Sunday, October 08, 2006

TÜRKİYE’NİN SAĞLIK TURİZMİ POTANSİYELİ*

Dr. Hasan Hüseyin Yıldırım
Ziyaretçi Araştırmacı, LSE Health, London School of Economics and Political Science, London, UK
Öğretim Görevlisi, Hacettepe Universitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Sağlık İdaresi Bölümü, Ankara, Türkiye
Kurucu Başkan, AB Sağlık Araştırmaları Merkezi Derneği, Ankara, Türkiye
Web: www.absaglik.com
e-mail: hhy@hacettepe.edu.tr
Ümran Altunkaya
General Manager, Travel To Cure, London, UK
Web: www.traveltocure.co.uk
e-mail: umran@traveltocure.co.uk

Tarih: Haziran 2006
-------------------------------------------------------------------------------------------------
*Buradaki görüşler yazarların ilişkili olduğu kurumları bağlamaz
-------------------------------------------------------------------------------------------------

Geçen hafta içinde İngiltere basınında geniş bir yer bulan Avrupa Adalet Divanı (European Court of Justice) kararı AB’de hastaların serbest dolaşımını (doğal olarak sağlık turizmini de) bir kez daha gündeme getirmiş oldu. Bu kararla Fransa’da tedavisini yaptırmış olan 74 yaşındaki Yvonne Watts’ın tedavi masraflarının NHS tarafından odenmesi kararlaştırılmıştır. Bu karar 1998 yılında Divan’ın vermiş olduğu Kohll ve Decker yargı kararlarının bir devamı niteliğinde olup AB vatandaşı hastaların kendi ülkesi dışındaki bir AB ülkesinde aldığı sağlık hizmetlerinin bedelinin ülkesi tarafından ödenmesi temeline dayanmaktadır.
Dünyada yaşanan küreselleşme süreci, ülke sağlik sistemlerinde yaşanan problemler (örneğin uzun bekleme listeleri ve yükselen maliyetler, hizmetlerde kalite problemleri), tüketicilerin bilinçlenmesi ve Avrupa Birliği (AB) gibi dinamiklerin bir sonucu olarak hızla büyüyen bir sektor olan sağlık turizmi çok genel anlamda hem tatil hem tedavi unsurlarını içeren bir kavram. Bu iki unsuru bir arada barındırma açısından Türkiye eşsiz bir konuma sahiptir. Ancak bu eşsiz potansiyeli etkili biçimde kullanma konusunda ne yazık ki başarılı olamamaktadır.
Günümüzde dünya saglik turizminden en büyük payı alan ülkelerin başında Hindistan gelmektedir. Her yıl yaklaşık olarak Hindistan’a 150.000 medikal turist gitmektedir. Hindistan sağlık sektöründe her yıl %30’luk bir büyüme olduğu kaydedilmekte ve 2012 yılında yıllık sağlık turizm gelirinin 1.2 milyar pound olması beklenmektedir. Bu popülaritenin temel nedeni bu turizm potansiyelini önce görmeleri, düşük maliyetle çalışmaları ve iyi tanıtım yapmalarıdır. Hindistan’in eski bir Ingiliz sömürgesi olması da Ingiltere’de daha olumlu tanınmalarını sağlıyor. Hindistan’ın son yıllarda genel olarak ekonomik anlamda göstermiş olduğu kayda değer gelişmeyi de göz ardı etmemek gerekir.
Kapitalist dünyaya hızla uyum sağlamaya çalışan doğu Avrupa ülkeleri de özellikle düşük işçilik maliyetleri ve AB üyeliği avantajını kullanarak sağlık turizmi pastasından önemli bir pay almaya başlamışlardır. Özellikle Türklerin bile ilk aklına gelen ülke olan Macaristan sadece diş tedavisinden elde ettiği yıllık 2 milyon dolarlık girdi ile yıldızı parlayan ülkeler arasında yer almaktadır.

Bir batı Avrupa ülkesi olarak Belçika özellikle estetik cerrahi ve obezite tedavisi konularında çok ciddi bir sektör payı elde etmiş durumdadır.
Başta da belirttiğimiz gibi Türkiye sahip olduğu sağlık turizmi potansiyelini iyi değerlendir(e)memektedir. Çok genel olarak belirtmek gerekirse, bir sağlık turizmi işini etkili ve verimli bir biçimde gerçekleştirebilmek için temelde üç unsurun varlığı gerekli olmaktadır. Bu üç unsurun varlığı, uyumu ve işletilmesi var olan potansiyelin etkili kullanımını da beraberinde getirmektedir. Bu unsurlardan birisi turizm olanakları (iklim, doğa, tarih, vs), diğeri sağlık hizmetleri olanakları (hastaneler, personel, teknolojik imkanlar, uzmanlıklar, uygun fiyatlar, şifalı sular vs) ve üçüncüsü de müşteri ile sağlık turizmi sektörünü buluşturacak profesyonel organizasyonların varlığı.
Son aylarda özellikle de AB adaylığı ve 3 Ekim 2005 tarihinde de müzakere tarihinin alınması ile birlikte AB ülkelerindeki hasta potansiyelini değerlendirmek isteyen Türk sağlık turizm sektöründe bir kıpırdanma yaşanmaya başlamıştır. Ancak sektörün var olan potansiyelini iyi bir şekilde değerlendirmek için henüz organize olmadığı belirtilebilir. Bunun temel nedeni de bize göre yukarıda belirttiğimiz üçüncü unsurun, yani müşteri ile sektörü buluşturacak profesyonel organizasyonların yeterli sayıda olmamasıdır. Ayrıca Türkiye’dekş sağlık sektörü ile ilgili sağlıklı istatistiksel verilere (hangi alanlarda Türkiye ileri tecribeye sahiptir, kac hastanenin ISO belgesi vardır, Türkiye sağlık sektörü dünya karşılastırmasında nerededir, v.s.) ulaşılamamaktadır. Türkiye’ye sağlık turizmi için yoğunlukla Almanya ve Hollanda gibi Türk nüfusun yoğun olduğu Avrupa ülkelerinden müsteri gelmektedir ve var olan bir kaç aracı kurum bu ülkelerde konuşlanmıştır. Özellikle iyi bir Pazar olduğu düşünülen İngiltere’de bu hizmeti vermek üzere kurulmuş bir tane şirket vardır (Travel to Cure) ve henüz Türk sağlık kuruluşlarının bu Pazar girmek için bir girimleri de mevcut değildir. Bunda da en önemli etken buradaki Türk nüfusun sayı olarak daha az olması ve bu işi üstlenecek niteliğe sahip yeterli sayıda girişimcinin bulunmamasıdır. Bu organizasyon sektörünün yetersizliği Türkiye’deki kimi hastanelerin işin turizm ve organizasyon kısmını da üstlenmeye girişmelerine yol açmıştır. Ancak organizasyon işi ayrı bir profesyonellik gerektiğinden şu ana kadar tam anlamı ile başarılı oldukları söylenemez. Diğer ilk iki unsurda Türkiye’nin iyi konumda olduğu belirtilebilir. 1.000’nin üzerinde kaplıcası ile, önemli bir seviyeye ulaşmış turizm yatak kapasitesi ile ve en önemlisi de dünya standartlarında ve hatta bazı durumlarda dünya standartlarının da üzerinde sağlık hizmetleri olanakları ile çok iyi bir potansiyele sahiptir. Kaplıca kaynakları açısından dünyadaki en zengin 3 ülke arasında yer alan Türkiye ne yazık ki bu kaynağını yine profesyonel olmayan işletmeler nedeni ile iyi değerlendirememekte. Dünyaca bilinen bazı kaplıcalarımızın peofesyonel web siteleri yok, fiyat almak çok zor, karşınıza çıkan kişiler müşteri odaklı değil ve çoğu yabancı dil bilmiyor. İşin uzmanı olmayan kişilerin bu işi yapmaya devam etmesi ve teknik alanda uzman olan kişilerin işletmeyi de üstlenmeye kalkması en önemli olumsuz unsurlardır. Kaplıca potansiyelini keşfetmiş olan bazı yabancılar amatör işletmelerle uğraşmak yerine kendi işletmelerini kurmaya başlamıştır. Örneğin bir İngiliz grup Pamukkale’de kaplıca satın almış.
Almanya’dan her yıl 4 milyon, İngiltere’den de her yıl 1 milyon turistin Türkiye’ye tatile gittiğini ve son yıllarda bu ülke vatandaşlarının Türkiye’de yoğun olarak emlak aldığını göz önüne alırsak potansiyel daha iyi ortaya cıkar. Bu veriler bize aynı zamanda “bu kadar ziyaretçiye rağmen neden Türkiye hala bu kadar olumsuz bir imaja sahip?” sorusunu da sordurmalıdır. Gurbetçi vatandaşlarımızın bu tanıtımda ne kadar etkili olduklarını tekrar hatırlatmakta fayda var.
Türkiye’nin katılım müzakereleri yürüttüğü (henüz fiili olarak başlamasa da, çünkü şu aşamada tarama süreci devam etmektedir) ve sağlık turizmi açısından önemli bir potansiyel müşteri olarak gördüğü AB’de görülen sağlık turizmi pratiğini üç ana başlıkta vermek mümkün. AB mevzuatı kapsamında ortaya çıkan serbest dolaşım, ülkeler arası ikili anlaşmalar kapsamındaki hasta akışı ve üçüncüsü de ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerinin karşılamadığı ancak özel sigorta veya kendi ceplerinden odeyerek sağlık turizminden faydalanmak isteyen bireylerin girişimleri. Burada bir hususu belirtmek gerekirse AB’de hastaların serbest dolaşım hakkı olmasına karşılık bu hakkın çok yaygın bir şekilde kullanıldığı da söylenemez. Bunun temelinde lisan engeli, dışarıda sunulan sağlık hizmetleri hakkında bilgi eksikliği, sağlık sistemlerinin farklılığı, bürokrasi, kültür farklılığı, seyahat ve zamanın maliyeti, profesyonel aracı kurumlardan hizmet alın(a)maması, vb gerekçeler olduğu belirtilebilir. En önemlisi güven sağlayacak referans bilgilerin mevcut olmamasıdır. Kısacası hasta ile hizmet sunucularını bir araya getirecek profesyonel kurum eksikliği ve var olanların da etkili bir şekilde kullanılmaması sözkonusudur. Olumsuz bir etki de bu işi amatörce yapmaya çalışanların mutsuz ettiği müşterler. Profesyonel olmayan kişi ve kurumların henüz gelişmekte olan bu sektöre verdiği ve vereceği zarar tamiri pahalı ve çok zaman alan bir zarar olacaktır. Hali hazırda olumlu olmayan Türkiye imajına vurulacak her darbe büyük bir sektörü yaralayacak nitelikte olacaktır. Buradan da net olarak anlaşılacağı üzere TC Devletinin, ilgili kurumların ve yurt dışında yaşayan vatandaşların Türkiye’deki modern saglık kurum ve hizmetlerinin tanıtımını yapmaları büyük önem taşımaktadır.
Bir önceki paragrafta belirtilen AB mevzuatı (Roma Antlaşması) kapsamında ortaya çıkan serbest dolaşım pratiğini biraz açmak gerekirse öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, AB serbest dolaşım üzerine kurulmuş bir oluşumdur. Bu serbest dolaşımın dört ayağı var: Malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı. Bu dört serbest dolaşım hakkı ancak kamu güvenliği ve sağlığı gerekçesi ile sınırlandırılabilmektedir. Bu çerçevede ele alındığında kişilerin serbest dolaşımı hakkının uygulama alanlarından birisi de hastaların serbest dolaşımı olmaktadır. AB’de hastaların serbest dolaşımı hakkı başlangıçta Roma Antlaşması’na dayalı olarak çıkarılan 1408/71 ve 574/72 sayılı Tüzüklerce düzenlenmekte olup temelde üç programdan oluşmaktaydı: “E111” seri numaralı program, AB vatandaşlarının başka AB üyesi ülkeyi ziyaretleri sırasında acil bakımı gerektiren durumlarda kullanmaları gereken programdır. “E112” programı başka üye ülkelerden planlanmış sağlık hizmetleri almak için kullanılır (önceden izin almak koşulu vardır). “E106” programı ise sınırlar arasında seyahat ederek çalışanların yararlanıp kullanabilecekleri bir programdır. Ancak 1 Haziran 2004 tarihi itbariyle “E111” formunun yerini “Avrupa Sağlık Sigortası Kartı” almıştır. Bu kart Avrupa Ekonomik Alanı (AB, Norveç, İzlanda ve Liechtenstein) ve İsviçre’ye yapılan turistik ve iş amaçlı gezilerde bu gruba giren ülke vatandaşlarınca yanlarında bulundurmaları, herhangi bir sağlık ihtiyacı durumunda bulundukları ülkenin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için gereklidir.
Ancak AB’de sınırötesi sağlık hizmetlerine erişmede tüzüklerle sağlanan yasal çerçeveye ek olarak ilki 1998 yılında olmak üzere daha sonraki yıllarda AAD’nin aldığı kararlarla (AAD içtihatları) birlikte yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum AAD’nin aldığı kararlar sonucu oluşan fiili durum çerçevesi olarak ele alınabilir ve temel gerekçesini de daha önce de bahsettiğimiz gibi AB’nin temel unsurlarından birisi olan serbest dolaşımın engellenemeyeceğinden almaktadır.
AAD’nin Kohll ve Decker kararları, Lüksemburg sosyal güvenlik sistemi kapsamında sigortalı olan Lüksemburg vatandaşı iki kişi ile ilgilidir. Raymond Kohll Almanya’dan diş tedavisi almış, Lüksemburg’da gözlük reçetesi verilen Decker ise gözlüğünü Belçika’dan satın almıştır. Adı geçen mal ve hizmetleri dışarıdan almak için önceden Lüksemburg sigorta fonundan (Caisse de Maladie) izin almamalarına rağmen Kohll ve Decker aldıkları bu mal ve hizmetlerin bedellerinin Lüksemburg sağlık sigortası fonu tarafından geri ödenmesini talep etmişlerdir. Decker, Belçika’dan gözlük almak için, Lüksemburg yasalarının / düzenlemelerinin gerektirdiği üzere önceden izin almamıştır. Kohll ise önceden izin almak için başvuruda bulunmuş ancak bu talebi, Almanya’dan alacak diş(çilik) tedavisinin acil olmadığı gerekçesiyle reddedilmiş ve bu yüzden Lüksemburg’dan diş tedavisini alması gerektiğini bildirmiştir. Kohll “önceden izin alma prosedürü”nün başka bir AB üyesi ülkeden hizmet satınalınmasını sınırladığını ve bundan dolayı da AT Anlaşmasının 49. ve 50. maddelerini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Decker ise, önceden izin alma prosedürünün AB içerisinde malların serbest dolaşımını sınırlandırdığını ve bundan dolayı AT Anlaşmasının 28. maddesini ihlal ettiğini belirtmiştir. Her iki durumda da AAD, bireylerin (Kohll ve Decker) taleplerini, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını düzenleyen AB Antlaşma hükümleri çerçevesinde değerlendirmiş ve haklı bulmuş ve kişiler lehinde karar vermiştir. AAD, üye ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerini organize etmekten sorumlu olduğunu ancak malların (Decker davası) ve hizmetlerin (Kohll davası) serbest dolaşım olanaklarını da oluşturmak durumunda olduklarını karara bağlamıştır (Yıldırım, 2004).
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin AB mevzuatının gerektirdiği hastaların serbest dolaşımı hakkı ile doğan sağlık turizmi imkanından faydalanması mümkün görünmemektedir. Bunun temelde iki nedeni var: Birincisi Türkiye henüz AB üyesi bir ülke değil. İkincisi de AB mevzuatı çerçevesinde doğan hastaların serbest dolaşımı hakkı çok yaygın bir biçimde kullanılmamaktadır. NHS’in yurt dışına hasta gönderdiği veya beklemek istemeyenlere izin verdiği bilinmektedir, ancak NHS bu dolaşımı uçuş süresi ile de kısıtlamıştır. Hastanın gideceği ülkenin 3 saatin altında bir uçuş mesafesinde olması şartı vardır. Dolayısı ile bu anlamda şu anda NHS ile işbirliği zor görünmektedir. Ancak diğer iki sağlık turizmi pratiğinden yüksek düzeyde pay alabilmek için Türkiye yüksek bir potansiyele sahiptir. Bu payı alabilmesi de birkaç koşulu yerine getirmesine bağlı olacaktır: Devletin kolaylıklar getirmesi ve destek sağlaması gerekir (özel sektöre yatırım teşviki, tanıtım, vize kolaylıkları vs), başta özel sektör olmak üzere sektörün birlikte tanıtım kampanyaları organize etmesi gerekir. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi profesyonel aracı kurumlarla işbirliği yapılması gerekmektedir.
Mevcut durumda Türkiye dünya sağlık turizmi pastasından az da olsa (kaplıca, estetik ve göz alanları başta olmak uzere) pay almaktadır. Ancak bu payın rakamsal büyüklüğü konusunda elimizde sağlıklı bir veri maalesef yok. Son bir yılda Hollanda, Almanya ve İsviçre’den sağlık kuruluşlarının ve doktorların Türkiye’deki özel hastanelerle işbirliği yaptıkları bilinmektedir.
Türkiye’nin sağlık turizmi konusunda rekabetçi üstünlüğünün unsurları olarak; hastanelerin altyapıları ve donanımlarının yüksek kalitesi, başta hekimler olmak üzere sağlık hizmet sunucularının eğitim ve deneyim seviyesinin Avrupa standartlarında olması, diğer ülkelere nazaran sunduğu fiyat avantajları, özellikle bulunduğu coğrafi konum itibariyle sahip olduğu eşsiz doğal ve tarihi zenginlikleri ve uygun iklim koşulları ile birleşen kaliteli turizm işletmeciliği ve dünyaca bilinen Türk konukseverliği verilebilir. Buna karşılık yukarıda satır aralarında da belirtildiği gibi Türkiye’nin bazı zayıf tarafları da var: Sektör kendi içinde içinde organize değil. Profesyonel aracı kurumlar yok. Türkiye sahip olduğu kaynakları ve avantajları etkili olarak tanıtamıyor. Özellikle İngiltere, Belçika ve Fransa gibi ülkelerde Türkiye imajının negatif oluşu önemli bir engel.
Özetle belirtmek gerekirse, Türkiye genelde dünya ve özelde de Avrupa sağlık turizmi pastasından (giderek büyüyen) pay almak konusunda önemli bir potansiyele sahip. Ancak bu potansiyeli efektif talebe dönüştürmek için de sağlık sektörüne, turizm sektörüne, profesyonel aracı kurumlara, devlete ve tabiki her Türk vatandaşına büyük görevler düşmektedir. Özellikle döviz kurlarındaki son yükselme Türkiye’deki fiyatları daha cazip hale getirebilir. İşin püf noktası el ele verip “sinerji yaratmakta” yatmaktadır. Zaman “rekabet değil işbirliği” zamanıdır.
Kaynaklar
Yıldırım, H.H. Avrupa Birliği Sağlık Politikaları ve Avrupa Birliği’ne Üye ve Aday Ülke Sağlık Sistemlerinin Karşılaştırmalı Teknik Verimlilik Analizi: Veri Zarflama Analizine Dayalı Bir Uygulama. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitütü (Yayımlanmamış Bilim Uzmanlığı Tezi), 2004, basında yer almış haberler.

Haziran 2006

No comments: