Sunday, October 08, 2006

ZAMANSIZ TERFİ

Büyük yaşam keşmekeşinde hayatımızı devam ettirmenin aracı olan iş yaşamımız özel yaşamımızı da hükmü altına almış gidiyor. Mutluluğumuz ve mutsuzluğumuz o kadar iş yaşamına endekslendi ki aile içinde artık bireyleri iş yaşamı için hazırlamak şart oldu. Bizi etkileyen bir iş ve özel yaşam karışımı olan zamansız terfi olayını irdelemek istedim bu yazıda.

Ne yazık ki çevremiz, dolduramadığı bir pozisyonda çırpınan ve çırpındığı belli olmasın diye kendinden daha iyi olanları dışarıya doğru tekmeleyen çalışanlarla dolu. Öyle olmak zorundalar, çünkü aynı pozisyonu ve maddi şartları başka bir yerde elde etme şansları yok. Bazıları ise bunu fark edemeyecek kadar şanssız. Bilinen bir deyiş vardır “ bir ameleye yapılabilecek en büyük kötülük, onu usta yapmak ve sonra da işine son vermektir, çünkü o hep usta olarak iş arayacak ama asla bulamayacaktır”. …Veya çaycınıza piyasanın iki katı ücret verin ve 2 ay sonra işten çıkarın. Alışmış olduğu o standardı yakalayana kadar uğraşacak ve mutsuz olacaktır. O miktarı bulması mümkün değildir ama ona göre hakkı odur. İşte size, işte, aşkta ve her şartta mutsuz ve doyumsuz bireyler.

Bu insanlar sadece çalışma hayatlarında değil özel hayatlarında da etraflarını rahatsız eden ve kendilerini bir seviyeye konduramayan kişiler. Sürekli olarak kendini bir başkası ile kıyaslamaya, sahip olduklarını böylece ölçmeye veya patronundan ne kadar zam istemesi gerektiğini saptamaya çalışan kişiler. Üstelik o kıyasladıkları kişi ile aralarında ne kadar büyük farklar olduğunu bilmeden. …Ve haksız yere yaralanan ve yıpranan karşı taraf.

Peki sorunun ne temelinde ne yatıyor? Basit! Çalışana, gelişmesi gereken yönleriyle ilgili bilgi verilmemesi ve çalışanın bu eksikliklerinden dolayı ilerleyememesinin sorumluluğunun başkasına yüklenmesi ve kişiselleştirilmesi; çoğunlukla da hiç polemiğe girmeden hemen terfi ettirilmesi.



Bu durumu biz kendi bünyemizde çok yaşadık ve yaşıyoruz. Yıllar önce, İnsan Kaynakları diye bir bölümün olmadığı dönemde yükselmek isteyen herkes Müdürü ile ilişkisini kullandı ve kendini bir üst pozisyona terfi ettirdi. Sık duyduğumuz cümleler şunlardı o zamanlar;

“Hasan’a işi ben öğrettim. O Müdür oluyorsa ben haydi haydi olurum”
“Ben 5 senedir buradayım. Bu işi iyi biliyorum.”

O zaman hiç kimse çıkıp da bunlara dur dememişti. Kimse, iyi bir garson olmanın iyi bir yönetici olmayı gerektirmediğini söyleyememişti. Sadece ben çırpınıyordum “ yazık bu adamlar bu işi yapamayacak ve onları kaybedeceğiz. Söyleyin onlara Müdür olmak için vasıfları yeterli değil” diye. Nitekim 2 yıl sonra hepsini tek tek işten çıkardık ve kendini Müdür pozisyonunda başarılı sanan ve o pozisyonda iş arayan bir mutsuzlar ordusu yarattık.

Hala benzer sorunlar yaşıyoruz ama şekli değişik şimdi. Terfi talebi bize iletilen bir çalışanın bu talebi, henüz hazır olmadığı gerekçesi ile red edildiğinde, yöneticisi ona “yapabileceğim bir şey yok. Sen aslında iyisin ama İnsan Kaynakları seni uygun görmüyor, yoksa bana kalsa…” diyebiliyor, adamının hazır olmadığını bile bile. İşte bu bir çalışana vurulabilecek en büyük darbelerden biridir. Ona karşı açık ve dürüst olmamak. Ona eksikliklerini göstermeden, onu kendi kapasitesinin belirsiz sınırları içine hapsetmek. Bu o kişinin çıkışa kaç kilometre kaldığını ve hangi yönde olduğunu bilmeden yürümesine benziyor. Daha da kötüsü kendini yeterli görüp diğerlerine diş bilemesine ve gereksiz çekişmelere yol açıyor.

Çoğunlukla başvurulun başka bir yöntem de böyle bir çalışanı başka bir bölüme transfer etmektir ama bu da kanserli hücrenin bir organdan diğerine nakli gibi çözümsüz bir debelenmedir. Üstelik doktor olduğunuz sürece o hastanın karşınıza tekrar çıkması olasılığı çok yüksektir.

Belki de kültürümüzün bir sonucu olarak yöneticilerimiz çalışanlarına geliştirmeleri gereken yönler ve kariyer olanakları ile ilgili dürüst ve açık bilgiler veremiyorlar. Bunun da aşağıdaki gibi çeşitli sebepleri var;

1. İlişkiyi bozmamak : çalışanına negatif geri bildirimde bulunursa çalışanın ona küseceği korkusu var.
2. Çatışmadan kaçınmak : Böyle bir geri bildirimde bulunursa çalışan onu sorgulayabilir ve açıklama isteyebilir. Bu bir tartışma ortamı demektir ve pek çok yönetici astı ile tartışma ortamını dengeleyemez.
3. Ölçüm kriterlerine sahip olmamak: Her firmanın veya en azından her yöneticinin yapılan iş için gerekli olan nitelikleri ölçülebilir kriterler olarak ortaya koyması gerekir. Ancak bu şekilde kayırmalar veya yanlış anlaşılmalar önlenebilir ve tatmin edici cevaplar çıkabilir. Fakat ölçüm kriterleri nadiren vardır veya uygulanır. Bir yönetici astına, “Ahmet Bey, siz henüz şef pozisyonu için hazır değilsiniz” dediğinde, Ahmet Beyden gelecek olan “ bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?”, sorusuna hazırlıklı ve cevabı da tatmin edici olmalıdır. Yoksa aradaki güven tamamı ile sarsılır ve Ahmet Bey şef pozisyonuna terfi eden arkadaşına karşı haksız bir hınç besler, çünkü kendini onunla aynı seviyede görmektedir ve kendisinin hakkı yenmiştir. Kimbilir diğer arkadaşı o pozisyona nasıl gelmiştir? Bu tür düşünceler çalışanların ruhlarını kemiren kurtlardır.
4. Nasıl anlatacağını bilmemek : Birisine gelişmesi gereken yönleri ile ilgili bilgi vermek demek, o kişiye eksik olduğu yönleri yapıcı bir dille aktarmak demektir ve pek az yönetici bunu nasıl yapacağını bilir. Bu tür geri bildirimde bulunabilmek için iyi ve objektif bir gözlemci olmanın yanında bu gözlemleri uygun ve açık bir dille ifade edebilmek de gerekmektedir. Bazı yöneticiler pozitif noktaları bile anlatırken negatife çevirebilirler. Negatifi pozitif bir şekilde vermek gerçek bir hünerdir.
5. Toplumsal eğilim : Ne yazık ki kültürümüzde kişilerin negatif yönlerini yüzlerine rahatça söyleyebilmek yerleşmemiş. Bunlar ancak kişinin gıyabında veya bir kavga sırasında söylenmekte. Kimse karşısındaki ile kötü olmak istemiyor ve sorumluluğu başkasına yüklemeyi tercih ediyor.
6. Eksikliği kabul edememek : İş sadece bildirimi yapan tarafla bitmiyor tabii ki. Ne yazık ki pek çoğumuz bize eksikliğimizi söyleyenlere düşmanımız gibi davranıyor ve küsüyoruz. Bu da yöneticileri zorlayan başka bir sebep. Oysa “dost acı söyler” ata sözü de bize ait.

Gördüğümüz gibi olayın iki tarafı var; verici ve alıcı. Her iki tarafa da görev düşmekle birlikte ben yine de yöneticiyi, daha tecrübeli ve bilgili olması açısından daha sorumlu görüyorum. Unutmamalıyız ki bu sadece yöneticiler olarak değil aynı zamanda bilinçli yetişkinler ve ebeveynler olarak da sorumluluğumuz. Yakınlarımıza, çocuklarımıza ve astlarımıza, duygusallığımızı bir kenara bırakıp kapasiteleri ve kariyerlerinde gelebilecekleri nokta ile ilgili, ölçülebilir, somut ve objektif geri bildirimde bulunmamız onların ruh sağlıkları ve toplumla barışıklıkları açısından çok önem taşıyor.

Yöneticiler olarak astlarımıza sürekli geri bildirimde bulunalım, üstlerine gidelim, çekinmeyelim. Bir gün olumlu algılamayı ve minnettar olmayı öğreneceklerdir. Aynı şekilde, bize gelen bildirimlere de kulağımızı açalım ve minnettar olmayı öğrenelim. Bu çift yönlü bir öğrenimdir.

2000

“TÜRKİYE”YE DAVET

- Yanlış yazmışsın Türkiye değil Turkey olacak O!
- Türkiye mi? Neresi orası?
- Aaa yeni bir ülke mi?
- Türkiye’de cok mu hindi var?

Yıllar önce dönemin hükümeti dış yazışmalarda artık ülkemizin TURKEY değil TÜRKİYE olarak yazılması ve bu şekilde kabul ettirilmesi kararı aldığında çok sevinmiştim ama sevincim kursağımda kaldı.

Yıllar geçti ve ne yazık ki ülkemiz hala “Turkey” olmaktan kurtulamadı, ben de “Türkiye” diye yazmaktan… Çalıştığım şirketlerdeki yabancı arkadaşlar bile bu karardan haberdar iken ve “niye ülkenizi doğru adıyla yazmıyorsunuz” diye cesaret verirken beni en çok engelleyen yine Türk arkadaşlar oldular. Hatta yanlış yazıyorum diye alay edenler oldu.

Son olarak aynı sorunu şirketimin web sitesini yaparken yaşadım. Ben Türkiye yazmak istiyorum arkadaşlarım karşı çıkıyor; ‘aman şimdi başka bir ülke sanırlar, işin zarara uğrar. Bosver sen mi kurtaracaksın vatanı. Sen işine bak. Yabancılar alıştıkları ismi arar. Bırak o işi devlet yapsın”. Sanki devlet yabancı bir varlık, bizim oluşturduğumuz bir bütün değil!!

Hayır yediremiyorum!! Sen korkarsan, ben korkarsam, bu işi kim yapacak? Maaşallah Turizm Bakanlığımız bile “Turkey” diye yapıştırmış logoyu her yere, turist yanlış
ülkeye gitmesin diye herhalde. Bırakın başka ülke sansınlar. Belki önyargılardan kurtulmuş olarak daha fazla turist gelir!

Vatandaş desen “aman bana zarar gelmesin de bu işi kim yaparsa yapsın” kafasında. Bizim bu “bireysel zarar görme” korkumuzun toplum olarak başımıza ne zararlar açtığını acaba oturup hesaplayan var mı?

Bir avuç nüfusu olan milletler avazı billah bağırınırken biz kenara sinip dikkat çekmemeye ve başkasının ayak izinden yürümeye çalışıyoruz ve her sıkıştığımız yerde “ama biz öyle değiliz!” diye feryat fıgan ediyoruz.

Seylan ve Sri Lanka’yı bir süre iki ayrı ülke sandık ama şimdi Seylan çay paketleri üzerinde kaldı. “Ya çaylar satılmazsa” diye korkmadı çay ülkesi.

Yılların ünlü Bombay’ı Mumbai oldu; “Bolywood etkilenir” diye kimse korkmadı.

Adını bile bilmediğim bir ülkeyi de bir arkadaşımız söyledi; Abesinian olmuş Eutopya.

Küçücük devletler bile isimleri konusunda böyle kararlı ve cesur iken bize ne oluyor!?

Haydi biz de yapalım!!

Bir yoklama yaptım ve gördüm ki herkes çok hevesli bu isim meselsinde. Adımızı “TÜRKİYE” olarak yazdırmaya kararlıyız. Sadece sayımızın artması ve istikrar lazım.

Haydi, ülkemizin adını doğru olarak benimsetmek için top yekün çalışalım. “Turkey” diyen ve yazanları uyaralım. Bu konuda birlik olalım ve görelim birleşen bireyler olarak neler başarabiliyoruz! Belki bu başarımız bize başka ufuklar da açar. Öyle demeyin küçük görünen bir adım o kadar da küçük olmayabilir. Hele bir atalım da büyüklüğü o zaman belli olur. İnsana ayağa kalkmadan yürümek zor gelir de ayağa kalktı mı oturmak bilmez.

Haydi “TÜRKİYE”ye için adım atmaya var mısınız?

Umran Altunkaya
Mayis 2006
Londra

İLHAM DEDİKLERİ...

Peygamberimiz Hz. Muhammed “kim bir kardeşini, bir günah sebebi ile ayıplarsa, o günahı işlemedikçe o kimse ölmez”, demiş. Atalarımız da bu sözü yumuşatıp “gülme komşuna gelir başına” demişler. Yıllar evvel ve hatta yıllar boyunca ne zaman bir sanatçı, yazar veya şair “ilham”ın gelip gitmesinden bahsetse tuhaf gelirdi bana. Hatta Sezen Aksu söylemişti bir programda; diline bir beste geldiğinde hemen yolda bir telefon kulübesi bulur ( o zaman cep telefonu yok) hemen Onno Tunc’a okurmuş besteyi ki notaya dökülsun. Bak sen! Tut aklında canım!! Eve gidince yazarsın. İnsan öyle bir kere diline gelen şeyi unutur muydu? Neydi canım bu ilham!? Nasıl bir şeydi acep?! Bir gelip bir gider miydi hiç öyle!!?? Saçmalıktı!! Bir şey ya vardır ya yoktur! Ne kafa yormuştum “acaba ilham nasıl bir şeydir?” üzerine. Sağ beyin ağırlıklı biri olan benim için tamamı ile sol beyin fonksiyonu olan bu sanatsal yaklaşımı anlamak öok zordu ama Allah’ın parmağı yok işte!

İlhamlar beni bir bastılar bir kaç yıl önce!! Sen misin “ilham da gelir miymiş, gider miymiş!?” diyen!! Şiirler yazıyorum, yazılar yazıyorum!! Coştum!!! Millet aşık oldum sanıyor ama alakası yok!! Ben de gibi herkes şaşkınım!! İlhamım intikam alıyor!! Oradan oraya savuruyor beni. Yatağımın yanına bir defter kalem koydum ha bire yazıyorum. Uyku filan gitti. İşin yoksa gece kalk not al!!

Şöyle yükseklere çıkardı ilham beni ve taa tepeden ansızın bırakıverdi!! Başım zemine çarptığında anladım gitmesinin ne demek olduğunu. Bir gerçek dünya vardı bir de perdenin ardındaki gizli dünya. İlham geldiğinde perdelerinizi açıyor, seyircilerinizi davet ediyorsunuz. Kullanmadığınız kelimeler duygularınıza düşüncelerinize tercüman oluyor, kanatlanıp uçuyor, dünyaya yukarıdan bakabiliyorsunuz. Kendi yazdıklarınıza bir yabancı gibi bakıyorsunuz. Bir başkası yazmış gibi merakla okuyorsunuz, çünkü onu yazdığınız sırada siz her zamanki siz değilsinizdir.

İlham gittiğinde ise “mecburi tatil”! Hani adli tatil filan olur ya.... Aynen geldiği gibi apansız ve sessiz gidiveriyor. Sonra isterseniz oturun arpacı kumrusu gibi düşünün, kafanızı duvarlara vurun! Kaleminizden çıkan, gönlünüzden akan sadece kuru sözlerdir.
Anladım ki yoğun duyguları sever ilham ve nerede açık bir kapı bulsa oradan dalar ve duygu bulutunun ,üzerinde, bir rüzgar gelip de savurana kadar keyifle oturur. İster kızgın, ister üzgün, ister mutlu olsun yüreğiniz... Fırtına dinene kadar ne kulağınıza ne beyninize bir sır ulaşır. Gizemli dünyanın bütün kapıları kapanır. Kör olur kaleminiz!

Gerçekten de güldüğünü yaşamadan ölmek yok!! Keşke bütün günahlarin cezasi böyle olsa. İlham bana ceza vermeye geldiği için mutluyum. İyi ki geldi de beni sizlerle buluşturdu!!

30 Mart 06

TİTİZLİĞİN DAYANILMAZ PİSLİĞİ

Bu teorimi Fas’da Atlas dağlarındaki bir tuvaleti temizleyen genç bir kızı izlerken geliştirmiştim. Türkiye’de neden tuvaletlerin temiz kalamadığını hep merak ettiğimden dikkat etmiştim kıza. Nasıl oluyor da bizden geri ve pis olduğunu düşündüğümüz bir ülkeninin tuvaletleri bu kadar temiz oluyordu!!?? Kız ellerine eldiven giymeden temizliğe canla başla girişmişti ve iğrenmeden temizliyordu. İşte o zaman bizim ülkemizde neden tuvaletlerin hep pis olduğunu iyi anladım. Çünkü biz dokunmaya iğrendiğimiz için kendi çöpümüzü bile ortalığa bırakıyor ve halihazırda pislenmiş bir yeri rahatlıkla temizleyebilecekken o pisliğin üzerine daha fazlasını ekliyoruz.

Yine bizden çok geride bir ülke olan Nepal dağlarındaki kamp yerimize ulaştığımızda da bizi aynı sınav bekliyordu. ‘TEMİZ’ Türkler olarak ilk isimiz tuvaleti teftiş etmek oldu. Eski tarz ama cok temiz bir tuvaleti 30 dakikada korkunç duruma sokmayı başarmıştık. Kimse bulduğu gibi bırakmamış ve kimse de ‘bari ben temizleyeyim’ dememişti. Üstelik bir avuç kişiydik yani kimsenin suçlayabileceği bir yabancı yoktu. İşin acı tarafı ise temizliğin yılmaz bekçileri olarak görünün hemcinslerimin pisliğe en fazla katkısı olan taraf olmasıydı!
Nepal dağlarındaki 3 günlük yürüyüşümüz sırasında bir tane pis tuvalet görmedim. Lavabo olmaması dışında bütün tuvaletlerin bir kusuru yoktu. Temizlik malzemesi yoktu, çalı süpürgesi kullanılıyordu, bir kaç eve bir çesme düşüyordu. Bütün bunlara rağmen sabahın erken saatinde evinin önünü süpüren, dere kenarlarında dişlerini fırçalayan kadın ve erkeleri görünce çok şaşırıyordum. Bu fakirlik içinde diş fırçalamayı atlamıyorlardı ve onları küçümseyen Türklerden kimbilir kaçının bu alışkanlığı yoktu.

Hindistan’da ise girdiği her yeri temizlemeye çalışan bizden başka deli yoktu. Titizlikten çıldırmak üzere olan yol arkadaşım ağır sırt çantasını pislenmesin diye gezi boyunca kucağında taşırken temizlik için kulladığı kağıtları ve ıslak medilleri yere atmakta bir sakınca görmemişti. Bizim geçtiğimiz yerleri arkamızda bıraktığımız temizlik malzemesi yığınından anlamak mümkündü. O zaman iyice emin oldum ki iğrenme nidaları atan insanlar pisleneceğim korkusu ile temizlik yapmadıklarından etrafı daha fazla pisletiyorlardı.

Diyeceksiniz ki ‘bu nasıl iş? Titizlikle pislik nasıl bir arada olabilir?’. Olabiliyor işte!! “Tencere dibin kara, seninki benden kara” misaliyiz biz Türkler. Hele, mutfağında yanlışlıkla kibrit düşürseniz evini 10 dakikada yakacak kadar yağ birikmiş vatandaşlarımın İngilizler’i ‘pis’likle suçlaması traji-komik gelmiştir bana. Yanlış anlaşılmasın, ben de çok titiz olarak tanımlanan biriyim ama artık biliyorum ki titizliğin iki farklı boyutu var; pisliği temizleyen titizler ve pislikten korkan titizler!!

Sadece tuvaletler değil tabii konu; arabasının küllüğünü asfalta boşaltan, yediğinin çöpünü arabadan yola fırlatan, evinin süprüntüsünü sokağa döken, yıkadığı halının kirli suyunu sokağa akıtan hatta halısını sokakta yıkayan bir anlayışın başkalarının temiz bir ortam kullanma hakkına saygı göstermesini beklemem biraz ütopik görünebilir ama değişmeyecek hiç bir alışkanlık yoktur. Herkes evinin önünü temizlese bütün şehir hatta ülke tertemiz olur!!

Özetle pislik temizlemekten korkmayan temizdir!! Etrafınıza bakın bakalım bu teorimin dogru olduğunu görmeyecek misiniz
23 Temmuz 06

GENÇLİK İKSİRİ = SU

Hepimiz bebek gibi bir cilde sahip olmayı dileriz genç görünmek deyince. Bebek gibi! Çünkü bebekler bedenlerinde en fazla su barındıran yani henüz susuzluğu tatmamış insancıklardır. Öyleyse “su = gençlik” dememiz çok doğru olur.

Genç olmak sadece genç görünen bir cilt değil aynı zamanda sorunsuz çalışan organlar demektir. Yani sağlam kemikler, ağrısız eklemler, düz bir sırt, iyi çalışan bir kalp, sorunsuz bir sindirim sistemi. O nedenle yaşlanmayı durdurma çabamızı cildimize bakmakla sınırlamamak gerekir. Zaten diğer organlar sağlam olmadığında bu cildimize de yansır.
Geçen hafta bedenin susuz kalmasının bir çok hastalığın nedeni olduğunu yazmıştım. Aynı şekilde bedeni zorlayan ve yaşlanmasına neden olan faktörlerdir bunlar. Aşırı bedensel faaliyet, stres, bedende enerji üretimi, uzun süre et, kızartma, asitli içecek ve şekerli gıdalardan oluşan bir beslenme diyeti bedende asit ve tuz yüklenmesine neden olur. Beden bu fazla asit ve tuzu bir yerde depolamaya başlar ve yıllar geçtikçe biriken bu toksinler atılamadığı zaman hücrelerin etrafında birikerek hücrenin beslenmesini engeller ve hücre ya bozulur ya da ölür. Ölü hücrelerin etrafındaki hücreler de bozularak anormal hücre haline gelir ve beyin komutlarına cevap vermezler. Kendi başlarına hareket etmeye başlarlar ki bu da kanserin başlangıcıdır. O nedenle bedenin pH dengesini korumak çok önemlidir. Kan sistemimiz bizi Ph 7.35 ile 7.45 gibi dar bir alanda tutmaya çalışır. Kan asidi pH 6.9 seviyesine çıktığı anda komaya girme veya ölüm tehlikesi vardır.

Bu gün en çok tavsiye edilen koruyucu tedavi şekli günde 6-8 büyük bardak su içmektir ancak bu çözüm umduğumuz gibi işlemeyebilir. Eğer şehir suyu içersek bedenimiz bakteri, kimyasallar, kanserojen maddeler, parazitler ve ağır metallerin çöplüğü haline gelebilir. Canada Montreal’de yapılan bir araştırmaya göre tüm sindirim sistemi rahatsızlıklarının 1/3’ü şehir suyu içmekten kaynaklanmaktadır.

Artık kuyu suları bile güveli değil çünkü tarım ilaçlarından toprağa sızan kimyasallar suyu zehirlemekteler. Şehir suyuna katılan ve dişleri koruduğu öne sürülen Florur’ün bile aslında kemikleri zayıflattığı araştırmalarla kanıtlanmış durumda.

Bütün bu gerçekler ciddi bir su piyasası oluşturmuş durumdadır. Ortalık kaynak suyu satan markalarla kaynıyor. Peki bunlar ne kadar sağlıklıdır? Tartışılır! Piyasadaki suyu temizleyen ve yeniden canlandıran bir kaç sistemden biri Pi Water’dır. Pi Water (Hayat Suyu), 1964 yılında Japon bilim adamı Dr. Akihiro Yamashita tarafından keşfedilmiş. Şehir suyuna çok az miktarda ferric ve ferrius demir katarak sudaki klorü çözüp, serbest radikalleri azaltıp, büyük molekülleri parçalamayı başarmış. Böylece Pi Suyu insan bedeninin doğal tedavi gücünü desteklemek için gerekli bio-enerjiyi sağlar hale gelmiş. Pi Water’ın gelişmiş hali de PiMag Water yani manyetiklendirilmiş sudur.

Anlayacağınız gibi konu çok detaylı ve bana göre de çok zevkli. PiMag Water ile ilgili geniş bilgiyi internetten veya benden alabilirsiniz. Yaklaşık bir yıldır PiMag suyu içiyorum. Artık sular arasındaki farkı iyi anlıyor ve çok su içebiliyorum.

Umran Altunkaya
Londra, Ağustos 2006

TEK İLAÇ SU OLABİLİR Mİ?

Bazı bilim insanları önümüzdeki yüzyılda, hayatın dinamiklerini belirlemede suyun rolünün en az DNA kadar önemli olacağına inanıyorlar. Hayatın simyasının suyun kimyasında bulunduğu söylenebilir bu açıdan.

Dğnyanın % 70’ini kaplayan su aynı zamanda bitkiler de dahil olmak üzere yer yüzündeki tüm canlıların hücreleri %60 ila % 90 oranında su içeriyor. Bir insanın canlı bir hücresindeki her bir protein molekülü binlerce su molekülü tarafından çevrelenmiş durumdadır. Bu hücreler her canlının ana yapı taşlarıdır. O proteinlerin yeterli su ile çevrili olmadıklarını bir hayal edelim. Acaba neler olabilir? Tabii bunu daha iyi anlayabilmek için hücre yapısını ve bu yapının nasıl işlediğini iyi bilmek gerekiyor.

Yaşlandıkça vücudumuz daha fazla su kaybeder yani kronik olarak susuz bir beden oluruz ve hücrelerimizdeki su mitarı önemli ölçüde azalır. Sonuç olarak da bedenimizde suya ihtiyaç duyan her system zayıflar. Düşünün ki beynimizin %80’ı, kanımızın %90’ı su. Sindirim problemleri, eklem sorunları, sırt problemleri ve zihinsel dağınıklık başgösterir. Asidik atıklar birikmeye başlar ve bedenimiz başıbozukluğun ve hastalığın cirit attığı bir yer haline gelir. İşte bu noktada bir çok kişi çareyi ilaçlarda ararlar. Oysa buradaki tek care susuzluğu su ile gidermektir. Dokunun canlı kalabilmesi için en basit ve temel ihtiyacı sudur.

İşte burada yine nasıl bir su içtiğimiz önem taşıyor çünkü her suyun aynı ölçüde iyileştirme etkisi yok maalesef. Bazı işlem görmüş sular biyolojik olarak hemen hemen ölüdür, içinde hiç bir şey yaşamaz hatta bazı suların zararlı bile olabildiğini bazı çalışmalar gösteriyorlar. Canlı su hücreleri sulandırır, enerji verir.

Dr. F. Bathmanghelidj “Your Body’s Many Cries for Water” (Bedenizin Su İçin Haykırışları) adlı kitabında suyun vücüdumuzda hayatı devam ettirmede önemli rolü olduğunu belirtiyor. Örneğin beyinde üretilen komutlar sinir uçlarına su yolları kanalı ile aktarılıyorlar. Yeterli su olmadığında yani kronik susuzluk olduğunda astım, allerji, yüksek tansiyon, artrit, anjin, MS, depresyon ve daha fazla sayıda hastalık ortaya çıkmaya başlıyor.

Hiç kendimizi aldatmayalım! İçtiğimiz diğer sıvılar su yerine geçmiyor. Çay, kahve ve alkol gibi sıvılar vücuttan daha fazla su atılmasına sebep olurlar. Asitli içeceklerse sağlıksız asit üretirler. İnsan hayatının devam etmesi için bedenin 7.35 ile 7.45 gibi çok dar aralıkta bir pH seviyesini koruması gerekir. Asitli bir içecek mesela bir bardak kola (pH2.5) içtiğimizde bedenimiz derhal emniyetli seviyeye ulaşmak için uğraşır. 1 bardak kolanın normal asid seviyesine indirilmesi için 36 bardak su içmek gerekiyor. Ayrıca asitli içecekler yüksek oranda fosfat içerdiğinden beden dengeyi sağlamak için kemiklerden kalsiyum alıyor ve kemiklerimiz zayıflıyor. Artık hesap edin gerisini!

Sonuç olarak susuzluğumuzu giderecek tek madde sudur. Suyunuzu iyi seçin ve bol için! Hayatınız ona bağlı olabilir!


Umran Altunkaya
Londra, 09 Ağustos 2006

SU’DAN BIZE MESAJ VAR - 2

Geçen hafta suyun düşünce ve duygularımızdan etkilendiğini ve dolayısı ile ona güzel duygular yükleyerek suyu barış elçisi gibi kullanabileceğimizi yazmıştım. Son satırda belirttiğim gibi her su ne yazık ki bu özelliğe sahip değil. Yani eğer bir hocaya gidip suya dua okutacaksaniz veya kendiniz okuyacaksanız şunu bilin ki okunacak suyun canli olmasi lazim.

Peki canlı su nasıl oluyor!? Dr. Emoto deneylerinde görmüş ki şehir suyu ve şişelerde aylarca beklemiş sular aynı tepkiyi göstermiyorlar. Yani bunlar bir tür ölü sular. Doğal kaynaklardan alınan ve hala canlı olan su etrafındakilerden etkileniyor. Aynı şekilde vücudumuzun da ihtiyacı olan canlı ve kaliteli su çünkü bedenimiz buna göre yaratılmış.

Doğadaki suyu incelediğimizde suyun yerin altına inip yerin üstüne çıktığını ve sürekli hareket halinde olduğunu görürüz. Su buharlaşıp gökyüzüne çıkıp, kar ve yağmur olarak yeryüzüne inerken ciddi bir temizlenme işleminden geçer. Toprağın altına inerken faydalı mineralleri emer, zenginleşir. Yeryüzünde dere, nehir ve şelale olarak akarken güneşin faydalı ışınları ile kutsanır ve nihayet bunların hepsini bize taşır-dı!! “Taşırdı” diyorum çünkü artık kaynağından su içme lüksümüz kalmadı.
Eskiden insanlar suyun olduğu yere yerleşirlerdi. Şimdi ise suyu yerleştikleri yere getiriyorlar. Yani su kendi öz kaynağından koparılıp bir havzada yaşamaya mahkum ediliyor. Vahşi bir hayvanın küçük bir kafese katılması gibi, hareketi kısıtlanan, besini kesilen su uykuya dalıyor ve bazen o uykudan uyanmıyor.

Özelikle şehir suyunu ele alırsak bu su kimyasallarla sürekli temizlenerek bize geri veriliyor. Aynı suyu tekrar tekrar kullanıyoruz. İçindeki hormonu temizlemekse neredeyse imkansız. Bir ara Thames nehrine akan kanalizasyondan suya karışan doğum kontrol haplarındaki östrojen hormonu nedeni ile erkek balıkların cinsiyet değiştirmeye başladığı açıklanmıştı. İçtiğimiz su da aynı su. Evimizde kullandığımız tüm su dezenfekte edilerek bize geri veriliyor. Çoğunlukla toprağı ve güneşi görmeden.

Uzun süre borularda ve havzalarda bekleyen bu su canlılığını yitiriyor. Aynı şekilde uzun süre şişelerde, üstelik de günele maruz kalarak bekleyen su canlılığını yitiriyor. Evet güneş su için iyi ama hareket eden, akan su için, duran su için değil.

İnsan bedeninin en önemli besin ihtiyacı olarak yaratılmış suyun yaratılış formülü böylece bozuluyor ve bedenimize giren bu su bedenimizi şaşırtıyor ve hücreler tarafından tam emilemeden çıkıp gidiyor.
Şimdi yine okunmuş suya bakalım. İyi dilekler yüklenen suyun bedenimizde güzellikler yaratmasını umarken bedenimizde calılığını yitirmiş, karakterini kaybetmiş bir sıvı dolaştırıyoruz. Su bile kendini biliyor. Neyden nasıl etkileneceğini biliyor. Su küçümsenemeyecek bir karaktere sahip olduğunu gösterdi. Artık biliyoruz ki bildiğimizden daha fazla sır içeriyor ve bir çok derdimizin çaresi sadece suda olabilir. Önümüzdeki hafta da buna bakalım.
Umran Altunkaya
Londra, Temmuz 2006

SU’DAN BİZE MESAJ VAR - 1

Hepimiz okunmuş suyu duymuşuzdur eğer içmediysek bile... Mevlütlerde birileri hemen ortaya bir sürahi su yetiştirir ve okuma bitince de herkese ikram ederler, “okunmuş su” iyidir diye.

Hocanın biri bir gün çok hasta iken bir adam gelmiş ve ondan evden kaçan karısının geri gelmesi için yardım etmesini istemiş. Hoca hasta. Bir şey yapması mümkün değil. Karısına musluktan bir şişeye su doldurup adama vermesini istemiş. Kadın şaşırmış ve karşı çıkmış hocaya “ama okumadın ki! Günah değil mi adamı kandırıyorsun?”. Hoca cevap vermiş “marifet okumakta değil hanım her şey inanmaktadır”. Nitekim okunmuş su aldığına inan adam bir kaç gün sonra hocaya hediyelerle gelmiş “karımı geri getirdin” diye. Oysa karısını geri getiren onun, karısının okunmuş su sayesinde geri geleceğine olan inanma gücüdür.

Düşüncelerimiz etrafımızdaki her şeyi etkiliyor. Biz etrafımızdaki her şeyle ilişki halindeyiz ve ruh durumumuz, düşüncelerimiz, hatta etrafımızdaki her şey, renkler, resimler, müzik, sandığımızdan daha fazla etkili yaşamımızda.

Kısa bir süre önce Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto bilim çevresinde hayret uyandıran bir araştırmasının sonucunu açıkladı. Bedenimizin ve aynı şekilde dünyamızın %70’ni oluşturan suyun içindeki kristaller duygularımızdan, düşüncelerimizden, etrafındaki seslerden ve şekillerden etkilenerek yapı değiştiriyordu. Mutluysak mutlu oluyor, üzgünsek üzülüyor ve kızgınsak kızgın oluyordu.

Hangi dilde olursa olsun güzel kelimeler karşısında su büyüleyici güzellikte kristaller oluştururken, küfürlü ve kötü kelimeler karşısında çok çirkin bir görüntü alıyor. Ilginçtir ki “heavy metal” müzik de suyu olumsuz etkiliyor.

Aynı şekilde eğer su şişesinin üzerine bu kelimeler yazılarak konulursa da aynı etki görülüyor. Burada hemen yine bizim hocalarımızın bir kağıt parçasına yazdıkları duaları suya atarak o suyu içirmelerini hatırladım. Demek ki atalarımız yüz yıllar önce bizim bu gün öğrendiğimizi biliyorlarmış. Aslında iyileştirme gücü olan su! Kelimelerle içine iyileştirme özelliği konan su, çünkü suyu içiyoruz ve içtiğimiz o güzel duygularla yüklü su bedenimizdeki milyonlarca hücreye bu güzel duyguları taşıyor.

Aynı şekilde kötü duygular yüklenmiş su da bedenimize o kötü duyguları taşıyor.
Şimdi bir evin içerisindeki atmosferi ele alalım. Kişilerin sürekli tartıştığı ve kötü sözlerin söylendiği bir evdeki su bu sözlerle yüklenecek ve ev halkı bu suyu içtiğinde yine aynı kötü duygularla yüklenecek ve bu kısır döngü böyle devam edecek. Oysa sevgi ve şükürün olduğu bir evde de tam tersi bir durum olacaktır.

Size negative duygularla su getiren birini düşünsenize. Onun suya geçirmiş olduğu o duyguları suyu içtiğinizde siz de yükleniyorsunuz.

Kısacası içtiğimiz su bize gelene kadar geçirdiği aşamalardaki duygu ve düşüncelerden etkileniyor. Bizden etkileniyor ve bizi de etkiliyor.

Buradan hareketle %70’i su olan dünyamızdaki negatifliği, güzel düşüncelerimizi suya aktararak giderme imkanımız var diyebiliriz. Belki de barışın kaynağı sudur. Tabii burada önemli bir soru öne çıkıyor; her su etkilenme kapasitesine sahip mi? Bunu haftaya yazacağım.

Umran Altunkaya
Londra, Temmuz 2006

Thursday, October 05, 2006

İçerideki Kirlilikten korunma (Electro Magnetic Pollution)

Çağımızın bu en önemli tehdinden korunmak için Gazi Universitesi Biofizik Anabilim Dalı Bioelektromanyetik Laboratuarı aşağıdaki uyarıları yayınladı. Kendi uyarılarımı da ekleyerek yazıyorum:

Kullanmadığınız elektrikli aletleri ya kapalı tutunuz ya da fişten çıkarınız. Cihazlar " Stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.
Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı/TV kullanmaya özen gösteriniz ya da ekran filtresi kullanınız, mümkünse plazma ekran tercih ediniz.
Ekonomi (halojen ve floresan) lambaları okuma lambası olarak kullanmamaya özen gösteriniz. Piyasada ‘gün ışığı’ ampulleri satılmaktadır.
Yatak odasında TV ve bilgisayar bulundurmayınız veya bu cihazları tamamen kapalı konumda olmasını sağlayınız.
Elektrikli battaniyeyi yatağa girmeden kapatınız.
Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz, mümkünse pille çalışanlarını tercih ediniz.
Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Saç kurutma makinasının manyetik alanı yüksektir bu nedenle, sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanınız. Uyku düzeninizin bozulmaması için yatmadan hemen önce kullanmamayı tercih edebilirsiniz
Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışınız. Tüm VDU'lerin (TV, bilgisayar) arkalarında ElektroManyetik (EM) alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat etmeye çalışınız.
Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayınız. Cep telefonunuz kullanmadığınız sürede mümkünse kapalı olsun. Kalp pili kullanıcılarında cep telefonu ve RF kaynakları etkili bulunmuştur.Üzerinizde açıkken bulundurmamaya dikkat ediniz (Kalp üzerinde, göğüste bulundurmayınız).
Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu gösteren çalışmalar vardır. Çocuklarda sinir sistemi ve başın gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu nedenle 16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmamaları, kullanmalarının zorunlu olması durumunda ise günde 10 dakikayı geçmemeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından önerilmektedir. Cep telefonu frekanslarının 10-14 yaşlarındaki çocuklarda bilişsel fonksiyonlara ve beyin aktivitelerine etkili olduğunu göstermiş önemli çalışmalar vardır ( Preece ve ark, 2004 ve Haarala ve Krause 2003).
Cep telefonu kullanırken tercihen kulaklıkla konuşunuz. Cep telefonunu - açıksa - kendinizden en uzak mesafeye bırakınız. Acil durumlar dışında vücudunuzda açık taşımamaya özen gösteriniz veya kapalı tutunuz, gerektiğinde siz arayınız. SAR<1>
Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyunuz .
Dizüstü bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).
Evinizdeki ve işyerinizdeki elektromanyetik alanları ölçtürünüz.
Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m ' den uzakta durunuz. Hatta önüne denk gelen bir yerde duymayınız. Gerekmedikçe kullanmayınız.
Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durunuz.
Elektrikli tıraş makinesini mümkünse şarjlı kullanmayı tercih ediniz.
TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulununuz.
Çamaşır / bulaşık vs. makineleri, su ısıtıcıları ,kahve makinaları çalışırken mümkünse sürekli olarak yakınında bulunmayınız.
Telsiz telefon kullanmayin ve dışarıdan gelebilecek etkilere karşı pencerelerinizi metal perdelerle korumaya alın. Kaktüs bitkisinin de negatif manyetik alanı emdiği bilinir. Onları da kullanabilirsiniz. Hatta bilgisayarınızın yanına da koyabilirsiniz.
"Unutmayınız ki herhangi bir teknolojik ürün yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında büyük olasılıkla sağlığınızdan götürüyordur."

İçerideki Kirlilik (Electro Magnetic Pollution) - 2

Dikkat ederseniz son yillarda allerjik reaksiyonlar, kronik yorgunluk, astim, kanser gibi bagisiklik sisteminin zayiflamasinin bir sonucu olan hastaliklar en sasaali gunlerini yasamaktadirlar.

Neden???!!!

Insan bedeninin etrafinda ozel kameralarla goruntulenebilen ve aura adi verilen bir manyetik alan oldugu bilimsel olarak kabul edilmektedir. Bu alan bizi zararli dis etkenlerden korumak icin bir kalkandir ancak bedenimiz yillardir maruz kaldigi Elektro Kirlilikle savasmaktan zayif dustugu icin auramizda acilan gediklerden mikroplar, virusler, v.s. iceri sizmaktadir. Bedenimizdeki askerler yillardir bu dis etkenlerle savasmaktan kendini toparlamaya vakir bulamamis, bir cepheyi kapatamadan acilan diger cephelere asker gondererek gucunu bolmus, kaybettigi besinlerin yerine yenisini alamadigi gibi gelen kalitesiz besinlerin yarattigi zararlarla ugrasmis, iyi bakilmadiklari icin zayif kalmis ve ustune ustluk “yardim” icin geldigi sanilan dost kuvvetler (ilaclar) dusman hucrelerle beraber iyi hucreleri de oldurerek guclerini daha da azaltmistir.

Boyle bir orduyla kim zafer kazanabilir??!! İcinizde boyle bir tablo hayal edebiliyor musunuz?! Etseniz iyi olur, cunku hepimizin durumu assagi yukari boyle.

Insan bedeni hizla gelisen teknolojiye ayni hizda adapte olamamaktadir. Bedenimiz 8-10 frekansda titresmekte iken etrafimizi saran elektrik 1.000 veya uzeri frekansda titresmektedir. Aradaki bu muthis farkin bedenimizi ve dolayisi ile aklimizi ne kadar etkiledigini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Negatif elektro manyetik alanin yaninda bedene faydali olan elektro manyetik alanlar da mevcuttur. Evrende bilinen en buyuk miknatis dunyamizin merkezindedir. Yani sadik yarimiz kara topragin bagrinda yatmaktadir . Iste bu faydali manyetik alan insan bedenine bir cesit ayar yapar.
Sorun bizim bu ayar mekanizmasindan uzaklasmamizla baslamistir. Topraktan uzaklasmis olan insan bedeni topraklama yapamadigi icin negatif manyetik alan yuklemesi sonucu kisa devreler olusmakta, ayar bozulmaktadir.
Aratirmalar gosteriyor ki cep telefonunu bedenine yakin tasiyan kisinin kas gucu %50 oraninda azaliyor. Gorusme yapilirken telefonun dayandigi kulak tarafinda beyin isisi 1-2 dakikada 38 dereceye cikiyor ki buna doktorlar beyin haslanmasi diyorlar.

Losemi hastaliginin daha cok yuksek gerilim hatlarina yakin yasayan cocuklarda goruldugu tesbit edilmis.

Sabahlari 30 dakika TV seyretmek cocuklarda ogrenme yeteneginin 4 saat boyunca bozulmasina yol aciyor. TV’den gelen guclu manyetik dalgalar butun enerjimiz cektigi icin uyuyoruz ya da tam tersine vucudumuz alarma gectigi icin uyuyamiyoruz. Tepki kisilere gore degisiyor.
Uzun saatler bilgisayarda oyun oynayan veya TV izleyen 10 yas ve alti cocuklarda sara krizi yasama riski cok yuksek cunku onlarin beyinleri titresimleri algilayabiliyor.
Elektromanyetik alana maruz kalan hucreler;

-bozuluyor
-oluyor
-veya degisiyorlar

Hucre degisimi kanser demek. Insanda kanser hucresi dogustan yoktur ama her saglikli hucrenin sartlari degistiginde bozulma potansiyeli vardir. Hucrelerimiz de aynen demir gibi paslaniyorlar. Paslanan hucre de hafizasini kaybettigi icin deli hareket etmeye ve bedene zarar vermeye basliyor.

Isvec’de “Electrical Hypersensitivity Syndrom” (Elektrik Hassasiyeti Sendromu) resmen taniniyor ve bu hastaliga yakalanmis kisilere resmi olarak EHS sakatlik raporu veriliyor cunku ofis ortamlarinda calisamiyorlar.

Bir sonraki yazimda korunma yontemlerine bakacagiz.

17 Nısan 2006

İçerideki Kirlilik (Electro Magnetic Pollution) - 1

Sevgili okurlar bu gun sizlere farkinda olmadigimiz ama gunumuzun pek cok hastaligina zemin hazirlayan bir tehlikeden bahsetmek istiyorum. Uzun bir konu oldugu icin bir kac bolumde isleyecegim.

Gecenlerde, degisik milliyetlerden bir grup saglikli yasam takipcisi, arkadasim Gina Lazenby’nin evindeyiz. Gina uluslarasi bir yazar. Simdilerde Saglikli Evler uzerine arastiriyor ve yaziyor.

Dikkatle Gina’in kucuk bir aygiti kutusundan cikarmasini izliyoruz. Gina aygitin dugmesini acar acmaz kulaklari tirmalayan sesler odayi dolduruyor odayi. Ses inanilmayacak derecede rahatsiz edici. Bu sesin 5 metre karsidaki komsu evin telsiz telefonundan geldigini ogreniyoruz. Hepimiz saskiniz!! Cep telefonunun bu tur etkilerini duymusuz ama masum bir telsiz ev telefonunun bu kadar rahatsiz edici olabilecegini hic duymamisiz. Megerse o ne yere bakan yurek yakanmis!!!!

Gina mutfaga girip mikrodalga firini calistirip mutfaktan kacarcasina cikip kapiyi kapatiyor. Bu defa odayi vinlayan cizirtilar dolduruyor. Uzay istasyonunda algilanan garip sesler gibi.

Gina aygiti elektrik dugmesine yaklastiriyor. Yine huzursuz eden garip sesler. Ardindan cep telefonlarinin istasyon ararken cikardiklari tirmalayici cizirtilar ve derken bilgisayardan gelen korkunc sesler....

Gina’nin elindeki, insan kulaginin duyamadigi yani bizim frekansimizin altinda veya ustundeki sesleri, duyabilecegimiz hale ceviren bir aygit.
Odakiler olarak bizler bu durum karsisinda dehsete dusuyoruz cunku bunun ne anlama geldigini, yillardir alternatif saglik koruma yontemlerini incelerken ogrenmisiz; bio-manyetik bir sistem olan vucudumuz inanilmaz bir saldiriyla bogusuyor.

Bu gune kadar hepimiz hayatimizi tehdit eden en onemli unsur olarak zavalli ozon deligini gormusuz. Onun delinmesi icin kendimizi sorumlu tutmak yerine neredeyse “niye delindi?” diye ona kiziyoruz. Odak noktamizi tamami ile disariya dondurmus ve en cok vakit gecirdigimiz evimizin, ofisimizin icindeki zehirleri hic bir zaman bilmemisiz. İcerideki kirlilik disaridakinden cok daha tehditkar hale gelmistir!!!

Peki nedir bu icerideki kirlilik?? Oncelikle teknolojik gelisme ile birlikte insanoglu dogal ortamindan, onun vucudunun ihtiyac duydugu topraktan uzaklasmis. Hepimiz biliriz; ciplak ayakla topraga basmak iyidir cunku vucutdaki elektrigi bosaltir. Bu cok basit aciklama aslinda icinde bir bilimi barindirmaktadir. Biz ise toprakla aramiza once beton dokup yerkurenin sifali miknatis etkisini kesmisiz. Sonra o da yetmiyormus gibi araya ve duvarlara eletrik kablolari doseyerek etrafimizda insan yapimi ve insana cok zararli eletromanyetik bir alan, yani ELEKTRO KIRLILIK (Electro Smog, Electro Pollution) yaratmisiz.
Gunes isigi girmesin diye sistemler icad etmis, gunesin zararli bir isinindan kacarken pek cok iyilestirici isinlarindan saklanmisiz.

Neredeyse 24 saatimizin hepsini gecirdigimiz ofis ve ev ortamlarinda cam acilmiyor, taze hava gelmiyor, zemin ve tavan eletrik kablolari ile orulmus, her taraf bilgisayar, TV, telsiz telefon, cep telefonu, dijital bebek alarmi, mikrodalga firin gibi Elektronik Kirlilik sacan esyalarla dolu. Halilardan, boyalardan, mobilyalardan ve eletrik kablolarindan yayilan kimyasal zehirleri soluyoruz.

Bunlar sizde yoksa bile komsunuzda var ve etki alanlari guclerine gore metreleri buluyor. Ne kadar kacarsaniz kacin bir cep telefonu baz istasyonundan veya yuksek gerilim hattindan kacamazsiniz.

Peki nedir elektro kirliligin insan sagligina etkisi? Onu bir sonraki yazimda isleyecegim. Saglikli kalin!!

Nisan 2006

Bir bedende iki kişi

Bir bedende iki kişi!!

Lydia Fairchild 2 çocuk annesi olarak Amerikan devletine yardım için başvurduğunda çocukların kendisine ve eski eşine ait olduğunu belirlemek üzere DNA testi yapılır. Sonuç Lydia için 1.5 yıl süren bir kabusun başlangıcıdır.

Acil olarak görüşmeye çağırılır ve görevli kendisine DNA testi sonucuna göre eşinin çocukların babası olduğunun kesin olduğunu ama kendisinin o çocukların annesi olmadığını söyler. Bunun bir şaka olmadığını hukuksal süreç başladığında anlar. Devlet onu, kendisine ait olmayan çocukları kullanarak yardım almaya çalışmakla suçlamaktadır. Eşi ve doktoru çocukların doğumuna şahit olduğunu söylerlerse de inandıramaz. DNA sonucları kesindir! Bu sonuçlara göre anne ile bebek arasında en az %50 oranında tutması gereken DNA yapısı onun durumunda %0’dır.

1 yıl sonunda mahkeme çocukların devlet himayesine verilmesine karar. Lydia’nın mahkeme tarihinde 3. çocuguna hamile olması yargıca bir fikir verir. Bu bebeğin doğumuna mahkemenin belirlediği bir görevli katılacak, doğumu izleyecek ve hemen her ikisinden de kan alarak DNA testine gönderecektir.

Öyle de olur. 2 haftalık geçmek bilmeyen bekleme suresi sonunda DNA testi o bebeğin de Lydia’dan olmadığını söylemektedir.
Daha önce Lydia’yı hiç bir avukat savunmak istememişken bu sonuç ona bir avukat kazandırır. Avukat araştırmaları sonucunda Ben Israel Hastanesinde benzer bir vakanın olduğunu öğrenerek oraya başvurur.
Hastanedeki diğer vaka 60 yaşlarındakı bir bayandır. Böbrek nakli gerektiğinde 2 yetişkin oğlu ile arasında genetik bir bağ olmadığı saptanmış. Konuyu araştırmak isteyen doktorunun çıkardığı fonla sağlanan sonuçlar göstermiş ki 3. oğulun DNA yapısı anneye uyuyor. Ayrıca kadının erkek kardeşinin DNA yapısının çocuklara uyduğu, dolayisi ile kadının o çocukların annesi olması gerektiği saptanmış.
Peki bu nasıl oluyor?!

Hastane yetkilileri araştırmaya başladıklarında bir doktor, vakanın bir “Chimera” (kaymera) olabileceğini söylüyor. Kaymera 2 döllenmiş yumurtanın veya 2 embriyonun hamileliğin erken döneminde birleşmesi veya bir yumurtanın 2 sperm tarafından döllenmesi ile oluşan bir anomali. Yani kişide iki set kromozom oluyor. Bir bedende iki kişi gibi!

Doğada en çok hayvanlarda görülen kaymerizm genelde dışarıdan belli olan bir durum. Örneğin bir dişi bir erkek yumurtanın birleşmesi ile oluşan kaymerizmde kişi çift cinsiyetli oluyor. Çoğunlukla vücutta pigmentasyon bozuklukları görülüyor. Zenci-beyaz birleşmesinden doğan bir bebeğin göbek deliğinden alti cetvelle bölünmüş gibi sağı koyu renk, solu beyaz renk. Sağda erkeklik iç organlarının yarısı, solda kadınlık iç organlarının yarısı var. Bir başka kaymeriğin vücudu ise satranç tahtası gibi kare kare bölünmüş renklerle.

O güne kadar en fazla 40 insan vakası saptanmış dünyada, ama hepsi de dışarıdan belli olanlar. Dolayısı ile bu iki kadının durumu olaya farklı bir boyut katıyor.
Araştırma sonucunda her iki kadının da kanında çift kromozom seti bulunamazken farklı organlarında farklı kromozom setleri bulunuyor. Bazı organlarda biri baskınken diğerinde diğer set baskın olabiliyor. Lydia’nın rahminde çocuklarınınki ile uyuşan kromozom seti saptandı ve Lydia kurtuldu.

Lydia’nin davasına bakan yargıcın söyledikleri olayın dehşetli boyutunu açıklıyor; “Bu güne kadar DNA sonuçlarına göre buradan babalar gönderdim. Hapisten adamlar çıkarıp hapse adam gönderdim. Ben artık bu sonuçlara ne kadar güvenebilirim?!” .

Düşünsenize, bir kadın tecavüze uğruyor. Tecavüzcü kaymerik ve spermi ile kanında farklı kromozom setleri var. Bu adam kanından alınan örnekten yapılan DNA testi sonucunda kesinlikle suçsuz olacaktır.

Acaba dünyada bilinmeyen kaç kaymerik daha var? Acaba eşcinselliğin kaymerizm ile ilgisi olabilir mi? Cevapları zaman verecektir ancak bilip de takip ettiğimiz takdirde.

23 Temmuz 2006

Bir filmin ardından

BIR FILIM ARDINDAN

Dun aksam bir filme gittik; “babam ve oglum”!! Anlamamisim konusunu tam. Bilseydim belki de gitmezdim. Bile bile huznumu davet etmezdim.

Hepimiz kizarmis burunlar ve islak gozlerle ciktik sinemadan, Turk’u, Ingiliz’i, Pakistan’lisi. Huznun ulkesi, milleti yok ki!! Olum ve dogum belki de inanilan tek ortak mucizeler.

Nurgun, “anlamadim ne oldu? Halbuki o kadar da kaliteli bir oyun sergilenmedi ama demek ki bir yere dokundu” dedi. Dokunmustu elbet! Dokunmaz mi!? Hepimizin hayatinda yasanmistir benzer acilar. Kimbilir hangi gomdugumuz aci hatiralar hortlamistir yerinden. Kimi coktan unutulmustur ama izi kalmistir da huznumuzun sebebini bilmeyiz. Kimi ise hic unutulmamistir da geldiginde hemen biliriz.
Ben boyle filmlerde hep doya doya yasini tutamadigim, gonlumce sarip da sevemedigim kardesime aglarim. Bir ruzgar gelir huznumun daha tozlanamamis ortusunu ucurur ve sakladigim kozler koruklenip aleve, yangina donusur yeniden. …. ve gozlerimden yillarin biriktirdigi yaslar suzulur, hem de gunlerce. Artik ozlem midir beni bu kadar aglatan, onun cekmis oldugu acilar mi, yoksa doya doya ona sarilamamis olmak mi, bilemem. Hickiriklar icimde patlar, bedenim sarsilir durur. Haykira haykira aglamak isterim de, yine yapamam.

Tekrar sorarim kendime “ben burada ne yapiyorum?” diye. Hayatin anlami bir kez daha sorgulama konusu olur. Sevgililer gitmistir, hem de donmemecesine ve bitmeyen bir mucadele kalmistir geride. ..ama niye?!! Iste bu “niye” sorusuna bir turlu bulamadigim aslinda bulup da bir turlu kabul edemedigim cevap kurcalar durur kafami. Yine anlamsizlasir bir suru sey. Para kazanma mucadelesi, yeni bir giysi almak istegi, dusmanliklar, kiskancliklar, istekler, huzunler yeniden anlamsizlasir. Bir varsiniz bir yoksunuz ama siz gitseniz de esyalariniz kalmistir arkada. Goturemediginiz tutkulariniz, yillarinizin emegi, mucadelesi, huznu, sevinci, iyi/kotu naminiz kalmistir arkada. Bir zamanlar en gercek olan ve olmayani gercek yapan yoktur da daha fani sanilanlar kalmistir ortada.

Yuregimin yarisi insan, yarisi ilahi ruh!! Mucadele eder dururlar. Ikisi de birbirine baskin cikamaz ki bu ikilem cozulsun. Bir taraf aglarken obur taraf “sacmalama!! Yaradilisin kurali bu! Her seyin bir sebebi var!! Sen o sebebi gormeye calis ve o dersi al” der, comak saplar kursagima!

Bildigim o ki; bir oyunun oyuncusuyum ben de, ama perde inmeden, benim rolum bitmeden sahneden inmek yasaktir bana, en sevdigim rol arkadaslarim gitmis olsa da!! Arkalarindan bakmak bile haramdir!! Oyun hep ileri gider cunku.

Bazi arkadaslar birakip giderler rollerini, izin verilmeden. Iste o zaman yeniden yazilir onun sahneleri. Rol arkadaslari bocalar, sasirir, daha fazla calismak zoruna kalirlar onun acigini kapatmak icin. Bazi replikleri sadece o biliyordur ve o gidince digerleri ogrenmekte, soylemekte zorlanir. Soylenenler anlamini yitirir karsiligi olmayinca.

Iste bunun icindir ki gitmeyi cok istese de bazi sorumlu olanlar, arkadakiler icin oyuna devam ederler!!

Umran Altunkaya
29 Mart 2006
Londra

Bir aşk hikayesi

BİR AŞK HİKAYESİ

Seviyorum seni!!
Hey! Duydun mu beni?!!
Seviyorum, dedim seni!

Adam sen de!!!
Sen beni ister sev, ister sevme!
Sen beni sev diye sevmedim ki ben seni.
Seni, SEN oldugun icin sevdim.

Ne boyunu, ne posunu,
Ne kaşını, ne gözünü…
Ruhundan akan ışığını,
Gönlündeki tomurcuğunu sevdim.

Diyemem ki sana, sev beni!
Sen sevmesen de beni,
Seveceğim ben yine seni.
Çünkü,
Kendim seçtim sevmeyi seni!

Yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı ve dikkatle incelemeye başladı. “seni iyice tanımak istiyorum” dedi. 81 yaşındaydı ve gözleri artık gözlüğe rağmen çok az görüyordu.

Ertesi gün kapıyı yine o açtı. Bana “hoş geldin” diye sarılırken kulağıma “ben sana aşık oldum” diye fısıldadı. Şaşırmıştım. Ben mi yanlış duymuştum acaba. Eşi sadece bir kaç metre ötemizdeydi. Nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi. Yanlış anladığıma hükmettim ama sohbetimizde sürekli yinelendi bu söz. Bir yaşlıya olan saygım ve böyle bir şeyin olamayacağına olan inancım bana yanlış algıladığımı kabul ettirmeye çalışıyordu. Sanırım bu halimi keyifle izledi ki bir süre sonra “sana aşık oldum diyorum farkında değil misin?” dedi. Dehşetim daha da arttı. Ben onun bilgisinden faydanlamayı isterken bu sebepten ondan uzaklaşmak zorunda mı kalacaktım?

Güldü “sen de benim seni gördüğüm gibi görseydin kendini, sen de kendine aşık olurdun. Şimdi ben seni sevdim diye senin de beni sevmen gerekmiyor. O benim seçimim. Ben seni sevmeyi sectim. Sen beni sevmezsen ben seni sevmekten vazgeçecek değilim. Bir zamanlar Amerika’lı bir aktriste aşıktım. O hic bilmedi tabii. Zaten bilmesi de gerekmiyordu. Öldüğünde arkasından dua etmiştim”.

İşte o zaman gerçek önüme serildi. Bu hayatımın en büyük derslerinden biriydi. Ferhan amca ışığı arayan bir Mevlevi idi ve bana sufizmin önemli bir felsefesini açıklamıştı. Zihnimde her şey domino kartları gibi hızla hareket etmeye başladı. Birisi düğmeye basmış ve şifre çözücü harekete geçmişti. Sonuç hazmedebileceğim gibi değildi.

Öyle ya duygularımızı seçen bizlerdik. Sevmeyi, kızmayı, nefret etmeyi, mutlu olmayı hep kendimiz seçiyorduk ama kendi duygularımız için hep başkalarını sorumlu tutmak gibi anlaşılmaz ve bencilce bir tutumumuz vardı.

Birini çok seviyor ve duygularımıza aynı şekilde karşılık almayınca ondan nefret ediyorduk. Halbu ki o kişi demiyordu bize “beni sev” diye. Öyleyse kendi yaptığımız seçimden onu sorumlu tutmanın ve hatta ona bundan dolayı bir bedel ödetmenin anlamı neydi? Aşkına karşılık vermedi diye, sözde kendini seven kişiler tarafından canı alınanlar sevildiğine inanabilir miydiler?

Sevmenin çok başka bir boyutunu öğrendim ben o gün. Tanrısal bir nitelikti bana gösterilen ve ne kadar yol kat etmem gerektiğini dehşetle gördüm. İşte bu değerli dersi yukarıdaki gibi şiirleştirdim. Bu benim ona teşekkürüm oldu.

Huzur içinde uyu Ferhan amca.