seçilebilmek için verdiği 2 vaadinden biri, 15 bin km "duble" yol yapmak idi ve seçildi. (Bu nedenle bu yazıyı çocuklarınıza mutlaka saklayın. ) *Tarsus-Adana-Gaziantep arasında yapılan otoyolun, keşif bedelinin 360 milyon dolar, keşif uzunluğunun 243 km, öngörülen bitiş tarihinin 1991 yılı olduğunu, ancak bu yolun 258 km olarak, 2001 yılında 4,2 milyar dolara bitirildiğini, (Doç. Dr. İlyas Yılmazer) *Otoyolların geçtiği alanların, on kilometre sağ ve on kilometre solunun, kirlilik nedeniyle tarım alanı olmaktan çıktığını (amaç zaten Türkiye’ye tarım ürünü satmak. 150 çeşit olan Türk domatesi artık yok), *Türkiye'nin en verimli ovalarından biri olan İzmir, Menemen Ovasının ortasından, otoyol geçirmek için proje hazırlandığını, otoyolun ovanın 4 bin dönüm arazisini yok edeceğini. *Otoyolların verimli ovalar içinden geçirilmesinin Türk tarımını yok etme planının bir parçası olduğunu (böylece, kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi iken tarım ürünü için dışa bağımlı bir ülke haline getirildik), *Ovanın içinden geçen karayolları kenarlarındaki bağlardan ihraç edilen üzümlerin, zararlı madde bulunduruyor olmaları nedeniyle geri iade edildiğini (ama onlar iç pazara sunulur çünkü Türk’e bir şey olmaz!), *Taşımacılığını %95 oranında karayolu ile yapan Türkiye'nin, kaza sayısı sırlamasında 195 ülke arasında 12. olduğunu, *Trafik kazalarının 4 yıllık zararının, 25 trilyon olduğunu, (2002) (ne kadar çok araba telef olursa o kadar daha yenisini satın alırız. İnsan hayatının önemi yok)*Yüksek hızlı demiryolunun km maliyetinin 1.4 milyon dolar, ömrünün 30 yıl ; bölünmüş yolun km maliyetinin 1.5 milyon dolar, ömrünün 15 yıl olduğunu, (Prof. Dr. İlyas Yılmazer) *Ankara-İstanbul arasındaki yolda yapılan Bolu Tüneli'ne (25 km) harcanan parayla, Ankara-İstanbul arasını 1,5 saate indirecek demir yolu yapılabileceğini, bu demiryolunun tüm enerji ihtiyacının, Mudurnu çayından karşılanabileceğini, ( Prof. Dr. İlyas Yılmazer) *Bolu tünelinin Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde olduğunu, trilyonlarca para harcanan bu tünelin soğuk hava deposu olarak kullanılacağını, *Türkiye'de Avrupa'daki toplam sayıdan daha fazla otobüs ve kamyon olduğunu, *Avrupa ülkelerinde, elektrikli trenle yük tağımacılığının en düşük olduğu ülkede, bu oranın % 60 , yolcu taşımacılığında ise en düşük oranın % 80 olduğunu, *1 km karayoluna yapılacak harcamayla 5 km demiryolu yapılacağını, *Karayolunda 5 ila 10 birim harcanarak taşınan yükün, demiryolunda 1 birim harcanarak taşındığını, *Demiryolu ulaşımının, komünist ülkelerin tercihi olduğunu öne süren Özal'ın Türkiye'de cumhurbaşkanlığı yaptığını, *Gaziantep-Adana arasında 4,5 milyar dolara yapılmış olan çift yolun, günde 25 bin araç trafiği için ekonomik olduğunu, ancak bu yolda günde sadece 2.500 araç trafiği olduğunu, *Istanbul-Ankara arasını 3 saat, Ankara-Mersin arasını da 3 saatte alacak olan bir demiryolu yapılsa, bunun maliyetinin 4 milyar dolar olacağını, (Bu hattın sıradan bir hat olmayıp, Türkiye'yi besleyen sebze ve meyve seralarının "atar damarý" olduğunu ve "maliyetleri" bu yolun belirlediğini, dümdüz Konya ovasını aşan elektrikli trenlerin soğuk havalı vagon katarlarının Avrupa'ya ulaştıklarını düşünün...) *Batı'dan Hopa'ya bir TIR'ın 3 bin dolar, bir vagonun 2.500 dolar taşıma ücreti aldığını, bir vagonun ise 3 TIR'ın taşıdığı yükü taşıdığını, (2003)
*Japonların yaptığı araştırmaya göre, karayolu taşımacılığının, deniz yoluna göre % 166 daha pahalı olduğunu, (St, tse.mart 2002 ), (ülkemizin 3 tarafı deniz miydi?)
*Ülkemizde, deniz yolunun yük taşımacılığındaki payının % 0.3 olduğunu, (2002) *300 milyar dolar olan dünya deniz taşımacılığından, Yunanistan 60 milyar dolar pay alırken, bizim ise 2,5 milyar dolar dahi pay alamadığımızı, (eeee, Yunanistan’ın denizi daha fazla tabii)*Ulaşım, enerji, eğitim gibi temel politikaları yanlış olan bir ülkenin kalkınamayacağını, (ve doğal olarak şöyle ya da böyle "yok olmaya" doğru sürükleneceğini, ama bunu asla hak etmediğini...)
BİLİYOR MUYDUNUZ ?!!
ŞİMDİ ÖĞRENDİNİZ... NE YAPACAKSINIZ???

Monday, April 16, 2007

DİN Mİ, VATAN MI?

Üzgündüm dün; tarihimizin en önemli olaylarından birine katılamamıştım sağlık nedeni ile ama yüreğim orada kalmıştı. Yüzbinler, aba altından sopa göstermelere, yıldırmalara, basının taraflılığına aldırmadan akın etti Ankara’ya.

Dua ettim; inşallah kimsenin kılına zarar gelmez diye. Nitekim öyle oldu. Bu durum herkes için çok olumlu bir sonuçtur. Aksi olsaydı bu ülkenin Irak’tan farkı kalmazdı.

“Madem ki gidemiyorum bari buradan bir şeyler yapayım” dedim. Ne yazık ki TV kanallarından sadece KanalTurk gösteriyordu canlı yayın olarak. Ben de bu kanalı izleme ihtimali olmayanlara cep telefonumdan mesaj atıp kanalı izlemelerini istedim. İlk tepki iktidar partisi destekçisi kuzenimden geldi. Beklediğim gibi... Neden izlemesini istemişim? CHP daha mı iyiymiş?!

İşte sorun burada. Ne yazık ki bir grup olayı sadece solcuların düzenlediği bir eylem gibi görüyor. Şu andaki durumdan rahatsız olan daha geniş bir kitle olmasına rağmen bu mitingi bir vatan kurtarma eylemi değil de solcu ve dolayısı ile modern!! halkın girişimi olarak gördüklerinden sessiz kaldılar.

Dünkü mitingde amaç neydi; halkı emperyalizme karşı uyarmak. Yoksa bazı kesimlerin sandığı gibi, Islamiyete, dine karşı yapılmış bir başkaldırı değildir. Bizi şu ana zaten bu zihniyet getirmiştir. “Din elden gidiyor!” feryatları ile, vatanımızı ileri götürmek yerine, hilafeti geri getirme kaygısına düşenlerdir bu durumun sorumluluları. Dış mihraklarca yaratılan din ve mezhep kavgalarına kananlardır bunların sorumlusu. Din hür kişinin hür vicdanındadır. Bu nedenledir ki Atatürk din ve devlet işlerinin ayrılmasını şart koşmuştur. Laiklik budur, dinsizlik değildir. Kimseye dinini ifa etmede zorluk çıkarılmamıştır. Kaç tane camii kapatılmıştır Türkiye’de? Bildiğim kadarı ile hiç! Tam tersine rakamlar göstermektedir ki ülkemizde okul ve hastane yokken veya bu kurumlar bakımsızlıktan çürürken, vatandaşın bağışları ile camilerin sayısı hızla artmaktadır. Üstelik de cemaati olmayan camiiler. Niye? Çünkü cemaat de bölünmüş. Kimse kimsenin camiisinde ibadet etmek istemiyor, kendi camiisini yapıyor. Kendi dindaşına ibadet edilecek yer konusunda bile hoşgörülü olamayan bu insanlar birbirlerine Müslümanlık ve cennetlik insan konusunda fetva veriyor. Nefsine söz geçiremeyenler başkalarına söz geçiriyorlar. Onalr da o sözleri dinliyorlar ya!

Okuma yazma bilen herkes Kur-an’ı açıp okuyarak dinini öğrenebilir. Din birilerinin koyduğu kurallara ve yorumlarına göre olmaz. Kuralı koyan koymuş. Açar okur öğrenirsin. Tabii o kadarlık eğitimin varsa. Neden görülmez ki Müslümanların eğitimsiz olması bir tesadüf değildir. Aramıza sızmış olan, kendini iyi Müslüman göstererek İslamiyeti çarpıtmış olanları biliyoruz. Araplara Vahabi mezhebini kurup kabul ettirenler nelere muktedir değillerdir? Müslümanlar eğitimsiz kaldıkları ve özellikle kadınlarını eğitmedikleri sürece terörist damgasını yemeye ve başkalarının kışkırtmalarına kanmaya mahkumdurlar.

Kendini başkasının güdümüne bırakmak Allah’ın verdiği akla ve indirdiği kitaba hakarettir. O kitap, yaşayanlar nasıl ahlaklı olunacağını öğrensin diye indirilmiştir, yoksa bazı uyanıklar onu kullanarak başkalarını yönetsin diye değil. Dinini başkalarının eline birakanların, vatanlarını başkalarının eline bırakması bu durumda pek de şaşırtıcı olmuyor. Farklı yorumlar varsa hoşgörü gerekir. Ben cehennemliksem bu benim sorunumdur, başkasını ilgilendirmez. Kimse davranışına dini sebep göstermesin. Allah kimsenin eline vekalet vermemiş “git benim adima hareket et” diye.

Özellikle yurt dışında yaşayan bizlerin gözüne gözüne sokuluyor ki bu iktidar ne yazık ki güdümlüdür. İktidardaki şahısların iyi niyetine bir şey demek hakkım yoktur. Tanımam etmem, ama dış mihrakların güdümünde olduklarını görmemek için ya cahil ya da vurdumduymaz olmak lazım.

Öğrendim ki Fazilet Particiler de iktidarın Amerika ve AB güdümünde olduğunu düşünüyor ve Fethullah Gülen’e ABD ajanı gözü ile bakıyorlar. Peki onlardan bu eyleme katılan oldu mu? Bildiğim kadarı ile hayır. Nedeni ise yukarıda anlattıklarım. Onlar Müslüman, diğerleri değil. İşte yine görülüyor ki, İslamiyet başörtüsüne indirgenerek Müslüman toplum bölünmüştür.

Bizi bölen din. Peki hangi din? Bölünen kişilerin hepsinin dahil olduğu, aynı din. Bundan daha trajikomik bir durum düşünülebilir mi? Vatan yok din var! Sanki olmayan vatanda dinlerini ifa edebileceklermiş gibi. Sanki iman insanın kendi hür vicdanında şekil bulup yaşayamazmış da hep toplu halde ve aynı şeklide ibadet edilmeliymiş gibi.

Uyanın baylar, bayanlar! Uyanın! Mesele din meselesi değil, vatan meselesidir. Vatan elden gidiyor haberiniz yok! Neden bu iktidardan öncekileri ABD ve AB desteklemedi de dinci yaklaşımı bu kadar bariz olan bir iktidari destekliyor? “Ilımlı oldukları için” demeyin bana sakın. Hiç bir siyasi tecrübesi olmayan bu insanlar ya iyi niyetlerinin kurbanı oluyorlar ya da bilerek vatanlarını satıyorlar.

Bence Türkiye’de İslami bir yönetim destekleniyor ki ileride “İslami tehdit var!” nidaları ile aynen Irak’ı işgal edebildikleri gibi bizi de işgal edebilsinler. Onlara bir mazeret lazım. Biz de bu mazereti yılardır işlenmiş bir tezgahta, güzelce ellerine veriyoruz. Dinini doğru dürüst bilmeyen din düşmanları ve yine dinini yanlış yorumlayan (ya da yorumlayanı dinleyen) aşırı İslamcılar sorumludur bu işten. Herkes oyuna geldi ve oyunu aynen istendiği gibi oynadı.

Baksanıza demokratik basınımıza! Böylesine önemli bir olayı görmezden gelmeye ve bastırmaya çalıştı. İnanılır gibi değil. Bir zamanlar “irtica geliyor” diye feryatlar atan bu basına ne oldu da birden hepsi dindar kesildi? Nedir onların ceplerini dolduran (imandan olamaz bu)? Neden böylesine önemli bir eylemi göstermediler? Herhalde onlara da bu eylemin küçük bir sayıyla sınırlı kalacağı bildirildi ki onlar da kayda değer bir kalabalık yok diye önemsemediler, çünkü onlar ancak çoğunluğa ses verirler. Rüzgarın estiği yöne dönerler. Onlara yarayacak kokuyu getiren yöne… Ben Türk basınına çoktandır güvenmiyordum, artık hic güvenmiyorum. Bu basın, bir kaç köşe yazarı haricinde özgür ve tarafsız bir basın değildir ve ne yazık ki ülkemin hayrını gözetmemektedir.

Dün eylemi küçümseyen basın bugün geniş yer vermiş. Neden mi? Çünkü sayının büyük olduğunu gördüler. Rüzgarın başka yönden esme ihtimali olduğunu gördüler ve “çok geçmeden yalakalık yapalım” diyorlar. “Bu kişiler iktidarı kaybederse ortada kalmayalım” telaşındalar. Bir de okuyucuları ve izleyicilerinden fırça yediler. Medya da artık uyansın. Karşılarında uyutabilecekleri bir halk yoktur. Bizi düdüklenecek ve güdülecek bir kitle olarak görmekten vazgeçmeleri bizim elimizde. Bir kaç gün TV kapatma veya gazete almama eylemi yapılsın, bakalım patron kimmiş.

Artık uyuyanların çoğu uyandı gibi görünüyor. Şimdi birlik olma, höşgörü zamanıdır. Bizi bölmeye çalışanları görme, tanıma zamanıdır.

Ümran Altunkaya
15 Nisan 2007
Istanbul

Friday, March 16, 2007

MEMLEKETIM! MEMLEKETIM!

Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi. Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin, alnımın çizgilerindesin memleketim, memleketim, memleketim... Nazim HikmetPrag, 8 Nisan 1958

Allah Nazım Hikmet gibi vatanına hasret göndermesin kimseyi! Gittim, gördüm ve geri geldim! Benim ayrılığım böyle şiirler yazdırtmadı bana, ama 2 yıllık hasret üzerine yaptığım ve koşturmaca içinde geçen memleket ziyaretim, olmaması gerekenleri görmemi de engellemedi.

2 yıl geçmiş ileriye doğru ancak bizim yukarı ilerleyen iş ve alışveriş merkezlerimiz dışında ileri giden bir seyimiz olmamış. Tabii iyice ilerlemiş trafik problemini saymazsak.

Haa bir de sigara içen sayısında müthiş bir artış var! Medeniyet göstergesi biliyorsunuz! Herkesin ağzında emzik gibi bir sigara. Sanki ellerinde o olmazsa eksik adam oluyorlar. Restoranlarda sigara içilmeyen bölüm icin 2-3 masa ayrılmış. Abartısız!! Ben gelirken daha fazla sigara içilmeyen masa vardı. Taksiciler hala ekmek teknelerinde sigara içiyorlar. Bir kaç tanesini geri çevirince hemen sigarayı attılar “attım abla bak”. Sanki icerideki dumanı da attı anında. O anda içinde bulunduğu aracın kendsine değil müşteriye ait olduğunun bilincinde değil ve olması da kimbilir kaç yıl alır. Artık çok umutlu değilim.

Trafik daha beter olmuş dedim ya... Yeni yollar yapılırsa trafik azalır gibi, pek çok ülkenin deneyip de yanlış olduğu gördüğü bir yaklaşım hakim. İlle kanıtlanmış hatayı tekrar ederek anlayacağız. Belki biz doğru yaparız değil mi? Zavallı Istanbul artık çatlamak üzere ama sesini duyan yok.

Manhattan’a benzemeye çalışan bölgelerde başınızı eğip aşağıya, yola bakmayacaksınız çünkü o zaman Manhattan’da olmadığınızı anlamanız 1 saniye sürmez. Buna da “ayranı yok içmeye, tahteravanla gider helaya” dermiş atalarımız. Sen dik gökdelenleri ama, çevre düzenleme ve yol yapımını devlete bırak. Trafiğin içine et, sonra da belediyeyi suçla. Bir de zeytinyağı gibi üste çıkıp memleketi ilerlettiğinden filan bahset. Yerse!! Yiyor demek ki!

Tabii sevgili belediye yetkililerine de sormak lazım ”kardeşim sen Profilo varken Cevahir’e, Metrocity varken Kanyon’a nasıl ruhsat verirsin?”. Sokaklar araba dolmuş, millet park yeri ve geçiş yüzünden birbirini yiyor hatta vuruyor. Yine sormak lazım bizim belediye yetkililerine ”apartmanların altında daire sayısı kadar otopark olması yasalarca talep edilmişken, neden yok?”. Cevap almayı veya alacağım cevabın mantıklı olmasını beklemiyorum.

Bir kaç kişi bir araya geldiğinde ortalıkta eli silahlar dolaşan canavarlardan bahsediyorlar. Korunma yöntemi de sesini çıkarmamak. Hataya ses çıkarmamanın sonucunu benim söylememe gerek yok.
En acısı da TV karşısında uyutulmak alışkanlığı. TV kanalları dizi kaynıyor. Memleket de dizi müptelası ve dizilerdeki hayatları gerçek sanan hayaletlerle kaynıyor. Para kazanmanın kısa yolunu herkes bulmuş. Çek silahı daya kafaya, ya da kaçır fidye iste. Dizilerde işler öyle dönüyor ya! Çocukların okumak istememesine şaşmamak gerek!

Haber programlarımız ise dehşet! Sürekli kavga halinde bir görüntümüz var. Çoluk çocuk, kadın erkek, herkes birbiri ile kavga ediyor. Düşünüyorum o kadar ülkede TV izledim, burada da sürekli değişik kanalları görüyorum ama bu kadar her haberi kavga ile dolu haber programları yayınlayan kanallar görmedim. Dil bilmenize gerek yok, görüntü çok şey söylüyor. Şimdi bunları görenlere gelin de” Türkiye emniyetli bir ülkedir” deyin bakalım kim inanır? Ellerinde taşlarla mahallenin muhtarlığını taşlayan halkın dehşetli görüntülerini unutamam. Hala ne için taşladıklarını öğrenmiş değilim ancak artık biliyorum ki biz şiddeti sevmeye başlamış bir milletiz. Acil öfke yönetimi lazım.

”Nasıl özlemezsin Istanbul’u” diye soruyorlar. Simit mi: Sevmem ki! Beyaz peynir? Burada alası var. Boğaz? Olabilir. Başka: Gürültü, toz, pislik, kalabalık, hengame! Bunun nesi özlenir? Ben sadece insanları özledim. Güzel insanları! Onlar da burada olsa Istanbul’u hiç özler miyim bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey var; güzel ülkemin içine edenlere, ettirenlere ve onu geri götürenlere çok ama çok kızıyorum.

Bu son bir kaç hafta içinde de beni şaşırtan bilgiler edindim, tesadüfen (gerçi tesadüf diye bir şeyin olmadığına inanırım). Israil’de bir kaç yıl görev yaptıktan sonra dönen birinin Filistinlilere atıp tutması beni şaşırttı. Anlattıklarını dinleyince de hak verdim ve üzüldüm. Ona göre Flistin’in içinde bulunduğu durumu kullanıp yardım paraları ile kendilerine lüx bir hayat kurmuş mutlu bir grup var ve onlar için tankların önündeki zavallılar sadece para kaynağı ve hep öyle kalmalılar. Bu negatif duygular beslemek için çok yeterli bir neden.

Başka biri tanıştığı Diyarbakır’lı, 55 yaşlarındaki bir hanımın anlattıklarını anlattı. Nasılsa başka kimseden duymamışız bunları. Diyarbakır’lı hanıma göre Kürt, Türk ayrımından haberdar olmayan bir ilk okul öğrencisi iken dünyaları okullarına gelen yabancı öğretmenlerin açıklamaları ile bölünmüş. Çok iyi Türkçe konuştuklarını söylediği bu öğretmenlerde sınıfa girip öğrencilere; ”sen Türksün, sen Kürtsün. Sen fakirsin çünkü sen Kürtsün, o zengin çünkü o Türk” demişler ve aynı tutumu tenfüslerde birbirleri ile oynamalarını engelleyerek sürdürmüşler. Böylece masum beyinler ayırım ile tanışmış. Yani anlayacağınız plan daha o zamandan uygulamaya konmuş. Benim aklımda kalan soru ise şu ”o öğretmenler kimdi ve onları okullarımıza kim soktu?”. Benzer deneyimi olan başka kişiler var mı acaba?

Herkes ailesinde kurtuluş savaşında kahramanlık yapmış birilerinden bahsederken bizim ailede boyle kahramanlar yok diye üzülürdüm. Meğerse hiç sormamış ve dinlememişim. Yukarıdaki yabancı öğretmen hikayesini anlattığımda babamın kuzeni de başka bir hikaye anlattı. Babamın büyük dayısı savaş sırasında Atatürk dahil cephe komutanlarının özel korumalığını yapmış ve rahmetli İsmet İnönü bizim rahmetli dayıyı yanına almadan Trabzon’da dolaşmazmış. Eh bunun cezasını da tüm sülale Demokrat Parti iktidara geldiğinde çekmiş. Halk partili oldukları için onlara Demokrat dükkanlar mal vermemiş. Araba lastiği alamadıkları için Trabzon’dan Istanbul’a 27 günde gelebilmişler. Kısacası memleketin bir tarafında ”Türk/Kürt” ayırımı yapılırken, diğer taraflarında da ”Demokrat partili, Halk partili” ayırımı yapılmaktaymış. Politik ve ekonomik tarihimizin bir çok noktası ile ilgili eğitim alırken bu sosyolojik sorunlardan kimse bahsetmemişti. Cumhuriyetin kurluşundan bu kadar kısa süre sonra bir milletin bu kadar kolay dağılması akıl alır gibi değil. Bu noktada iki sorum daha var, ”biz bir millet olabilmiş miydik yoksa tehlike karşısında bir süreliğine birleşmiş bir grup muyduk? ve ”bu ayırımları kimler yaptırdı?”

Bir başka arkadaş da bir Fransız yol projesinden bahsetti. Adını hatırlamadığım projeyle Avrupa Halklarını!! birleştirmek için Paris’ten başlayıp, doğu Karadeniz üzerinden Erivan’a ulaşan bir yol inşaatını başlatmışlar. Arkadaşımın sorduğu ”o bülgede hangi Avrupa halkı var acaba?” sorusu şiddetli bir öfkeyle karşılanmış ama cevaplanmamış. Şimdi ben de merak ediyorum orada hangi Avrupa halkı bulunacak diye. Herhalde Alexander’ın izini sürüyorlar. O zaman Hindistan’da da Avrupa halkını bulurlar. Bekleyip göreceğiz. Bakalım Pandora’nın kutusundan ne çıkacak?

Bir de yıllardır çözülememiş bir davamız var İngiltere ile. Bir başka arkadaş getirdi gündeme. Osmanlı 1. Dünya Savaşına girmeden hemen önce İngiltere’ye gemi yapımı için 40.000 altın vermiş. Ardından Almanya yanında savaşa girdiği için o gemi hiç bir zaman yapılmamış ve para da geri ödenmemiş. Savaş sounundan itibaren yapılan geri ödeme talebine İngilizlerin cevabı, “o Osmanlı’nın parasıydı. Siz Osmanlı değilsiniz, başka bir devletsiniz. O nedenle para sizin hakkınız değildir” olmuş ve hala oluyor. Trajikomik bir durum çünkü savaş sonrasında Osmanlı’nın borçlarını ödemeye mahkum edildiğimiz gibi hala Ermeni katliamı iddiası ile Osmanlı döneminde vuku bulmuş bir olayın bedelini ödememiz bekleniyor. Yahu mantık apaçık ortada. Şimdi soru şu; “bu kadar aptal mı görünüyoruz ki göz göre göre bizimle dalga geçiliyor?”
Tabii bunlar görmek ve duymak isteyenler için bilgiler. Ne yazık ki ülkemin insanlarının çoğu bir vurdumduymazlık içinde ki bunu Atamız ”gaflet ve dalalet içinde olmak” olarak tanımlamıştır. TV’lere yapışık, hayal dünyası içinde yaşayan insanlar grubu! Para kazanmak ve harcamanın telaşesi içinde, koltuğuna yapışıp neredeyse evine gitmeyecek, gerçek hayattan bihaber ve multu olmayan bir insanlar grubu... Biz ise burada ülkemizi ve milletimizi tanıtabilmek, haklarını koruyabilmek uğruna kendimizi parçalıyoruz. Ingilizlerin deyimi ile ”who gives a shit!” Aynen böyle baktılar bana insanlar orada. Onlar için daha önemli şeyler var, kazandığı pozisyonu kaybetmemek (ne anlamda olursa olsun), herkesten daha iyi olmak/görünmek gibi. Aileni ve sağlığını ihmal etmek uğruna...

6 haftalık ve çok yoğun geçen bir geziden sonra şimdi, 2. memlekete vasıl oldum ve sabaha karşı konser veren kuşların cıvıltıları ile sakin bir ortama uyanmanın keyfini sürüyorum Londra’da. Huzur var havada! Korna sesleri olmadan, toz kalkmadan, arabalar ve insanlar üzerime çıkmadan yürüyebilmenin keyfini yaşıyorum. TV’de arada bir de olsa düzgün programlar izleyebilmenin keyfini sürüyorum ve soruyorum ”Istanbul’daki kuşlar nereye gittiler? Yoksa ötmeyi mi unuttular? Yoksa, yoksa gürültüden duyulmaz mı oldular artık?”

Ümran Altunkaya
10 Mart 2007
Londra